16 Şubat 2015

Peşrev!

Macit CÜNÜNOĞLU
16/02/2015 09:45

 

A+
A-
Türklerin Müslümanlığı kabul etmeleri o kadar da eski değil...
Dokuzuncu yüzyılda Karahanlılar’la Arap dinine dâhil olmuşlar...
Giriş o giriş...
Kur’an’la tanışması ise çok daha yeni...
Yirminci yüzyıl, Cumhuriyet dönemi...
M. Kemal’in emriyle M. Akif’ten sonra Elmalılı Hamdi Yazir devreye girmiş...
Ve O’nun çevirisiyle Türkçe Kur’an Latin alfabesiyle basılıp yaygınlaşmış.
Ben de eşek değilim ya, mesafeli durduğum kutsal kitabı arada sırada okuyorum.
Üstelik Egemen Bağış gibi saygısızca değil...
Elimin altında Osmanlıca-Türkçe sözlük...
Anlamaya öğrenmeye çalışıyorum.

Faydası da oluyor...
En azından peygamberin yaşadığı süreci ve o dünyayı enine boyuna kavrıyorum...
Yedinci yüzyıl...
Roma yıkılalı epeyce olmuş...
İsa’nın dini almış başını gidiyor...
Yahudiler’in dini Musevilik ise stabil...
Yayılma şansı yok...
Çünkü adrese gelmiş; zata mahsus...
İllâki Yahudi bir anan olacak...
Ne tesadüf...
Tıpkı Alevilik gibi...
Bilirsiniz, her önüne gelen Alevi olamaz...
Belki Bektaşilik...
Genetik mezheptir, soy sürer...
Kimilerine göre de apayrı bir dindir...
İslâmiyet’ten farklı...
Bilhassa Anadolu Aleviliği...
Dinin aydınlık yüzüdür.

Asıl üzerinde durmak istediğim mesele tarikatçılık, cemaatçilik...
Sahi, nerden çıkıyor bu tür sapmalar?
Bildiğim kadarıyla İslâm’da ruhban sınıfı yok...
Direkt bağlantı...
Yeter ki ellerini tanrıya uzat...
Dua metnini de sıkı tut...
Bencil olma, konunu komşunu, aç yatanı, sefil olanı düşün...
İnsanlığı da unutma...
Belki duyan olur!
Ancak sessizliği unutma...
İşte burası çok mühim...
Çünkü “din” sükunet işidir...
Bir de felsefi, tefekkür boyutu vardır...
Gösterişi, azameti sevmez...
Sadelikten, basitlikten yanadır...
Bir nevi dervişlik, abdallık...
Bir tarafta inanç, diğer tarafta Tanrı...
Kontak kurdun kurdun...
Gerisi de hikâye!

Üstüme vazife değil ama haftanın ilk günündeyiz...
İlahi konulara değinen bir yazıyla giriş yapayım istedim...
Peşrev niyetine, üvertür kabilinden...
Yayına koymadan önce de tekrar okudum...
Yalan yanlış, eksik gedik var mı diye...
Ne de olsa Çarli veya Niyazi olmakta var...
Bence fena değil, namusluca değerlendirmeler...
İddia yok, ukalalık hiç yok...
Ya sizce?

15 Şubat 2015

Tanrıların dünyasından...

 

Tanrıların dünyasından...
Macit CÜNÜNOĞLU
macitcununoglu@gmail.com
15 Şubat 2015, 12:45
                           
 
Değerli Adil Korkut arkadaşımız son yazısında içsel dünyasına
müthiş bir yolculuk yapmış...
Hesaplaşmalar, sonuçsuz kavgalar ve yargılar...
Gündeminde Tanrı ile Adalet...
İlahi konular...
Hâlbuki ikisini yan yana getirmek veya düşünmek ne kadar da doğru...
Ancak yazarımızın adı “Adil”...
İsmiyle müsemma, illâki hak, hukuk yerini bulacak...
Hem de bu dünyada...
“Zor dostum zor” demek geçiyor içimden...
Ki bendeniz Mardukçuyum...
Sümerlerden miras...
Kötülerin düşmanı, emekçilerin dostu...
Babil’in mutlak efendisi...
İlk Tanrı...
Rakipsiz, tek...
O bile baş edememiş insanoğluyla!

Bir de Şeytan var...
Meleklerin en fenası...
Kırmızı kartlı, cennetten kovulanı...
İçimizde yaşayan...
Besleyip büyüttüğümüz...
Ve ihtiraslarımız, kibrimiz, zaaflarımızla donattığımız...
Belki de varlık nedenimiz, yaşam sevincimiz...
İktidar tutkumuz, saraylarımız...
Temellerinde kötülüğün ayak izleri...
Harcı alın teri, gözyaşı...
Kurban gani...
Madenlerden, şantiyelerden, tersanelerden, Uludere’den...
Özgecan’ın kesilen bileklerinden kan geliyor...
Yürekler sızlıyor...
Günah çok, sevap yok...
Dereler, çaylar, ırmaklar kızıl akıyor...
Şarap kırmızısı...
Şeytan mutlu...
Tanrı mahcup!

Artık tanrıların dünyasında yaşamıyoruz Adil dostum...
Ormandayız...
Ağaçsız, yapraksız, yağmursuz, susuz...
Âdeta çölleşmiş...
Göç etmiş hayvanlar sonsuzluğa...
Sadece insan soyu var...
Vicdanlar çürüyüp ahlâk pazara çıkmış...
Toprak ağlıyor...
“Bugünleri de mi görecektim?”...
Marduk da hüzünle bakıyor gökyüzünden...
“Ardıllarıma sığınanları ibretle izliyorum” diyor...
Ve ilâve ediyor; “insanlığın hâllerini gördükçe utanıyorum tanrılığımdan!”

Özgecan

Macit CÜNÜNOĞLU
15/02/2015 09:43

 

A+
A-
Güzel bir Cumartesi günü beni bekliyordu.
Mızıkacı dostlarımla Beyoğlu’nda buluşacaktım.
Buluştuk da...
Lâkin içimde neşe yok, yüreğimde Özgecan’ın derin acısı.
Galatasaray Lisesi’nin önü her zamanki gibi kalabalık...
Polis onlardan da kalabalık...
Kadınlarımızın ellerinde kurbanımızın posterleri...
Vahşi cinayeti protesto ediyorlar.

Nasıl bir toplum olduk...
Her taraf IŞİD kafası, her taraf Sivas zihniyeti...
Dayanılması gerçekten güç...
Madımak’ın misafirlerini ateşle yaktılar...
Diri diri...
Asker, polis ve de devlet seyretti.
Gerekçe; azgın, gözü dönmüş kitle tahrik olmuştu...
Öyleyse eylem, benzin bidonu mubahtı...
Saldırdılar otele...
Barbar ruh hâliyle...
Netice; insanlık dramı...
Ancak ne devletin umurunda ne halkın...
Oh olsun diyenler çoğunlukta...
Ve ne acıdır ki onlar bugün iktidarda!

“Kahrolsun” demekle, “yollar yürümekle” düzen değişmiyor...
Eldeki malzemenin kökleri eğitim...
Çocuk yaşlarda Kur’an kursu...
Okulda türban, zorunlu din dersi...
Meraklısına talim, terbiye...
Elde silah, hedef M, Kemal aydınlığı...
Hayatın içinde tarikat, cemaat...
Yüzlerce, binlerce...
Seç beğen al...
Ne çıkacak ortaya?
İnsan kılığına bürünmüş hayvansı varlıklar...
Tecavüz eden, yakan, yıkan adı konmamış canavarlar...
Ülkenin dört bir tarafını kaplamışlar...
Üst kimlik dinsel maneviyat...
İşte memleket, işte gelecek!

Artık tanrının adaletine inanmıyorum...
Yaşadığım dünya cehennem...
Yoksa İsrafil’in borusu ötüp kıyamet mi oldu?
Orasını da bilemem!

Hâlbuki bugün Pazar, tatil...
Keyifle Mızıkacı dostlarımla buluşmayı aktaracaktım...
Bluesın tadına varacaktık ve Afrika’ya uzanacaktım...
Oradan güneye, Latin Amerika’ya...
Pamuk tarlalarına...
Siyahî kölelerin hazin öykülerine, ezgilerine...
Ve dostlarımı New Orleans’taki Louis Armstrong konser salonuna
davet edecektim...
Nerdeee?
Ateş düştü yüreğime...
Acı haber tez duyulurmuş derler...
Ruhum Özgecan...
Gözlerimde nem...
Lânet olsun bu güzelim ülkeyi cehenneme çevirenlere...
Yağan kanlarda beraber ıslananlara!
Haykırdım Taksim’de sessizce...
Az ilerde Kazancı yokuşu...
Dostlarım gülümsüyor yıllar öncesinden...
Ve sanki gözleriyle konuşuyorlar...
“Biz hâlâ burdayız!”

13 Şubat 2015

Bavé Kurdan

Dünkü kaldığımız yerden devam edelim...
Jandarma gözetiminde Urfa’ya varmıştım...
Yolculuk Diyarbakır’a...
Urfa Diyarbakır 182 kilometre...
Gene tehlike, gene asker, gene eskort...
Aman tanrım!
Dokuz saatlik bir yolculuk daha...
Mecburuz, illâki hedefe ulaşacağız...
Ve ulaştık da...
Dostlarım bekliyor...
Yediğimiz, içtiğimiz benim olsun...
Gezdik, gördük...
Diyarbakır’ın eski adı Amed’miş, öğrendik.
Yalnız ne çok Ermeni, Süryani yaşarmış...
Mahallelerini gösterdiler, şaşırdım kaldım.
Tabii Kürtleşmiş...
Ne zaman?

Sorunun cevabı
Bavé Kurdan (Kürtlerin Babası)...
Ne demek o?
Öyleyse yüz yirmi beş yıl öncesine bir yolculuk yapalım...
İktidarda -Necip Fazıl’ın deyimiyle-
Ulu Hakan Abdülhamid
...
Bugünkünden üç önceki padişah...
Prusyalılarla da pek bir dost...
Belgesi Sultanahmet’teki Alman Çeşmesi!
Osmanlı 93 Harbi’nden yeni çıkmış ve yenik çıkmış...
Almanlar padişaha diyor ki,
“arka bahçeni temizle”
...
Sultanımız söz dinliyor, ne de olsa cici çocuk!
Başlıyor ordular kurmaya...
Ne tesadüf, bizimkinin kurduğu
Özgür Suriye Ordusu
gibi...
Adı:
Hamidiye Alayları
...
Kadro Kürtlerden, Şafi mezhebinden...
Toplam 65 Alay, 37.581 asker...
Başlarında Müşir Zeki Paşa...
Merkez Erzincan, (kulakları çınlasın dostum Tercan)...
Yıl bin sekiz yüz doksan bir.

Güya vatanı Ruslardan koruyacaklar...
Padişah Abdülhamid koyu bir Müslüman...
Ve azınlık düşmanı...
Bilhassa Ermeniler!
Saraydan aldığı icazetle emir veriyor komutan...
“Marş marş, ilk hedefiniz Ermeni köyleri”
...
“Sakın ha Süryanileri, Rumları, Alevileride ihmâl etmeyin”
...
Saldırıyor Hamidiye Alayları...
Acımasızca, hunharca...
İlk bilanço
200 bin ölü
...
Toprak el değiştiriyor...
Ne de olsa ganimet, sevap kere sevap...
Dikkat edersiniz 1915 tehcirine daha yıllar var...
Etnik temizliğin peşrev bölümündeyiz...
Kürt aşiretlerinden oluşan
Hamidiye Alayları
sarayı selâmlıyor...
“Çok yaşa Bavé Kurdan”
...

Evet, tarihi sahneler Osmanlı torunlarına saygı ile hatırlatılır...
Bir de Dersim’i kaşıyan fazilet bezirgânlarına...
Madem barış sürecindeyiz...
Ya herro ya merro...
Tüm gerçekler sıralanıp sergilensin...
Ne dersin Selo?
Var mısın Davut?
Hamidiye Alayları
’nı tartışmaya?

Macit CÜNÜNOĞLU
.

12 Şubat 2015

Kelaynaklar

026
Macit CÜNÜNOĞLU

Yıl bin dokuz yüz yetmiş yedi…
Urfa-Birecik’teyim…
Kelaynaklarıyla ünlü ilçe…
Ortasından Fırat geçer…
Ve Türkiye’nin en uzun ikinci ırmak köprüsü üzerindedir.
Açılış tarihi 1956…
Ya önceleri?
Elbette “sal”…
Yani Antep Urfa suyolu ile birbirine bağlanıyor…
Neyse ki Demokrat Parti imdada yetişti…
Marshall yardımıyla köprüyü kondurup çağ atlamıştı ülkem…
Selâm olsun rahmetli Menderes’e, asr-ı saadet devirlerine!

Lâkin Kelaynaklar ilginç kuşlar…
Bir kez nesli tükenip yalnız bizde kalmış…
O zamanlar sayıları bin civarındaydı…
Şimdilerde seksen dört adet…
Evet evet, yanlış okumadınız, sadece 84, on yedi de yavru varmış…
Ancak insan evladına hiç benzemiyorlar…
Bilhassa erkek milletine…
Çünkü tek eşliler!
Bu özellikte üremelerini engelliyor.
Hâlbuki sultanımız sözünü dinleyip çoğalsalar sesleri daha çok duyulacak.

Neyse, onların bileceği iş…
Demek ki marjinal takılmak hayat tarzları…
Aslında azınlık olmakta fena değil…
En azından sürüye dâhil olmuyorsunuz…
Hele biat kültürüne bulaşmamak…
Belki de dünyanın en keyifli işi…
Düşünsenize, karışanınız görüşeniniz yok…
Emir aldığınız bir merkez de yok…
Nerde akşam orda sabah…
Beyin derseniz zaten özgür…
Epeydir prangalardan da kurtulmuşuz…
Paralel kenardan ufak ufak ilerliyoruz…
Hayat tatlı; müzik gönlümüzde aşk yüreğimizde…
Devrimcilik genetik miras…
Savulun biz geliyoruz…
Tabii sessizce…
Martıların kanadında sonsuzluğa koşuyoruz…
Fotoğraflar cebimizde…
Hatıralar arkamızda…
Yarınlara bakıyoruz…
Var mı daha ötesi?

Aslında yetmişli yıllara uzanırken Kürtleri anlatacaktım…
Koçero geleneğini sürdürenleri…
O tarihler yol kesip soygun yapıyorlardı…
Antep’ten Diyarbakır’a gitmek için otobüse binmişim…
Çayırağası turizm…
Şoförün adı Ziver, muavin Çiler…
Kafiyeli kadro…
O ne?
Az ilerde durdurulduk…
Bu kez jandarma…
Can güvenlimiz için eskortluk hizmeti vereceklermiş…
Külüstür bir Jeep, ABD malı…
İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma…
Ha babam de babam…
Askerin öncülüğünde yüz elli kilometrelik yolu dokuz saatte alıp
Urfa’ya vardık…
Sonra…
Görmüyor musunuz, yer kalmadı…
Arkası yarın…

11 Şubat 2015

Dava

Dava
Macit CÜNÜNOĞLU
macitcununoglu@gmail.com
11 Şubat 2015, 09:45
 

Sosyalizm Marx Amcamın ürünüydü...
Doğru veya yanlış, yetmiş yıl saltanat sürdü...
Ayrıca hâlâ izinden gidenler var...
Örneğin Küba, Kuzey Kore, Çin, Vietnam vs...
Tabii yerseniz!

Aynı şekilde Türkçülük...
O da bir ideoloji; Orta Asya’ya kadar uzanan kapsama alanı geniş...
Mucidi Yusuf Akçura...
İlham kaynağı Ziya Gökalp...
Öğrencisi Nihal Adsız, solcu Yağmur’un babası...
Elinde Havsala; pergele benzeyen alet...
Sürekli kafatası ölçen muhterem...
Sonra Alpaslan Türkeş...
Milliyetçi siyasetin babası, 9 Işık’ın yaratıcısı...
Dava adamı...
Ülkücü idealist...
Derdi “komonost” avlamak...
Netekim başarılı, bir dönem sokaklar kan gölü...
Askeri dehası sayesinde!

Kürtçülük...
Evvel ezel var...
Kimine göre Medlere uzanır, kimine göre Sümerlere...
Kısaca rivayet muhtelif...
Yalnız Apo gerçek...
Örgütü PKK kanlı ve canlı...
Hayatın her alanında...
Dağda, bayırda, belediyede, mecliste...
Kürt davası da mühim, fonda solculuk...
Ağalar, marabalar el ele...
İmralı güzelinin önderliğinde ilerliyorlar tarihin derinliklerine!

Ve İslâmcılık...
Yani siyasallaşmış din...
İdeolojilerin en kralı...
Çünkü binlerce yıllık...
İkincisi kutsal...
Kurucusu peygamber...
Arap işi ama evrensel...
O da dava...
Adı: HAREKET...
Ulusal lideri Kasımpaşalı...
Ve hepsinden önemlisi iktidar...
Yıkılacak cinsten değil...
Her gün kök salmakta...
Panzehiri; akıl, bilim, ekstradan vicdan...
Yalnız karaborsa...
Az sayıda olup görüldüğü yerde vurulmakta!

Bir de sosyal demokratlar var...
Üzerinde durmaya değmez ama yine de kayda geçirelim...
Partileri CHP...
Yüz elli civarında seçmen kontenjanına sahipler...
O da M. Kemal aşkına...
Birileri sürekli gidip gelir (Baykal hariç)...
Dostlar alışverişte görsün misali parlamentoda oyalanırlar!

İşte böyle değerli dostlar...
Özetle davası olan ayakta kalıyor...
Gerisi sade suya tirit...
Ve gelelim en önemli meseleye...
Yani demokrasi, laiklik, insan hakları, özgürlük meselesine...
Sahi, onlar ne ki?

10 Şubat 2015

Umut dünyası!

Macit CÜNÜNOĞLU
10/02/2015 08:34

 

 
 
Pazar günü Kadıköy’de miting vardı...
İzlediğim kadarıyla hatırı sayılır ölçüde kalabalıktı.
Organize eden kuruluşlar ise Haziran Direnişi ile Alevî örgütleriydi.
Gerekçesi eğitimin gidişatı...
Ve kitlelerin temel sloganı da “Laik, Bilimsel Eğitim İstiyoruz”du.
Çok güzel, inşallah amacına ulaşmıştır.
Lâkin muhalefet partileri nerde?
Örneğin bir CHP, bir HDP, hadi MHP’yi de katalım...
Sahi, nerdeler?
Ki konu “Laiklik” ve bu bağlamda eğitim...
Yoklar, hem de hiç!
Demek ki laiklik, eğitim yalnızca Alevilerin sorunu...
Gerisi de fasarya!

Hâlbuki 7 Haziran’da seçim var...
Ve söz konusu partiler Kadıköy mitingine katılanlardan oy isteyecekler...
Aynen Hrant’ın ölüm yıldönümüne gidenlerden olduğu gibi...
Ancak piyasada yoklar veya çok meşguller...
Biliyorsunuz; liste pazarlıkları...
Çok mühim, Dünya’da milletvekilliği, ahirette iman lâzım...
Ki her ikisi de adaylarda fazlasıyla var!
Örneğin bir Bekaroğlu...
Nasıl da yakışır CHP’ye...
Bir Cüppeli, hatta Fethullah Gülen Efendi...
Neden olmasın?

On binler de Kadıköy meydanında yırtınıp dursun...
“Laik, Bilimsel Eğitim İstiyoruz” diye...
Ne muhalefet partilerinin umurunda, ne sessiz çoğunluğun...
Kaldı ki Başbakan Yardımcısı ve AKP’nin ağır topu Bülent Arınç ne demiş:
“Yüzde elli bizden nefret ediyor”...
Seçim arifesi ne kadar da manidar tespit...
Evet, kesinlikle nefret ediyoruz...
Çünkü tarihin akışını geri çevirmeye çalışıyorsunuz...
Bilime, sanata, iyiye, güzele düşmansınız...
Varsa yoksa siyasal din...
Ve cihat aşkı...
Saldırıyorsunuz...
Komşuya, Cumhuriyet değerlerine, insan haklarına, özgürlüklere...
Üstelik yalan söyleyerek, göz boyayarak...
Ne yazık ki büyüyorsunuz ve iktidar oluyorsunuz...
Kuzunun olmadığı ülkede -pardon; muhalefetin- Abdurrahman Çelebi
rolüne soyunuyorsunuz...
Ki bu halk, bu topraklar hiç hak etmediği hâlde...
Şeriat rüzgârları estiriyorsunuz!

Ne dersiniz, var mı itirazı olan...
Yoksa muhalefete devam...
Belki 7 Haziran’da bir mucize gerçekleşir...
Yerle bir olur AKP...
Tarihin çöplüğüne yolculuk için bileti kesilir!

09 Şubat 2015

Uygarlıklar dünyasından...

Macit CÜNÜNOĞLU
09/02/2015 09:40

 

A+
A-
Yerebetan, Ayasofya, Aya İrini, Topkapı derken...
Son durağım Arkeoloji Müzesi.
Nam-ı diğer İmparatorluk Müzesi...
Tabii Osman Hamdi...
Ve Sanayi-i Nefise, bugünkü Güzel Sanatlar Akademisi.
Asar-ı Atika Nizamnamesi sayesinde elimizde kalan sanat eserleri...
Çağlar öncesinden gelip bir bir sergileniyor.
Milattan Önce dediğimiz zaman diliminin derin ayak izleri...
Anadolu’dan Balkanlar’a...
Afrika kıtasından Arap yarımadasına uzanıyor...
Mezopotamya orada...
Afganistan el sallıyor misafirlerine...
Tarihsel bulgular yedi-sekiz bin yıllık...
Müthiş...
Gerçek bir zaman tüneli...
Yolculuk var uygarlıklar dünyasına...
Güneşin doğduğu topraklara...
Anadolu’ya...
Sakın uğramayı, gezmeyi ihmal etmeyin...
Dokunun İskender lahitine, Mısırlılarla buluşun...
Ramses sizleri bekliyor...
Gerçek Firavun ile tanışın...
Göreceksiniz; bugünkülerin yanında ne kadar masummuş!

Ben her zaman söyler, yazar çizerim...
Geçmiş önemli, yalansız dolansız abartısız...
“Nerden gelip nereye gidiyoruz?”...
Merak işte, veya öğrenme arzusu...
En son yazısında ne demiş değerli Erol Çevikçe:
“Öküzlüğün âlemi yok!"...
Benjamin Franklin de benzer şeyler söylemiş...
“Gerçek yaşlılık öğrenme isteği bittiği zaman başlar.”
Öyleyse beyinsel yaşlanmanın da gereği yok...
Yola devam, gezmeye devam...
Ve hepsinden önemlisi öğrenmeye devam.

Yaşasın hayat!
Yaşasın Sanat!
Yaşasın Aşk!
Gönlümde keşif duygusu...
Yelkenim açık...
Önüm arkam okyanus...
Bekle beni kainat...
Sana koşuyorum...
Biliyorum, ömrüm topluiğne başı...
Söz, yine de kalan süreyi (neyse) dolu dolu geçireceğim...
Yoksa bu hayat çekilmez...
Hele Firavun müsveddelerinin yönettiği ülkede...
Zaten takvim yapraklarına benzedik...
Vadesi dolan elbet bir gün kopacak...
Yeter ki düşerken örselenmeyelim...
Sessizce karışalım sonsuzluğa.

08 Şubat 2015

Üç Horan Kilisesi'nden...

Macit CÜNÜNOĞLU
08/02/2015 08:34

 

Üç Horan Kilisesi
 
 
Osmanlı’ya bir gün ara verip -af edersiniz(!)- dün katıldığım
Ermeni düğününü paylaşayım.
Fotoğraflar Facebook sayfamda, arzu eden bakabilir.
Efendim, düğün sahibi Amasyalı hemşerim Osrof Amca’nın kızı
Katerina ile değerli damadı Dr. Tercan Mildanoğlu.
Evlâtları Nora evleniyor...
Ancak evlat deyip geçmeyin...
Boğaziçili, iki bölümü birden bitirmiş.
Hrant dostlarından...
Gerçek bir akademisyen...
İnsan gurur duyuyor...
Geçenlerde bir kitabını hediye etmişti...
İstanbul’da gasp edilen Ermeni mallarıyla ilgili...
Belgeli, tapu kayıtlı...
Şimdilerde başucu kaynağım...
Ne zaman merak ettiğim tarihi bir eser var...
Köklerini bu eserde bulabiliyorum...
Öylesine sağlam ve zengin yani...
Ne diyelim, böylesi evlat dostlar başına...
Sanırsınız ayaklı kütüphane.
Hayatı da birikimi gibi güzellikler içinde geçsin...
Ta ki sonsuzluğa kadar.

Perinçek Efendi de Avrupa’da dolaşıp şov yapsın...
Ucuz numaralar ama ne yapacaksınız...
Peşinde Egemen ile Baykal...
Güya “Soykırım yalanı emperyalizmin uydurması”ymış...
Ayıptır, günahtır...
Bu ülke Ermenilerin de anavatanıdır...
Şu anki kalan nüfus elli bin civarındadır...
Ya yok olan yüzbinler...
Sahi, nerdeler?

Daha dün, bir saatlik düğün töreninde Ermeni dostlarımdan ne hikâyeler dinledim...
Amasya’ya ait, doğduğum topraklara...
Adres tartışmasız, belgeli...
Hazin, dayanılması güç gerçekler...
Ancak önyargılar, resmî ideolojinin yalanları yok mu?
Tehciri de aklar, büyük katliamı da...
Yeter ki insan yüreği kararmasın...
Çarlili sanatçıları öldüren katiller için cenaze namazı kılar Fatih camiinde...
Yetmez elinde benzin bidonu, ayaklanan Sivas ruhuna rahmet okur...
Ki IŞİD zihniyeti serpilip gelişsin...
Mutlak iktidar olsun bu güzelim memlekette!

Sonra?
Sonrası malum...
Açtırmayın kutuyu...
İyi pazarlar efendim...
Üç Horan Kilisesi’nden sevgiler, saygılar, selâmlar...
İyi ki Ermeni dostlarım var.

07 Şubat 2015

Osmanlı'nın izinden...

 
07/02/2015 09:14

 

 
 
Dün İrini ile vedalaşmıştım...
Hüzünlü bir ayrılış oldu...
Sırada Osmanlı...
Seveni çok, nefret edeni çok...
Yok mu bu işin orta yolu?
Hâlbuki devamıyız, küllerinden doğduk...
Anadolulu halkların izini sürdüğümüz gibi...
Ayrıca saf kan arayan Orta Asya’ya gitsin...
Yanına da bir kuple Mehmet Emin Yurdakul şiiri almayı unutmasın...

“Ben bir Türk’üm; dinim, cinsim uludur;
Sinem, özüm ateş ile doludur.
İnsan olan vatanının kuludur.
Türk evladı evde durmaz giderim.”


Neyse, bırakalım ırkçılık temalarını...
Zaten bu ülkenin başına ne geldiyse hastalıklı milliyetçilik ile
siyasallaşmış din yüzünden geldi...
Adam gibi ne cumhuriyet kurmayı becerebildik, ne de demokrasi...
Düştük bir kibir budalası hilkat garibesinin ocağına...
Debelenip duruyoruz!

Yine de Topkapı Sarayı’nı gezip görmek güzel...
Hele manzara...
Karşında Boğaz, sağ yanın Asya, sol yanın Avrupa...
Saltanata bakar mısınız?
Kim ne derse desin Osmanlı zevk-i sefayı biliyormuş...
Aferin onlara...
Ergenekon’dan çık, kılavuzun dişi kurt...
Kök Oğuzlar, Kayı boyu...
Anadolu’yu bul, Söğüt ilçesine yerleş...
Ve zıpla Avrupa’ya...
Doğu Roma İmparatorluğu’nu yerle bir et...
Müthiş macera...
Altı yüzyıllık olsa da incelenmeye değer...
Ben de onu yapıyorum...
Bu duygular içinde Topkapı’dayım.

Altın mücevherat silah bölümleri ilgimi çekmiyor...
Şah İsmail’in tahtı da...
En çok Harem’le ilgileniyorum...
Hürrem’in yürüdüğü Altın Yol, yıkandığı hamam...
Yattığı oda...
Baktığı pencere, turladığı balkon...
Hepsi şahane!

Karşı yakadan saraya nanik yapıyor Galata Kulesi...
Ne kalleş milletmiş Cenevizliler (Cenovalılar)...
Komşuları Bizans’a ihanet edip Osmanlı’yla işbirliği yapmışlar...
Sonrası malum...
İçten fethedilen Constantinopolis düşmüş...
Ah kara bıyıklı Türkler...
Ne doğru söylemişler...
“Ev alma komşu al”...
Bilirler işini, kurnazdırlar...
Hazıra konmayı, medeniyeti severler...
Bir de Roma’nın ihtişamı...
Al sana kurulu düzen...
Gelsin tatlı hayatlar!

Evet, hafta sonu, bugünlük bu kadar...
Sıkılmadıysanız arkası yarına...
Bence Osmanlı masalları günlük siyasetten ilgi çekici...
İçinde aşk, entrika, müsiki; ne ararsan var...
Öyleyse yola devam...
Şimdilik kaydıyla müsaadenizle...
Birazdan yola çıkacağım...
Beyoğlu balık pazarına...
Çiçek Pasajı’nın yanında...
Kadim dostumuz (ailecek) Katerina’nın (Gadoş) kızı evleniyor...
Üç Hora Kilisesi’nde...
Davetliyim...
İzlenimlerimi paylaşırım...
Amasyalı Ermeni kardeşlerimle buluşacağım...
Canlarım benim.

Macit CÜNÜNOĞLU

06 Şubat 2015

İrini'nin gözyaşları!

Yaşlar ilerleyince hastalık sohbetleri çoğalıyor...
Kanseri saymıyorum, o bambaşka bir illet.
Gelmeye görsün, çeken çekiyor...
Bir de yakınları; çaresizlik içinde kıvranmak kahrediyor insanı.
Gene de kuşağımın elinde konuşacak epeyce malzeme var...
Başta kalp ve tansiyon...
Peşinden şeker...
Ne kadar hoşlanmasanız da zoraki dinliyorsun...
Ne de olsa yıllara dayalı dostluklar, arkadaşlıklar, yarenlikler...
Arkanı dönüp “yetti be kardeşim” diyemezsiniz ya...
Velhasılıkelam hastayla hasta olup muhabbete katılıyorsunuz...
Ayrılıktan sonra da başınız mı ağrır, beliniz mi tutulur...
Orasını bilemem...
Dinleyen, katlanan düşünsün!

En iyisi mi dünkü mevzumuza devam edelim...
Güzeller güzeli İstanbul’a, çok kocadan kalan dul kadına...
İlk durağım Yerebatan Sarayı...
Aslında batan çıkan yok da...
Türkler işte, Bizans sarnıcına öyle ad takmış...
Tabii etkili, hele de görkemli sütunlar...
Kaideleri Medusa başı...
Gerçek Roma şaheserleri...
Yalnız yayınlanan müzik kötü...
Ağır bir tasavvuf nağmeleri, enstrüman ney...
Zaten ortam nemli ve loş...
Şeytan diyor ki aç Marmara şarabını...
Çök bir köşeye...
Şiir yaz!
Hâlbuki klasik müziğin seçkin eserleri ne yakışırdı...
Bilhassa Vivaldi...
Ancak hangi mollaya derdini anlatacaksınız...
Koyverin gitsin!

İkinci adres Ayasofya...
Yaklaşık bin beş yüz yaşında...
İçinde yine iskele, sancak, alabanda...
Ne inşaatmış yahu...
Sanırım bin yıl sürecek restorasyon...
Sanki Bitmeyen Kilise...
Ki o bitti, Barselona’daydı...
Ve insanlığın hizmetine açıldı...
Lâkin bizimki...
Tahminimce o da bitecek ama kılık değiştirerek çıkacak karşımıza...
Ve açılış...
Kutsal davanın ideali...
Ayasofya bu süreçte camiye dönüşmeli...
Kırmızı kurdeleyi de Padişahımız ile Valide Sultan kesmeli...
Bekleyin görün; çok yakında!

Üçüncü uğrak noktam Aya İrini...
Garip mabedim benim...
Kanserli, âdeta çürümeye terkedilmiş...
Her hâlinden belli; solgun, süzgün ve de yorgun...
İçim sızladı...
Duvarların dili yok ki konuşsun, ikonların gözü yok ki ağlasın...
Oturdum bir köşeye...
Derin düşüncelere daldım...
Yapıldığı devirlere, IV. Yüzyılın başlarına gittim...
İktidarda I. Constantinus...
Neye niyet neye kısmet...
Ve dedim ki, “ağla İrini ağla”...
Artık gidicisin...
Ne İstanbul farkında ne insanlık...
Güya sen Dünya mirasısın...
Vedalaştım hüzünle, gözlerimde nem...
Baktım arkamdan el sallıyordu İrini...
“Ölmeden önce yine gel, beklerim, unutma!”

Macit CÜNÜNOĞLU

05 Şubat 2015

Bırakma beni!











Güneşli bir İstanbul sabahı...
Fırsat bu fırsat...
Yağmurlu ve soğuk kış günlerinden sonra yollara düşmeli.
Ama nereye?
İstanbul denilen sihirli şehirde gezilmedik mekân, görülmedik köşe mi kaldı?
Olsun, hele bir niyet edelim, gerisi kolay...
Ki burası kadın gibidir...
Yeter ki arzula, daha keşfedilecek çok duygu var.

Ne de olsa vakti zamanında felsefe okuduk...
Yarım yamalak Heraklit öğrencisi sayılırız.
Özellikle aynı suda iki kez yıkanılmayacağını bilenlerdeniz...
Ayrıca çağımızın yükselen değerlerinden Osho ile beyinsel akrabalığımız...
Buda ile dostluğumuz, Brahma ile kardeşliğimiz...
Tao ile muhabbetimizi, Konfüçyüs ile selâmımız var...
Bu kadar zenginlik arif olana yetmez mi?

Bir de volkmenimizde Beethoven...
V. Senfoni...
Avrupa’da Napolyon rüzgârı esiyor...
Viyana işgal edilmiş, bestecimiz hasta, sağırlık belasıyla uğraşıyor...
On dokuzuncu yüzyılın başları...
Ve bir şaheser çıkıyor ortaya...
Yıl: 1808...
Dört bölüm...
Her biri insanın derinliklerine işliyor...
Belki de İstanbul’a yakışıyor...
İnişler, çıkışlar...
Yumuşacık dokunuşlar...
Ve öfkeye dayalı haykırışlar...
Az ötede Doğu Roma (Bizans)...
Yorgun kalbi Ayasofya...
Karşısında Ceneviz dukalığı...
Galata kulesi insan yükü...
El sallıyor martılara...
Pera her zamanki gibi alımlı, işveli, davetkâr...
Belki de cennetin pasaportu...
Bekle beni canım İstanbul...
Birazdan koynundayım...
Sar, sarmala...
Kucakla, bırakma beni!

Macit CÜNÜNOĞLU
.

04 Şubat 2015

Hâl ve Gidiş!

Macit CÜNÜNOĞLU
04/02/2015 10:34

 

A+
A-
Adım adım “Başkanlık Sistemi”ne yaklaşıyoruz...
Ön şartı Anayasa değişikliği...
Bunun için asgari 330 milletvekili lâzım...
Hele 376 yakalanırsa, gelsin mutlak otoriter düzen...
Artık adına “monarşi” mi dersiniz, “diktatörlük” mü?
Hastalıklı rejimin ruhuna Fatiha okuyacağımız kesin!

Ve o günlere kavuşmadan yüksek huzurlarınızda “Polis Devleti”...
Teşkilatın başında “ÂL” kişi...
Örneğin mitinge gidiyorsunuz...
Diyelim ki Haydarpaşa’yı savunup koruyacaksınız...
Nasıl olsa muhterem Balyozcu, Ergenekoncu değil...
Alt üstü İstanbul’un asırlık süsü, tarihi bina...
Polis çeviriyor, sıkı bir arama...
O ne?
Cebinizde düşürdüğünüz böbrek taşı...
Yandınız...
O andan itibaren potansiyel suçlusunuz, hatta cinayet aleti...
Makul şüpheliden öte...
Gel bakalım içeri...
Sorgusuz sualsiz kırk sekiz saat misafirimizsiniz...
“Avukatım, ailem” çabalarınız nafile...
Artık çağdaş Gestapo’nun elindesiniz...
Yukarıda Allah, karşınızda demir parmaklık...
Duvarda tabela:
“HER CANLI BİR GÜN ZİNDANIN TADINA VARACAKTIR” yazıyor...
Altında not:
“Elbet döt kılları, kefenliler sürüsü, palalı kahramanlar hariç”.

İşte ati, işte Yeni Türkiye...
Kusura kalmayın, lâfı daha fazla uzatmadan birazdan çıkacağım...
Derdim alışveriş...
Malumunuz kız torunlarım var...
Devlet okuluna gidiyorlar...
Anaları çalıştığı için ben ilgileniyorum...
Müdür Bey türban takmalarını istemiş...
Armalı...
Anlaşmalı mağaza Sultanhamam’daymış...
Çileli başım, bir soluk oraya uzanacağım...
Dönüşte bu hoş sohbete kaldığımız yerden devam ederiz...
Söz!
Canım memleketim...
Seni her şeyden çok seviyorum...
Tabii padişahımı da...
Ne de olsa yerin kulağı var; duyan olur, gören olur...
Puştlar dünyası...
Bir tanesi üst katımda!

03 Şubat 2015

Cemaat!

Öncelikle “cemaat” deyip geçmeyin...
“Hizmet Hareketi”nden söz ediyorum, yani Fethullah Efendi’nin
sevk ve idare ettiği örgütten...
Nam-ı diğer Paralelci güruhtan...
Büyükler; devasa...
Para; deve kervanı yüküyle...
Kadro derseniz; gani...
Başta devlet, hayatın her alanında varlar.
Dolayısıyla temasta olmayan yok yok!
Hatta CHP’liler bile...
Hatırlarsınız, en son Genel Sekreter Gürsel Tekin televizyon ekranlarına
çıkıp Hoca Efendi ile muhabbetini böbürlenerek söylemişti.
Ne diyelim, yakışır aslan sosyal demokratlara...
Nasıl olsa iktidarın yolu Pensilvanya’dan geçiyor...
Ha ABD, ha Feto...
Ne fark eder!

Fakat cemaat sinsi ve de kurnaz; rahat durmuyor...
Hele Aralık operasyonlarından sonra...
Tayyip ustayı köşeye sıkıştırmak için her çareye başvuruyor.
En son Cumhuriyet gazetesine sarkmışlar...
Ben söylemiyorum, medyanın yalancısıyım...
Diyorlar ki işlem tamam...
Zaman’a kardeş geliyor soldan!

Evet, Türkiye garip bir ülke...
Muhalefetin en büyük partisi cemaatle sarmaş dolaş...
Ve asırlık çınar Cumhuriyet de gitti gidecek.
İşin tuhaf tarafı her iki kuruluşta yaşıt ve M. Kemal’in izinde...
O ki ne kadar çok severdi tarikatları, zaviyeleri(!)
Ancak çivisi çıkmış toplumda kime neyi nasıl anlatacaksınız?
Oportünizm sarmış dört bir yanı...
Her köşe başı Makyavel bozuntusu...
Siyasette, basında...
Vicdan sahibi vatandaş sandıkta umut tazeler...
Bekler ki kurtuluş yakında!

O nedenledir ki zor dostum zor...
Doğruyu bulmak, huzura kavuşmak, aydınlığı umut etmek...
Çünkü cemaat aşağı cemaat yukarı...
Okulda, hastanede, belediyede, partide, gastede, tv’de, karakolda, askerde...
Âdeta arsız sarmaşık...
Çiçek açmayan, kokmayan...
Sadece ve sadece din sömürüsü yapıp kaleyi içten fetheden kanser...
Ah bir fark edebilsek!

Macit C
ÜNÜNOĞLU

.

02 Şubat 2015

Karar sizin

Yağmurlu bir İstanbul sabahı...
Bir gün önce lodos beş can aldı, yıktı geçti...
Gündemde seçimler ve akıp giden hayat.
Televizyonda Başbakan Davutoğlu...
Gülümseyen adam; sefalete, işsizliğe ve de itibarsızlığa!
Halis Selçuklu torunu, yiğit Osmanlı evlâdı, arızalı Cumhuriyet çocuğu...
Müthiş sentez...
Ülkenin başına gelmiş en büyük nimet...
Komşumuz Yunanistan ise 350 milyar borç için alt üst oluyor...
Ülkemizde tatlı hayat...
Sahi, bizim ne kadar borcumuz var?

Yoksa umurumuzda değil mi?
Osmanlı’dan kalan miras Dolmabahçe sarayında işler iç güveyisinden hallice mi...
Ki o saray İngiliz altınıyla yapıldı...
On dokuzuncu yüzyılın yarısı...
Padişah Abdülmecid...
Borç Osmanlı’nın kamçısı...
Yirmi dört karılı sultan zevk-i sefa içinde yaşarken...
Son taksit bin dokuz yüz elli dört yılında ödendi...
Haberin var mı?

Evet, bu ülkede duyarlı yaşamak sıkıntılı...
Başta gidişata, kan kaybeden Cumhuriyet’e, yaralı demokrasiye...
Ve can çekişen laikliğe...
Üzülmemek, vur patlasın çal oynasın gününü gün etmek bize göre değil...
Yüreğimizde memleket sevdası...
Derdimiz eşitlik, özgürlük, adalet...
Madem solcuyuz, entelektüele çıkmış adımız...
Okuyacağız, öğreneceğiz, çalışacağız, paylaşacağız...
Bir mum yakma misali aydınlatacağız.

Yoksa yarınlar bugünden de karanlık...
Ne demiş sevgili Şafak Pavey...
“IŞİD’den hallice bir toplum istiyorlar”...
Vay benim geleceğim, umudum, hayâllerim...
Bir tarafta şeriatın çağdışılığı...
Diğer tarafta evrensellik...
Dünyayı kavrayıp enternasyonal ruha sahip olabilmek...
Hangisi?
Mehter mi, Mozart mı?
Nazım’ı, Neruda’yı, bizim Hümeyra’yı hissedip yaşamak da var...
Bir de sürüye karışıp biat etmek...
Karar sizin.

Macit CÜNÜNOĞLU.

01 Şubat 2015

Yaşasın CHP!

Ülkemiz seçim havasına girdi...
Ve anketçi esnaf kehanetlerini piyasaya saçmaya başladı.
Tabii AKP birinci, CHP ikinci, MHP üçüncü...
Ya HDP?
O’nun derdi başka...
Barajı geçecek mi geçemeyecek mi?
Ne derseniz, yüzde 10’nun üzerinde alıp parlamentoya zıplar mı?
Yoksa tökezleyip Bağımsız Kürdistan meclisini mi kurar?
Her neyse...
Yaşayıp göreceğiz...
Şunun şurasında 7 Haziran’a az bir zaman kaldı...
Belki de Türkiye’nin makûs kaderini etkileyecek en önemli seçim...
Hodri meydan...
Bütün mesele olmak veya olmamak...
Ya Cumhuriyet, ya Padişahlık...
Kolay gelsin halkım...
Sen işini bilirsin...
Göster kurnazlığını...
Kap makarna bulguru...
Bas oyunu muhalefete!
En azından Yunan’ı örnek al...
Salla iktidarı...
17-25 Aralık’ı unutma...
Hırsızlığın tescil edildiği günleri...
Boş ver Yüce Divan numaralarını...
Onların tamamı makara...
Asl’olan senin asil ruhun...
Damarlarında dolaşan Hz. Ömer adaleti...
Ve inanılmaz manevra kabiliyetin...
Ki yalnız sende mevcut...
Vur kafasına kafasına hırsızın uğursuzun...
Tarih yaz...
Milat olsun 7 Haziran...
O kadar!

Gelelim CHP’ye...
Parti sudan çıkmış balık gibi şaşkın...
Ve de kaynıyor.
Ne ilke ne program...
Herkes milletvekili olma sevdasında...
Ulusalcı kanat, sol kanat, İslâmcı kanat...
Parti dönmüş aşureye...
Kılçdaroğlu’un heybesinde mavi boncuklar...
Gelen ağam giden paşam...
Kurultay korkusu sarmış bacayı...
Paraşütle oturduğu koltuk tatlı...
Sana da kolay gelsin CHP...
Ben de biliyorum; “senden ne köy olur, ne kasaba!”...
Bizimkisi dostlar alışverişte görsün hesabı çene yormak...
En iyi yaptığımız iş...
Birazdan ilçeye gideceğim...
Sandık görevlisi yazılmak için...
Huy işte; can çıkar huy çıkmaz...
Yedisinde neysek, oyuz...
Yaşasın CHP!

Macit CÜNÜNOĞLU
.

29 Ocak 2015

Liberalizmin sefilleri!

“Liberalizm”...
Kapitalist sistemin beslendiği ideolojik kaynak...
Kökleri Antik Çağ...
Sözcük anlamı: Özgürlükleri koruyup geliştirmek...
Tabii sermayenin...
Gerisi de hikâye...
İllâki rekabet olacak, yani “Serbest Piyasa Ekonomisi”...
Kıran kırana; altta kalanın canı çıksın...
Ya “devlet”...
Tek bir hedefi var...
Kapitalizme hizmet edecek...
Yoksa, hımmm...
Kim karşısına çıkarsa ezip geçecek!

Tüm bunları Mehmet Altan’dan öğrendik...
Önce Özal’ın, sonra Erdoğan’ın destekçisi...
II. Cumhuriyet’in mucidi ve yılmaz savunucusu...
Al sana Cumhuriyet, adını da sen koy!

İnsandır, şaşar beşer...
Ancak bu derece..
Hele yaptıklarını, fetvalarını izledikçe...
Bir ülkeye bu kadar da kötülük yapılmaz ki...
Şimdi konuşuyor...
İktidarı, Erdoğan’ı yerden yere vuruyor...
Ben inanmıyorum...
Ya siz?

Elbette, insan değişen gelişen varlıktır...
Ancak bir yere kadar...
Herkesin düşünce dünyasının bağlı olduğu değerler silsilesi vardır...
Hem de palamarla...
Açılırsın, macera peşinde koşarsın...
Sonra dönüp dolaşıp ait olduğun iskeleye sığınırsın.
Burda önemli olan ilke...
Ve rezil rüsva olmamak...
Yani bayrak değiştirmemek...
Marksizmden yola çıkıp liberalizmin borusunu öttürmemek.
Yoksa kim ne kadar dönerse dönsün...
Bizi ilgilendirmez...
Yalnız halkına yalan söylemek yok mu...
Tayyip’in uçağına binip saltanat yaşamak...
Asla ve tasla bağışlanamaz...
Haydi Mehmet Altan, başka kapıya...
Meşgulüz...
İşimiz; eski meski ama M. Kemal’den kalan Cumhuriyet’i kurtarmak...
Kimden mi?
Kimden olacak canımmm...
Daha düne kadar kıçını yaladığın reisten...
Memleket idare etmeyi taka kullanmak zanneden dinci bezirgândan...
Şimdilik bu kadar!

Macit CÜNÜNOĞLU
.

28 Ocak 2015

Tarihin panceresinden...

Madem komşuda olağanüstü güzellikler yaşanıyor...
Kalbimiz onlarla birlikte atsın ve yakın tarih bir kez daha canlansın.
Yıl: 1967
Yunanistan’da monarşi, krallık var...
Oranın Demirel ile Ecevit’i Karamanlis ile Papandreu...
Bugünküler değil tabii, babalar...
Geçimsizlik, didişme aynen bizde olduğu gibi...
Birinin karası, diğerinin akı...
Durum vahim, ortam kaos...
Sıyrılıyor aradan albaylar...
Faşist darbe...
Günlerden 21 Nisan...
Yedi yıl baskı, zulüm...
Ta Kıbrıs çıkartmasına kadar...
Nihayetinde yıkılıyor askeri yönetim...
Peşinden krallık...
Cumhuriyet ilân ediliyor...
Yıl: Bin dokuz yüz yetmiş dört...
Bizden yarım yüzyıl sonra...
Büyüksün M. Kemal...
Seni sevmeyen Arap olsun...
Hem de Tayyip türünden!

Derken efendim...
Faşist albaylar ömür boyu içeri...
Aynen bizdeki(!)...
Evren’in önünde merkez sağın, solun liderleri diz çöktü...
Bir el öpmedikleri kaldı...
Onu da medyanın sultanı Burhan Usta yaptı ki...
Adamın soyadı Felek!
Ah kahpe dünya...
Komşuya kavun yedirirsin, bize kelek!

Fakat komşunun demokrasisi bizimkine benzemez...
Temelleri sağlamdır...
Mayasında Heraklit’in, Aristotales’in ruhu vardır.
Bizim düzenimiz de ise...
Ne acıdır ki...
Üstelik yirmi birinci yüzyılda...
Barajlar, lider sultası...
Kısaca diktatörlük ruhu, tek adamlık hâkimdir.
Offf, of ki of...
Bir komşuya bakıyorum, bir memleketime...
Üzerinde güneş doğan topraklara...
Aksaray’da bir şey parlıyor ama...
Bence güneş değil karanlık!
Dolayısıyla komşudan alacağımız çok ders var...
Tabii arif olan siyasilere sahip olabilirsek!

Macit CÜNÜNOĞLU.

27 Ocak 2015

Komşudan...

Haydi bakalım Yunanistan, kolay gelsin...
Bizden iş geçti, sen bari...
Çünkü benim memleketimde solculuk oldum olası sevilmez...
Zaten solcu da solcuyu sevmez...
Âdeta can düşmanı gibidirler...
Her şefe bir fraksiyon...
Didiş didiş dur, hem de asırlar boyu...
Öl ki bir araya gelsinler!
O da mümkün değil ya...
Bizimkisi lâf olsun torba dolsun misali çeneyi yormak...
Neyse...
Gelelim sadede...

Efendim, Pazar günü komşuda gerçekleşen seçimlerin bence
en kayda değer yanı...
Birincisi; “Sol ittifak”...
Ki 2004 yılında kurulmuş, yani çok yeni...
İkincisi; lideri 40 (yazıyla da kırk) yaşında...
Müthiş...
Gençlerin buluşması...
Bağlaşıklığın çiçeği burnunda, önderi genç beyin...
Ortaya çıkan sinerji olağanüstü...
Başarı üstüne başarı...
Bizim hasret kaldığımız...
Bir 73, bir 77 seçimleri...
Hepsi o kadar...
Görüp göreceğimiz en ciddi zafer...
Onu da bugünün gençleri bilmez...
Yaşı altmış ekseninde olanların yaşadığı heyecan...
Şaka maka üzerinden kırk yıl geçti...
Artık tarih...
Selâm olsun milattan önceye...
O efsane devirlere...
Gençliğimize, ideallerimize...
Bir de sağlam yüreklerimize!

Fakat Yunanistan’ın da işi zor...
Onca borç yükü...
Alışılmış konformist hayat...
Tamam, nüfus derdi no problem, Tayyipsiz...
Ayrıca ayrılık gayrılık hiç yok, homojen toplum...
On binlerce Türk var...
Mübarekler kuzu, sisteme entegre olup paşa paşa yaşıyorlar.
Asıl sorun Avrupa Birliği...
Ve “Küresel Kapitalizm”...
Hadi bakalım rahmetli Çavez gibi diren...
El de yok avuçta yok, üretim dersen nanay...
Bir tek turizm ve deniz ticareti...
O da nereye kadar?

Neyse, daha iki günlük iktidar...
Bu tür olumsuzlukları öteleyelim...
Vakit bol, ilerde yazar çizeriz...
Yalnız bir konuya açıklık getirelim...
Pek çok sevinçliyiz...
Akdeniz’de rüzgâr soldan esmeye başladığı için...
Uyan Türkiye...
Olacak iş değil ama bir de sen nasiplensen!

Macit CÜNÜNOĞLU

.

25 Ocak 2015

CHP nereye?

CHP’nin Beyoğlu İlçe Başkan Yardımcısı Barış Tınay Hırant’ın
arkadaşlarından “Neye, kime ve kimlere hizmet ettiği bilinmeyen bir güruh”
olarak söz ediyor...
Ve anma gününe katılan üç milletvekili Şafak Pavey, Sezgin Tanrıkulu,
Umut Oran’ın Yüksek Disiplin Kurulu’na sevki için şikâyet dilekçesi döşüyor!
Vay benim memleketim...
Vay benim anlı şanlı sosyal demokrat partim...
Ki sana yıllarca oy verdim, sandıklarında bekçilik yaptım...
Yeri geldi faşist saldırılar karşısında teşkilat binalarında yattım...
Helâli hoş olsun...
Yalnız gelinen noktada bir dakika...
Şikâyetçi muhteremin adı güzel... Ki barıştan söz ediyor...
Beyoğlu gibi bir ilçenin de başkan yardımcısı...
Yalnız İstanbul’un değil, Türkiye’nin vitrini...
Enternasyonal atmosfer, tarihsel doku...
Çok uluslu, tabiri caizse yetmiş iki milletin yaşadığı mekân...
Kısaca orası bir Sultanbeyli, bir Tozkoparan değil...
Pera...
Tabii idrak edene!

Gel gör ki adam yoz, çürümüş kafa, çağdışı zihniyet...
Ve bu akıllar CHP gibi partilerde söz ve karar sahibi olurlarsa...
Yalnız keten helva yanmaz...
Bu toplumun umudu da söner...
Ayrıca beklentilerimiz çıkmaz ayın son çarşambasına kalır ki...
Artık Kemal Abi kına mı yakar...
Yoksa muhalefetteki rehavetiyle oynar mı?
Bilemem...
Lâkin uzağa gitmeye gerek yok...
Tüm bu soruların cevabı 7 Haziran’da, sandıkta...
Oldu mu güzelim...
Beni duyuyor musun Barış Efendi...
Sosyal demokrat hareketin müstesna gülü...
Hırant dostlarına utanmadan, sıkılmadan, hayasızca “güruh” de bakalım...
Şikâyet dilekçesi ver...
Elbet hesap sorulur bir gün, hem de çok yakında!

Şimdi anlaşıldı mı CHP niye seçim kazanamıyor?
Hem de Beyoğlu gibi bir ilçede...
İşte eldeki malzeme, üstelik etkili yetkili makamda...
Milliyetçilikle sarmaş dolaş düşünce tarzı...
Zaten bu zihniyet iktidarda...
Ah tarihi fotoğraflar...
Bir zamanlar Alpaslan Türkeş vardı...
Vakti zamanında tek doğruyu söyledi...
Devir 12 Eylül faşizmi...
Beyefendi sıkıyönetim mahkemesinde yargılanıyor...
İçine sindirememiş olacak ki...
Mahkeme heyetine:
“Ne işimiz var burda, düşüncelerimiz iktidarda” deyivermişti...
Ve gerçeği ifade etmişti!

Yıllar sonra aynı kafa tekrar karşımızda...
Bu kez CHP içinde boy gösteriyor...
Karar sizin...
Canım ülkemizde “Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?”

Macit CÜNÜNOĞLU

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...