21 Haziran 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
21/06/2014 07:12

         Ah paşalar, paşalar!

A+
A-
Paşalar, paşalar…
Antik çağın tanrılarını aratmayan paşalar!
Bir toplumun kaderini yüz yıldır belirleyen müstesna varlıklar…
Cem Yılmaz’ın hicvettiği gibi “görmek-karşılaşmak” hemen hemen imkânsız,
belki de Zeusların yeryüzüne yansıyan, ancak derinden hissedilen gölgesi!

Geleceği tayin etme işi aslında 19. Yüzyılda başlamış, Osmanlı devirlerinde…
Mithat Paşa, Ziya Paşa derken İttihat Terakki’ye kadar uzanmış…
Ve sahnede Enver ile Talat Paşa, bir imparatorluğun çöküşünü hızlandıran kara lekeler!

Türkiye Cumhuriyeti’nin beslendiği kökler hastalıklıdır…
Devrin karakteristik özelliklerini taşır; “Türk-İslâm” sentezine dayalı ulus devlet
yaratma projesi…
Kanlıdır, acımasızdır bu süreç, bünyesinden bol miktarda düşman çıkartmıştır…
Ta ki askerî vesayet düzeni sonlanana kadar!

Ve paşaların hayatı ve etkileri bir nevi ülkemizin garip tarihidir…
Kurşuna dizilmek istenmiştir Nazım Hikmet…
Suçu, üç beş öğrenci şiirlerini okumuştur…
İnfaz için yanıp tutuşan dönemin Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak…
Paşa şairimizin on beş yıl mahkûmiyetle zor ikna edilmiştir.
33 vatandaşımız sorgusuz sualsiz katledilmiştir…
Karar mekanizmasın da yine bir paşa, adı: Mustafa Muğlalı…
Kırklı yıllar, paşanın ismi kışlalara kazınmıştır!
Ve yüzlerce örnek, kanla yoğrulmuş macera…
Yakın tarihimizin kirli kilometre taşları…
Resmî ideolojinin daima gurur duyduğu utanç dolu sayfalar!

Gecikmez darbeler, 1960’la start alır…
İdam sehpaları kurulur, amaç kör topal ilerleyen demokrasiyi iğdiş etmektir…
71, 80, 97 derken otomatiğe bağlanmıştır paşaların egemenliği…
Nasıl olsa devlet şirket, kurucu idare olarak yüzde 51 kökten onlarındır…
Tanrı dağında yaşarlar, halk sürü, bürokrasi memur, seçilmiş irade her an başı
ezilecek sürüngenler ordusu…
Gelinir iki binli yıllara, Recep Tayyip sultanlığına…
Boş durur mu alışmış kudurmuştan beter olanlar…
Bu kez karşımıza Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ay ışığı kisvesiyle çıkar…
Amaç karanlık gidişata dur deyip askerî saltanatı sürdürmek…
Suyun başında paşalar ve günahsız yüzlerce alt rütbeliler…
Çiçekler, Mehmet Aliler, Kuddisiler…
Bir bavul belge, özel mahkemeler, yargılanmalar, temyizler…
Ömür boyu mahkûmiyetler…
Yetişir imdada AYM ve başı Haşim Usta…
Paralel travmasından sonra başka bir yöne savrulmuştur adalet…
Ve final, düdük çalar; “herkes dışarı, dağılın lan!”

Dün bir, bugün iki…
Dağılır paşalar ve bir bölümü yanlarında refikaları, kerimeleri soluğu
televizyon ekranlarında alır…
Nedamet getirmek için değil, Doğu denilen hilkat garibesinin oluşturduğu
anafordan medet umup siyasî ikbal kapmak için…
Evet, bir başkadır memleketimin hikâyesi…
Yitip giden onca genç, sönen ocaklar, dinmeyen acılar…
Paşalar orduevlerinde viski yudumlarken, akıp gider hayat…
Tazelenmiştir umutlar, belki bi daha…
Olur ya, bi daha tekerrür eder tarih…
Aşağılık Kenan EVREN sülalesi işbaşı yapar…
Ondan sonrası bilinen senaryo:
“Toplayın gençleri, aydınları; tıkın işkence hanelere, zindanlara…
Hesap sorun, memleketi tümden teslim etmek için karanlığa!”

Ah paşalar paşalar, yatacak yeriniz yok ama hadi neyse…
Şimdilik kısa keselim…
Nasıl olsa bu ülkede macera bitmez, fıtratta darbecilik geleneği varsa…
Hazır olun bedel ödemeye gerçek aydınlar, yarınların ne getireceği belli olmaz!

20 Haziran 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
20/06/2014 07:53

Ah fakirlik ah!

A+
A-
Gençlik yıllarında izlediğim futbol şampiyonalarından tat alıyordum.
Şimdi ise o eski meraklar, heyecanlar yok…
Herhâlde sebebi yaşlılık olsa gerek veya takip edilen gündemin farklılaşması…
Öyle ya, tuzu kuru bir ülke değiliz, iyi yönetilmediğimiz de aşikâr…
Örneğin İstanbul’da adım başı Suriyeli…
Eteklerindeki dört beş çocukla dilencilik yapıyorlar.
Doğal olarak aklıma Tayyip Bey ile sayın Davutoğlu geliyor…
Dış politikayı kanaviçe gibi dokuyup ülkemize eşsiz manzaralar transfer eden ikili!
Savaş malûlü “Mavi Marmara” gemimiz de onarılmış, “Gazilik” unvanıyla
taçlandırılarak Sarayburnu’nda yatışta…
Arada sırada gövdesine “Niyazilerin” posteri takılıyor…
“Katil İsrail, hesap sorulacak” afişi eşliğinde…

Bu arada her yer Afrikalı, bilhassa Senegalli…
Ellerinde 99’luk tespih, vapurda otobüste tramvayda Kur’an okuyorlar…
Aferin çocuklara, Çin malı saatler satarak ekmek parası peşinde koşuyorlar.
Geçenlerde Yabancılar Şubesi’ndeki tanıdığıma sordum…
Bir milyon civarında kaçak yaşıyormuş İstanbul’da!
Ne kadar ürkütücü, herhâlde yirmi birinci yüzyıl göçler çağı olacak…
Gene de bu kentte çok kültürlü yaşamaktan keyif alıyorum…
Madem Rum’un, Ermeni’nin, Yahudi’nin kökünü kazıdık…
Ki onlar bu diyarların ilk kiracılarıydı…
Al sana Arap’ın hası, Afrikalının su katılmamışı…
Tepe tepe yaşama hakkını kullan!
Haaa, piyasada Nataşa kalmamış, araştırdım…
Kuzey bölgelerinden çekilip güneye yönelmişler…
Zaten o takım bizden biri, pek çoğuyla halvet olup çoluk çocuğa karıştık!

Aslında 1950 Dünya Kupası’na değinecektim…
Bir daldık İstanbul’un gizemli yaşamına, Kuzeyli yoldaşlarımızın koynundan çıktık…
Neyse, dönelim futbol aşkımıza…
Yine Brezilya’da, Menderes çiçeği burnunda iktidar…
Savaştan çıkmış Dünya, para yok patrik yok…
Hindistan’la beraber çekiliyoruz turnuvadan!
Hâlbuki Marshall yardımları gelmeye başlamış, çil çil dolarlar…
Cüzi bir kısmını Ferit’in (Eczacıbaşı) çocuklarına veriyorlar…
Onlara da Allah, -pardon- Alman Bayer firması “yürü kulum” diyor…
Bir yürüyorlar pir yürüyorlar…
Olacak o kadar, Nejat’ın babası Celal’in (Bayar) İzmir’den arkadaşı…
Kim bilir Koç’u, Sabancı’yı da arkadan kimler itekledi…
Çünkü bu gezegende hiçbir şey yoktan var olmaz veya faili meçhullerde…

Tamam, söz…
Bugün siyaset yok…
Futbol güzel bir oyun, kuralları basit ve anlaşılır…
Çerçeveden geçen her yuvarlak kalplerimizi fethediyor…
Zaten “GOL” denilen o coşku olmasa neye yarar taraftarlık neye yarar Tayyip?
Ne, Tayyip mi dedim?
Özür, binlerce kez…
Alışkanlık işte, bir de başkanlık seçimleri yaklaştı ya…
Ekmeleddin’e de henüz alışamadık, içselleştirme sürecindeyiz…
Sahi, favoriniz kim, şampiyon kim olacak?
Siyaset içimize öyle bir işlemiş ki…
Yazacağım spor yazısının da içine ettim…
Farkındayım efendim, özür dilerim.
Finallerde görüşmek umuduyla şimdilik hoşça kalın.

19 Haziran 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
19/06/2014 08:29

12 Numara üzerine...

A+
A-
Cumhurbaşkanının varlığıyla ne kadar ilgiliyiz veya gündelik
hayatımızdaki etkisi ne oranda?
Sonuçta bu makam sembolik değerlerle donatılmıştır.
Tartışmaya açık işlevi ise noterlik hizmetlerinde karşımıza çıkar ki,
o da bir yere kadar…
Yine de siyasetin en yüksek mertebesidir, her kula nasip olmaz!

Fakat 12 numaralının seçimi epeyce eğlenceli geçeceğe benziyor…
Çünkü seçim mekanizmasındaki nihai adres halk…
Bu da seçmen açısından bir ilk ve iki turlu hesaplaşma!
Ayrıca diğer seçimler gibi meydanlar dolup dolup boşalır mı?
Kestiremiyorum, ancak başbakan sıfatıyla Bay RTE rahat…
Muhalefetin güzide adayı sayın İhsanoğlu ise hem iddialı hem de
alacağı oy merak konusu.
Göreceğiz bakalım neticeyi, şunun şurasında bir buçuk aylık süre var.

Lâkin yakın çevreme, dost arkadaş grubuma gelince ilginç tespitlere şahit oluyorum.
Büyük bölümü muhalefetin adayını içlerine sindirememiş…
Hatta oy vermeyecek kadar.
Olabilir, demokrasilerde zorla güzellik olmaz!
Diğer bir kısmı da Ekmeleddin Bey’i hakarete varacak boyutlarda aşağılıyor…
Ki bu gruba dâhil olanlar, genellikle mezhepçi (Alevicilik) damarlarını daima
ön plânda tutup onun üzerinden siyaset yapanlar…
Lâf söz de anlamıyorlar, en alt seviyeden belden aşağı vuruyorlar…
Ellerinde Ali’nin kılıcı, kes babam kes!
Medeniyetmiş, objektiflikmiş, şartlarmış hak getire…
Varsa yoksa Cem Evi’nin penceresinden hayatı analiz etmek…
Tabii Tayyip usta kazanana kadar…
Ondan sonra münasip yerlerine kına yakma merasimi…
Bekleriz efendim diyeceğim ama hakikaten asabiyim!

Çünkü dillere pelesenk edilen solculuk, sosyalizm vs…
Bir boktan anlayan da yok!
Varsa yoksa Doğu Perinçek ağzıyla konuşmak…
Yani bol miktarda milliyetçilik yapıp millî merkez adına çirkeflik üretmek…
Ondan sonrası kolay, üretilen malzemeyi hayasızca CHP’ye sıvamak…
Hem de parti içindeki kalleş aymazlardan destek alarak!
Neymiş efendim;
Ekmeddin köktendinci halis şeriatçıymış, Firavunlar diyarında doğduğu için
Arap kültürüyle yoğrulmuşmuş (aklınızı sevsinler ırkçı tosuncuklar)…
Daha neler neler, bir sürü deli saçması zırvalık…

Evet, katlanması sıkıntılı meseleler…
Zaten bizim ülkemizde demokrasinin yerleşip kökleşmesi zor…
Sonuç itibariyle kentsoylunun dertleri; edebiyat, güzel sanatlar gibi…
Biz de kalkmışız Çankaya’ya köy muhtarı seçercesine dip kokluyoruz…
Tayyip mi iyi, öbürü mü?
Buyrun seçin, kavundan anladığınız kadar siyasetten de anlarsınız…
Sizi gidi sizi, solcu müsveddeler sizi!

18 Haziran 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
18/06/2014 20:17

             Demokrasinin sınavı!

A+
A-
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yaklaşık bir buçuk ay kaldığına göre,
bu konuda daha çok yazarız…
Kâh muhalefet adayını destekleyen kâh iktidarı yerden yere vuran…
İkisi de aynı kapıya çıkar ama varsın olsun…
Ekmel’in tadı başka, Tayyip’in ki bambaşka…
Mübarekler, ayrı ayrı lezzet…
Biri İslâm dünyasına yön vermiş duayen…
Diğeri tanrının sevgili kulu, doğuştan lider, fıtratından karizma, naturasından
Fatih Sultan Mehmet!
Şaka gibi ama şu demokrasi denen naneyi giderek daha çok sevmeye başladım…
Eskiden olsa, yani gençlik yıllarında bu kadar sempatiyle bakmazdım.
Çünkü darbelerle, sıkıyönetimlerle büyüdük…
Ondan öncesi de savaş devirleri, sıfır milat, paleolitik çağ, bir nevi karanlık dünya!
Fakat son on beş yirmi yıla göz atınca…
Görünen manzara fena değil, hatırı sayılır miktarda parti harcayıp yenilerini
devreye sokmuşuz…
En çok hareketlilikte Kürtçülerle, dinciler de rastlanmış…
Radikal solcularda da birkaç numara var ama ciddiye alınacak boyutta değil…
Varsayalım ki batıp çıkan Aczmendi tarikatları!
Peki, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde n’olur?
Muhalefetin büyük bir başarıyla yeryüzünün derinliklerinde bulup çıkarttığı
Ekmeleddin İhsanoğlu sandıkta başarılı olur mu?
Bence EVET, köşeye sıkışan Tayyip rakibinin önünü açmıştır…
Ayrıca Suriye, Irak, IŞİD türünden ayak bağı çoktur…
Ve kine dayalı davudî makamından asabi politikalar…
O da bir yere kadar…
Öyleyse deniz bitip kara görünmüştür!
Bu arada sömürecek malzeme de kalmadı…
Namazsa namaz, oruçsa oruç, hacsa hac…
Zekât ile besmele ise…
Ayıp oluyor valla, adam İslam İşbirliği Teşkilatı sekreteri!
Bence yakışır ülkemizin başına…
Sessiz sakin Müslüman, gösterişten uzak aynı ölçüde mütevazı…
Değerli eşi bizden biri, belli ki türbansız kafasıyla özgür düşünceden yana…
Aferin Kılıçdaroğlu’na, dersine ilk kez iyi çalışmış…
Mahcup etmeyip yüzümüzü kara çıkarmadı…
Devamını dileriz, zaten muhalefet zaman içinde, pişe pişe öğrenilir…
Abimizin yaşı da genç…
Şunun şurasında 2023’e de dokuz yıl kaldı…
Ha gayret Kemal Abi…
Ayakta kalmaya bak, teslim olma kurda kuşa kamere devlete denize…
Kesin başbakansın, ondan sonrasına bakarız…
Eşek değiliz ya, İstanbul usulü bir güzellik düşünürüz istikbâline!
Ey ahali…
Sınırlı sorumlu vatandaş…
İşte sana fırsat…
Ya yalandan yana ol ya doğrudan…
Ya hırsızdan yana ol ya namustan…
Dolayısıyla bütün mesele ülkemizin, evlatlarımızın, torunlarımızın
yarınlarını kurtarmak…
Var mısınız insanlık onurunu yaşatmak için kavgaya…
Demokrasi mücadelesine…
Ne dersiniz?
Macit CÜNÜNOĞLU
18/06/2014 05:10

Son sözü söylemeden...

A+
A-
“Anlamadan dinlemeden
Son sözümü söylemeden
Nereye böyle”…


Nazan Öncel’i çok severim çok…
Hemen hemen bütün şarkıları yüreğimde, dilimde...
Hele Tarkan’la yaptığı düet…
Bana beni anlatır, gençliğimi, tez canlılığımı, hızlı kararlar alıp toslamamı…
“Anlamadan, dinlemeden…”

Galiba solculuk hayalperestlikle mukîm…
Oylar çantada, halkımızın teveccühü devrimcilerden yana…
Çankaya mı?
Kesin yüzde 51…
CHP’li adayla güle oynaya!

Alla’aşkına, var mı böyle manzara?
Herkesin gönlünde tavşan…
Elbet çıkar şapkadan…
Eskişehirli garanti, o olmazsa Akdenizli…
Sürpriz Başbuğ, Haberal favori…
Çetin, Öymen derken onlarca aday adayı…
Ohhh, ne âlâ…
Tek boyutlu ülke, tek tip seçmen…
İktidar da tek parti, Millî Şef…
Ortalık zaten güllük gülistanlık…
Sahi, Recep Tayyip Erdoğan kim?
Var mı hatırlayan?

Demokrasi tarihimizde bir ilk gerçekleşti…
CHP ile MHP uzlaştı…
Ekmeleddin İhsanoğlu aday gösterildi.
Ne var bunda?
Dünyanın sonu mu, yoksa şeriata yakılan kınalı mum mu?

Yıkılıyor ortalık…
Baykal Efendi ayaklanıp toplamış divanını…
Müritleri arasında Hüseyin Aygün(!)…
Ayol senin ne işin var orda?
Yolunu mu şaşırdın, Dersim’den mi kovuldun?
Yoksa niyetin Kemal Abimize gıcıklık mı?

Allah iyiliğinizi versin, bir tuhaftır bizim solcular…
Kimseyi beğenmez, burnundan kıl aldırmaz…
En fenası da, kendilerini halkın efendisi görüp,
iktidarı destekleyenlere sövüp sayarlar…
Çünkü onlar satılmış cahil cühela, makarnaya tav olmuş kurnazlardır!
Ancak geldi çattı seçim zamanı…
İki turlu referandum, ya herro ya merro…
Bir köşede RTE, diğerinde Ekmel…
Öyleyse bastır muhalefet…
Yalova elması döşe meydanlara, Ağrı destanı yaz…
Hele birinci turda, tökezlerse Sultan…
Gerisi kolay, sen sağ halkımız selamet!

Takmayın kafanızı İhsanoğlu’na, yalana dolana rabıtaya…
En büyük hedef RTE…
Düşerse kör kuyulara, sandıkta…
İşte o an…
Bekleyiniz…
Bakarsınız Makyavel dirilip aramıza döner…
Tek tek öper yanaklarımızdan…
Özür diler siyasetçimizden…
Ustalıkları karşısında çırak çıkıp oportünizm batağına sürüklendiği için!

Öyleyse dönelim mi başa…
Nazancığıma…
“Anlamadan, dinlemeden…” şarkısına…
Duyguludur, dokunaklıdır…
Yeter ki kulak verip anlamaya çalışın…
Son sözü söylemeden!

17 Haziran 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
17/06/2014 07:57

Utanmazlar!

A+
A-
İnsan “utanma” duygusuyla yaşar.
Kim bilir; belki de hayvanlar âleminden ayrılan en önemli özelliklerinden biridir.
Kedi de bokundan utanıp saklamaya çalışır ama her zaman başarılı olamaz!
Lâkin “utanma” duygusunu taşımayan insanlar da vardır…
Hem de dünyanın dört bir tarafında.
Örneğin Çinli insanın burnuna yellenir, utanmaz…
Nepalli sokağın ortasına s.çar, utanmaz…
Afrikalının kıçı başı açıktır, utanmaz...
Amerikalı çalar, utanmaz…
Nataşa açık kapı sevişir, utanmaz…
Daha neler neler?

Fakat en ilginç utanmaz tipi her konuda olduğu gibi bizdedir…
Canım ülkemizde!
Nasıl yani?
Nasılı var mı canım, halis “utanmaz” insan türleri bereketli topraklarımızın
güzide simgeleridir ve mevlâm eksikliğini göstermesin her gün aramızdadır…
En çokta gazeteci esnafı arasında gözükür…
Enteresan, gerçekten enteresan!
Çünkü gazetecilik mesleği kutsaldır, tanrının yeryüzündeki gözü kulağıdır…
Gördüğünü, işttiğini vicdanının süzgecinden geçirip halka duyurmakla mükelleftir.
Elbette böylesi insanî özellikleri taşıyorsa…
Yoksa nafile, yiğit bulut olmaktan hiç kimse kurtulamaz…
Karardıkça kararırlar, yağmur çamur olup iyinin güzelin üzerine yağarlar!
Umurlarında değildir dik durup savrulmamak…
Her yol Mehmet Barlas’ın yalısına çıkar…
Ki dünya nimetlerinden dibine kadar yararlanmak fena değildir!

Evet, sürüsüne bereket utanmazlar diyarında yaşıyoruz…
Aslında zor iştir bu iktidarı savunmak…
Yüksek düzeyde manevra kabiliyeti, az miktarda ar haya gerek…
Kolaydır ondan sonrası…
Bir de yalanı kılavuz edinip arkasına sığınmışsan salla salla recep…
Kimse tutamaz!

En kralından köşk, rezidans…
Son model dört çeker…
İş, güç, banka cüzdanı, gece hayatı, karı kız ayakları…
Her şey dahil sistemin natürel ritüeli…
Güle güle kullanıp afiyetle yiyin!

Ayrıca Hollywood starlarına nasip olmayacak popülarite…
Utanmazlar ordusuna kurban olsun havuz medyası…
Resmi geçit yaparcasına ekranlarda boy gösterip magentaya bürünmek…
Şeref madalyası taşırcasına yürütmenin kulu kölesi olup tanrısal hizmet üretmek…
Ustalık ister, hem de insanlık onurunu pazara çıkarıp alçakça sürünmek…
Dün IŞİD’i savunup, bugün yermek…
Rezilliktir ama n’apacaksınız…
Bizdeki gazetecilik anlayışının fıtratı utanmazlık üzerine kurgulanmış
ve her köşe başına konuşlanmıştır…
Aman dikkat, size de çıkabilir…
Taklitlerinden sakının, orijinallerinin boynunda “Ben Tayyip’i Seviyorum” yazılıdır!

16 Haziran 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
16/06/2014 08:22

12 çeyrek Vapuru!

A+
A-
Gün gelir;

Irak IŞİD’den…
Mısır İHVAN’dan…
Lübnan HİZBULLAH’tan…
Afganistan TALİBAN’dan…
Gazze HAMAS’tan kurtulur…

Kurtulur kurtulmasına da…
Ya ülkemiz, ya Türkiye…
AKP’den kurtulur mu?
İşte bütün mesele!

Yıllardır yazılıp çiziliyor, RTE önderliğindeki AKP’den hayır gelmez.
Bu işin millî iradeyle, sandıkla, oyla moyla ilgisi yok…
İstediği kadar yüzde elli alsın, hatta yüzde doksan…
Mühim olan netice; ülkenin güvenirliliği, itibarı…
Biz gerçeklere bakarız!

Öyleyse baştaki örgütlere göz atalım…
Birleşmiş Milletler’in şeref listesinde(!) yer alan…
Kim bunlar?
Hemen cevaplayayım: AKP dostu,  demokrasi düşmanı!
Daha?
Bence yeter, arzu edenler söz konusu örgütlerin faaliyet alanına baksın!
Yine de tatmin olmayıp şüpheye düşen varsa, Beşiktaş’taki
Barbaros Hayrettin Paşa iskelesine gelsin…
Gelsin de birlikte saray ve çevresindeki dayanılmaz manzarayı seyredelim…
Naklen, spontane, suflörsüz, mikrofonsuz, tekmili birden!

Kadıköy vapurunu bekliyorum, yanımda torunum…
Yüksek duvarlar arkasındaki Sultanımızın çalışma azmini, insanlığa katkılarını
ve haklı olarak döt korkularını aktarıyorum…
İşte, tam da o esnada bir bağrış çağrış, düdük sesleri, acayip klaksonlar…
Üç dört polis Dolmabahçe’ye yaslanmış bir araca saldırıyor...
TCK’nın yolu… Kod adı: E-3666
İçinde hanımefendi, genç ve hoş…
Dörtlüleri çakıyor, her şey nizami, yaşasın Kanun-i Esasî…
Stop hâlinde telefonla konuşuyor!

Vay sen misin kutsal hava sahasına giren…
Üç beş dakka da olsa ikâmet eden?
Marmara çırası halt etmiş, yandın hanımefendi yandın!
Lâkin fevkalâde yanıldım, çünkü cici kızımız başaklı çıkmaz mı?
Ehliyet, ruhsat, havagazı, egzoz, motor, kaporta, diş, tırnak muayeneleri fayda etmiyor…
Arabasından inip çatır çatır lâf yetiştiriyor…
Bırakınız savunmayı, Sultan’ın askerleri duvar dibine sıkıştı...
Afiyetle yiyorlar kalayı, fırçayı…
İnanmayacaksınız ama üzerlerine bir işemediği kaldı!

Necip halkımızla beraber olan biteni seyrettik uzaktan…
Bu arada arkamı dönüp sıvışmadığım için ne yalan söyleyeyim torunumun
yanında hassaten gururlandım…
Onun gözünde artık tescilli kahramandım, olay mahalline bir kilometre
olsa da aslanlar gibi direnen evlâdımızın arkasında kalben durmuştuk!
Aferin bana, şanlı mücadeleme…
Yaşasın sosyalizm…
Yaşasın devrim…

Hayrola, başıma cop mu ne yedim…
Bu ne saçmalık?
12 çeyrek vapuru da geldi…
Bana müsaade…
Devamı saray kayıtlarında, yalnız telefonla konuşan katli vacip teröristi
en son akrep destekli Toma’ya bindirilirken gördüm…
Tanrı taksiratını affetsin!

15 Haziran 2014

HASRET

Cemal Süreya “Sizin hiç babanız öldü mü?”
Can Yücel de “Ben hayatta en çok babamı sevdim” diyor…

“Öldü…
Ben de babamı çok sevdim…
Size ne!”

Evet, bu akşam efkârlı, çok fazla alkolikim …...
Çünkü üçü de öldü…
Hem babamı hem onları özlüyorum!

M.C.
Macit CÜNÜNOĞLU
15/06/2014 07:00

Çok yaşasın Babalar!

A+
A-
Kapitalist dünyanın insanlık âlemine hediyesi:
“Babalar Günü”…
Bu kutsal günde yalancıktan da olsa insan kendini iyi hissediyor…
Üç beş telefon, cömertçe kullanılan sevgi sözcükleri…
Belki birkaç hediye…
Bir de yemek boyutu varsa, likidi zengin…
Mahsuru yok, olabilir!

Ne yapalım yani?
Ömrümüz zaten muhalefetle geçmiş…
Bu güzelim güne de mi itiraz edelim?
Kandillere, kutlu doğum gününe, hicrete, ayak izine, hırka-i şerife, zülfikâre,
Cüppeli’ye, Ahmet Kekeç’e, sünnete, umreye, asr-ı saadete itibar etme…
Tatiller dışında dinsel bayramları ciddiye alma…
Eee, varsa yoksa “1 Mayıs” ve şürekası!
Oldu canım, sen bu toprakları papazın çayırı mı sandın?

Ayrıca “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü”, “1 Eylül Dünya Barış Günü”…
Hepsini anladık da; Fransız Devrimi, Bolşevik İhtilâli, 27 Mayıs Darbesi,
Enver Hoca’nın doğum günü; niçin ve neden kutlanır veya anılır?
İnanın, bunca yaşa geldim, hâlâ anlamış değilim!
Benim yolum “Anneler Günü”, “Hıdırellez”, “Uçurtma Bayramı” ve büyük “14 Şubat”…
Aşk ve sevgi…
Kutsal “SEVGİLİLER GÜNÜ”…
Başka gün tanımam…
O nedenledir ki Aziz Valentin’i babam gibi severim!

Şimdi hatırladım, sevgili babam öldüğünde tam dokuz buçuk yaşındaydım…
Demek ki üzerinden asırlar geçmiş.
Evet, her babasını kaybeden çocuk gibi çok özledim…
Hatta ileri yaşlarımda bile…
Belki bir gün…
Çıkar gelir diye bekledim!

O nedenledir ki cenneti anaların ayaklarının altına inşa ettik…
Babaların yüreğinde ise; hayatın başlangıcını, güneşi, aydınlığı keşfettik…
Ki yaşasın AŞK, ölmesin sevgi diye!

Bir de ıvır zıvır bağımlılıklar var…
Çiçek, böcek, İstanbul, şarkı, türkü, martı, deniz, roka, balık, rakı vs…
Ben torunlarıma da meftunum…
Kızım duymasın, sıralamadaki yeri hepsinden sonra!

Biliyorum, her zaman kızıyor…
Hatta “sen nasıl dedesin?” diye sitem ediyor…
N’apayım elimde değil…
Birincisi “Dedeler Günü” yok…
Demek ki adam sınıfına konulmuyoruz…
İkincisi, madem kalan süre kısıtlı, zamana karşı yarışıyoruz…
Öyleyse dibine kadar, her fırsatta yaşanmalı aşk…
Ki cennete kapağı attığımızda hurilere bakacak yüzümüz olsun…
Referans niyetine…
Umarım derdimi evlâtlarım olmasa bile torunlarım anlar!
Yaşasın HAYAT…
Çok yaşasın BABALAR…
Elbette hak edenler!

14 Haziran 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
14/06/2014 08:12

Adım adım Osmanlı!

A+
A-

Her yönüyle Amerika’ya benziyoruz…
Ne mutlu!
Bölgenin en zengini, en demokratı, en güçlüsüyüz!
Övünmek gibi olmasın, liderimiz de müthiş…
Fatih ruhlu karizma, bir o kadar da romantik…
Sanırsınız Avni’si göbeğine yazılmış padişah!

İnanın canım ülkem nazar olacak diye ödüm kopuyor…
Baksanıza, tüm dünyanın gözleri üzerimizde…
Dost var, düşman var, şaşı var…
Kahrolasıcılar, bi türlü rahat bırakmıyorlar!

Zaten böyledir…
Hurma veren ağaç taşlanır, bir de dibinde zemzem varsa…
Düşman olur yedi düvel…
Lâkin şu Esed’in Suriye’si yok mu?
Can sıkacağa benzer!

Dile kolay, bir milyon insan transfer ettik…
Vasıflı dilenci!
Bunlardan bir kısmı karaya çıktı…
İstanbul’da, İzmir’de, Hayrabolu’da…
Artık parklar, refüj kenarları onların…
Eteklerinde nizama uygun üç beş çocuk…
Ellerinde bilgisayar çıktısı:

“Biz Suriyeliyiz,  Allah rızası için!”

Yürek dayanmıyor, her köşe başında…
Etiler’de, Kadıköy’de, Yeşilköy’de…
Esed’inkiler…
Necip halkımızın vicdanında yaşıyorlar!

On altı milyon yeşil kartlımız kadroda…
Zavallı komşu sürgünleri yedekte
Sırada bekliyor Iraklı Türkmenler…
Of ulan offf, ülkeye bak!
Herkese kucak açıp sarıp sarmalayan Amerika!

Çok şey borçluyuz Sultanımıza…
Her harekâtı, her adımı plânlı!
Davut, Fidan üzerinden örgütlendi IŞİD…
İman gücüyle kuşattık Irak’ı…
Düştü Musul, hedefte Bağdat…
Tek kurşun atmadan kükreyip geliyoruz…
Bekle Arap çölleri, Babil’in Asma Bahçeleri!
Biz yeni doğan Amerika’yız…
Lincoln’ün izinden giden; barışsever, dindar, muhafazakâr, liberal, dolara tapan…
Ne diyor Rooswelt:

"Ebedi dostluklar yoktur, ebedi menfaatler vardır" ...

Ne kadar da haklı…
Tek basıp çift yellenen kılavuzumuzun hedefinde kutsal topraklar…
Kâh IŞİD, kâh HAMAS, kâh HİZBULLAH, kâh İHVAN olarak…
Hepsi yüreğimizde, hepsi biz, ne fark eder?
Yaşasın Neo-Osmanlı, Yaşasın SULTAN!

13 Haziran 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
13/06/2014 06:49

Hazreti YETER adına...

A+
A-

Dün Şişli’deydim, Abide-i Hürriyet Tepesi’nde…
Yeniden düzenlendi, yemyeşil, İstanbul Adalet Sarayı ile komşu…
Sanki hâkim ve savcılara tahsis edilmiş, girmek o kadar zor ki…
Utanmasalar güvenlik noktalarında üst arama yapıp parmak izi alacaklar…
Neyse, epeyce zorluk çektim ama gezmeyi başardım!

İlk ulusal anıtımız mezarlığın tam ortasında…
Alt tarafında 31 Mart (Rumî: 1325) şehitleri, ruhları şad olsun…
Bir köşede Mithat Paşa, nurlar içinde yatsın…
Karşılarında Enver ile Talat Paşa…
Alman hayranı kankalar, ne işleri var “Hürriyet” tepesinde?
Kızmasın değerli okurlar…
Elimde değil, halkına ihanet edeni bağışlayamıyorum…
Ki o Enver; askeri kırdıran paşa…
Ve o Talat ki, Ermeni tehcirinin baş mimarı, büyük felaketin hazırlayıcısı…
Vermişler el ele, koskoca imparatorluğu onursuzca ölüme sürüklemişler...
Gel de mezarları başında dua et…
Etmedim tabii, zaten benim dualarımdan rahmet çıkmaz…
Çünkü insanlık suçu işlediler, Alman dış politikasının aşağılık çıkarlarına
barışı kurban ettiler…
Yitip gitti yüzbinler savaşlarda, cephelerde, sürgünde…
Irkçıydılar; Mussolini’yi, Hitler’i yaratan ideolojiye hizmet edecek kadar!

Sadrazamdı Talat, yani başbakan…
Askerin başı Enver, Turancılık hayâlleriyle yanıp tutuşan…
Şimdi birlikteler toprağın altında…
Yattıkları yer Abide-i Hürriyet…
Öyleyse hayırlı işler Recep!
Haydaaa!
Yine mi O?
Ne âlâka?
Müsaadenizle, anlatacağım.

Talat ile Enver büyük düşündüler, golü yediler…
Ve temsil ettikleri milli iradeye ağır bedeller ödettiler!
Günümüzde Recep ile Davut, onlar da büyük düşündüler, hem de çoook…
Hevesleri İslâm İmparatorluğu…
Lideri Neo-Halifecik, bizim Kulaksızlı…
Netice; gol yense iyi, kendi yarattıkları sayesinde dünya âleme rezil oldular!
Yok canımmm, bu kadarı da olmaz...
Pozisyon hakikaten kontrpiye mi?
Evet, işte IŞİD?
El Kaide uzantısı, paralar recepten, icraat örgütten
İşi gücü basmak; ülke basar, konsolosluk basar!
Adı netameli,  menşei Ortadoğu, finansörü T.C.
Hareket sahası kalbinizin çektiği yer…
Sınırsız, sonsuz…
Şam’dan Bağdat’a, dilerse Ankara’dan Taşova’ya…
Mühim olan cihadın muzaffer kılınması…
Kökle IŞİD, muhalefetin beceremediğini sen becer…
Tez zamanda tarihin çöplüğüne gönder…
Ortadoğu’ya tebelleş olan ikiliyi, gerisi çorap söküğü gibi gelir…
İnsanlık adına, barış adına, Hazreti YETER adına…
Sonuncusu?
Valla ben de tanımıyom, bir elinde terazi diğerinde kılıç gözleri bağlı
yavrunun ismiymiş; adalet dağıttığını söyleyen mekânların kapısında…

11 Haziran 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
11/06/2014 21:27

Yaşasın Tornistan!

A+
A-
Saygıdeğer Sultanımızın ustalık dönemi maalesef su almaya başladı…
Eee, her çıkışın bir inişi var…
Uluslararası diplomasi bayrak şovuna benzemez…
Hele hele de çapsız Dışişleri Bakanı ile raksa heveslenmek…
Adamı kıç üstü yere çakıp gönderi eline verirler!

Vazife miydi Kaddafi’nin altını oyup arkadan vurmak?
Bak gör, Libyalının ahı er geç yedi sülalene yapışacak!
Ya Sisi, dünyaca popüler lideri haşlama mısır mı sandın…
Ki saracaksın kabuğuna, tuzlayıp evire çevire yiyeceksin!
Oldu canım!
“Senin fıtratın güzel mi?”

Ayrıca Tahrir’de laiklik dersleri…
Rabia’ya yılışmalar, Mursi’ye destek…
Yoksul halkımızdan esirgediğin milyarları transfer…
Olmuyor Usta…
Bu işler böyle yürümez!

Esad’ı saymıyorum bile…
Senin onla aşık atmaya kalibren yetmez…
Çünkü adam aileden, refikadan, valideden kalite…
Şam saraylarında yetişmiş, almış babasından sıkı terbiye…
Ya sen?
Kulaksız’da emeklediysen, imam-hatip bitirdiysen…
Kendini kulağı kesik diplomat mı sandın?
Hadi canım…
Bir “van minut” üflemesiyle yürümez bu işler…
"Fatih" olmak için Fransız asıllı Ester Stella’ya dayanmak gerek!

En son IŞİD…
Sahi, bu örgüt kim?
Bizden mi, içimizden mi?
Ay inanmıyorum…
Dalga geçmeyin lütfen, fena oluyorum!
Akrabamız mı, köprüde mi karşılaştık…
Şaka!
Bu kadarı da olmaz…
Çökmüş konsolosluğumuzun tepesine…
Adres: Musul
İçerde 48 can…
Başlarım böyle işin içine…

Bir ellerinde Kur’an, bir ellerinde Keleş mi?
Offf!
Desene PARALEL…
Darbeci, Gezici tezgâh…

Derhal işbaşına Tomalar, Polis, Jandarma, Özel Harekât…
“Zor durumda TARZAN!”
Savunun Dolmabahçe’yi…
(İçeri gel lan, sana söylüyorum Ahmet)
Öpmüşüm Musul’u, Kerkük’ü…
Veren düşünsün…
“… ? ...  aşağısı Kasımpaşa”  diyeceğim ama…
Giden can, ben insan, vatanım Arabistan…
Yaşasın IŞİD, Yaşasın TORNİSTAN!

10 Haziran 2014

Ah bir bilsem!

Macit CÜNÜNOĞLU
10/06/2014 19:20

A+
A-
Yaşadığımız toprakların huyundan mı suyundan mı,
gündeminden provokasyon eksik olmaz!
Hatta otomatiğe bağlanmıştır, ne zaman ihtiyaç hâsıl olur…
“Provokasyon Üretim Merkezi” devrededir!
Bu konuda çok eskilere de uzanmaya gerek yok,
cumhuriyetin ilk dönemlerine falan…
Örneğin Topal Osman’ın sallandırılması, İzmir suikastı,
İskilipli Atıf numarası, Menemen trajedisi, Trakya olayları,
Nazım’ın mahkûmiyeti, Tan baskını, 6-7 Eylül faciası…
Alayı provokasyondur, sebep olanlar kahrolsun, cehennem ateşinde yansınlar!

60, 71, 80, 97 (Post-Modern)…
Darbelerin kronolojisi, logaritmik olarak ne güzel de sıralanmışlar…
Lâkin inanmayacaksınız ama hepsi provokasyon!
Bu arada kanlı 1 Mayıs’ı, Maraş’ı, Çorum’u saymanın lüzumu var mı?
Kan gölüne dönmüş ortalık…
Varsın olsun, provokasyondur provokasyon!

Yetmezzz…
Sivas yanıyor ülkenin orta yerinde, canlar yoldaşlar…
Provokasyon!
Av başlıyor Gazi’de, gece gündüz demeden, sokak ortasında…
Provokasyon!
İstanbul’un göbeği Taksim kızıla bürünüyor…
Düşüyor gençler toprağa…
Bir yaprak, bir tomurcuk misali…
Utanıyor Gezi’deki ağaçlar…
Provokasyon!

Uludere provokasyon, Soma provokasyon…
“Yetti lan” diye haykırmak geliyor içimden…

“Zaten sizin iş başında olmanız provokasyon…
Hem de provokasyonların en büyüğü en rezili en alçakçası”
değil mi?

Evet, bir bayrak inmiş…
T.C.’nin bayrağı…
Rengi al, ortasında yıldızlı ay…
Şehit kanıyla sulanmış…
Kurtuluş savaşında şahlanmış vs.
İndiren genç, çocuk…
Her neyse…
Hani çekiniyorum söylemeye…
Dostlarım kızar diye…

KESİN PROVOKASYON!

N’oldu?
Neden sustunuz?
Bu ülkede son otuz yılda 40 bin insan öldü…
On yedi bini faili meçhul…
Bir bellemişiz provokasyon…
Provokasyon aşağı, provokasyon yukarı…
Dalga mı geçiyor provokasyon müptelaları?
Kıyısından, köşesinden yukarıda sıraladım…
Gidenler insan; gençler, evlâtlarımız, yarınlarımız…
Farkında mısınız?

Ve nerde bu katiller, kan emiciler…
İnsanı insana kırdıran barış düşmanları, aşağılık provokatörler…
Mit mi, it mi, asker mi, polis mi, jitem mi, siyaset mi…
Aramızda gizlenen biz mi?
Ah bir bilsem!
Macit CÜNÜNOĞLU
10/06/2014 06:44

Her yer Paralel, her yer Kumpas!

A+
A-
“Şeyh uçmaz mürit uçurur!” derler ya, ne kadar doğru.
Devletin kanallarından ikrah geldi, cemaatinkiler malûm…
Her dakka belgesel de izlenmiyor, zaten oldum olası yabandaki
kanlı mücadeleyi içim almıyor…
Belki biraz tarih, o da Amerikalı’nın, İngiliz’in tekelinde!
Lâkin insan soyunun içindeki sapkın yaratıkları gördükten sonra,
kurban olayım hayvanlar âlemindeki ekmek kavgasına…
Karnı doyan hakka şükredip kenara çekiliyor…
Ya insan?
Âdeta eşi benzeri olmayan zalim…
Önce stok yapıyor, tatmin olmuyor bi daha…
Ta ki bitmez tükenmez arzularına ulaşıncaya kadar!

Üzerinde asıl durmak istediğim tarikatlar…
CNN izliyorum, uzun zamandır kirli sakallı bir genç program yapıyor…
Üslubu yumuşak, ağzından bal damlıyor…
Konuklarını genellikle dinsel çevrelerden seçiyor…
Ya hacı hoca molla, ya da badem bıyıklı akademisyenler!
Dertleri ise tasavvufu (sûfilik) yüceltip bilinçleri ince ince oymak.
Bu bağlamda Mevlâna başköşeye oturuyor…
Ondan sonrasını tahmin edersiniz…
Şeyhimiz öyle bir uçuruluyor ki, sanırsınız geri tepmesiz top…
Tutabilene aşk olsun!

Ayrıca cemaatlere bir övgüler bir övgüler…
Haber kanalı CNN mi izliyorum, yoksa paralel kenardan yayın mı?
İster istemez şüpheye düşüyor insan; yoksa Aydın Doğan da mı teşkilattan?
Bu ülkede “olmaz olmaz”…
Aklıma “17 Aralık”, “Darbe”, “Süper Zekeriya”, “Tayyip’in gardı” geliyor…
Hımmm!
Neden olmasın?

Çaktırmadan kendimi de test ediyorum…
Ki çıkan sonuç; antitayyipçilik uğruna girmediğim kılık kalmamış!
Meselâ “yetmez ama evetçi” tayfadan sarfınazar edenlerin kervanına katıldım…
Sonra liberal demokratlara sıcak bakmaya başladım…
Daha sonra bilumum Ulusalcı, Kemalist, Atatürkçü, Milliyetçi, Türkçü, Kürtçü,
Mezhepçi zevata karşı dayanılmaz sempatiler geliştirdim…
Daha daha sonra sosyal demokrat, sosyalist, komünist dindarları, hatta en koyu
şeriatçıları anlamaya çalıştım…
Enternasyonal düzeyde de Esedçi, Sisici, Nuri Kamil Muhammed Hasan el-Malikici oldum…
En son da hidayete erip Fethullah Hoca Efendi Hazretleri’ne (tanrıma binlerce şükür)
biat ettim ki, şimdilik son durağım, gerisi Allah kerim!

Evet, tüm bu hakikatleri itiraf ettikten sonra, düşündüm taşındım;
aydın görünümlü Doğan “saf değiştirse n’olur, değiştirmese n’olur” yargısına vardım.
Ayrıca muhterem, Mecidiyeköy’deki “Trump Tavırs” iş merkezini kiminle açtı?
Kanlı bıçaklı Sultanımızla değil mi?
Bu dünyada mühim olan menfaat…
Yaptırır en babasından bir cami de Kelkit’e…
Hoca efendi gelebilirse O’na…
Gelemeyip bir manisi çıkarsa, cemaatlerin gülü bülbülü Cüppeliye açtırır…
Balans ayarı, konjonktür meselesi; işte bu kadar!

Dolayısıyla devir devran kumpasçılarındır.
Bakın bana, elli yıllık iflâh olmaz solcuya?
İktidara, AKP’lilere kızıp tarikatçı olduk…
Hem de nur saçanından!
Bu sebeptendir ki dünya devi CNN bile olsanız, eğilip bükülürsünüz!
Boş verin tenkiti, çamur atmayı…
Vergi rekortmenliği de hikâye…
Doğru yoldadır Aydın abim, her aydın O'nun yolunda olmalıdır…
Yakındır kurtuluş, kerem gibi yanmaya da gerek yok…
Yeter ki övün çalış; CNN’e, Celâleddin’e, cemaatlere, Pensilvanyalı’ya güven!
Macit CÜNÜNOĞLU
10/06/2014 06:44

Her yer Paralel, her yer Kumpas!

A+
A-
“Şeyh uçmaz mürit uçurur!” derler ya, ne kadar doğru.
Devletin kanallarından ikrah geldi, cemaatinkiler malûm…
Her dakka belgesel de izlenmiyor, zaten oldum olası yabandaki
kanlı mücadeleyi içim almıyor…
Belki biraz tarih, o da Amerikalı’nın, İngiliz’in tekelinde!
Lâkin insan soyunun içindeki sapkın yaratıkları gördükten sonra,
kurban olayım hayvanlar âlemindeki ekmek kavgasına…
Karnı doyan hakka şükredip kenara çekiliyor…
Ya insan?
Âdeta eşi benzeri olmayan zalim…
Önce stok yapıyor, tatmin olmuyor bi daha…
Ta ki bitmez tükenmez arzularına ulaşıncaya kadar!

Üzerinde asıl durmak istediğim tarikatlar…
CNN izliyorum, uzun zamandır kirli sakallı bir genç program yapıyor…
Üslubu yumuşak, ağzından bal damlıyor…
Konuklarını genellikle dinsel çevrelerden seçiyor…
Ya hacı hoca molla, ya da badem bıyıklı akademisyenler!
Dertleri ise tasavvufu (sûfilik) yüceltip bilinçleri ince ince oymak.
Bu bağlamda Mevlâna başköşeye oturuyor…
Ondan sonrasını tahmin edersiniz…
Şeyhimiz öyle bir uçuruluyor ki, sanırsınız geri tepmesiz top…
Tutabilene aşk olsun!

Ayrıca cemaatlere bir övgüler bir övgüler…
Haber kanalı CNN mi izliyorum, yoksa paralel kenardan yayın mı?
İster istemez şüpheye düşüyor insan; yoksa Aydın Doğan da mı teşkilattan?
Bu ülkede “olmaz olmaz”…
Aklıma “17 Aralık”, “Darbe”, “Süper Zekeriya”, “Tayyip’in gardı” geliyor…
Hımmm!
Neden olmasın?

Çaktırmadan kendimi de test ediyorum…
Ki çıkan sonuç; antitayyipçilik uğruna girmediğim kılık kalmamış!
Meselâ “yetmez ama evetçi” tayfadan sarfınazar edenlerin kervanına katıldım…
Sonra liberal demokratlara sıcak bakmaya başladım…
Daha sonra bilumum Ulusalcı, Kemalist, Atatürkçü, Milliyetçi, Türkçü, Kürtçü,
Mezhepçi zevata karşı dayanılmaz sempatiler geliştirdim…
Daha daha sonra sosyal demokrat, sosyalist, komünist dindarları, hatta en koyu
şeriatçıları anlamaya çalıştım…
Enternasyonal düzeyde de Esedçi, Sisici, Nuri Kamil Muhammed Hasan el-Malikici oldum…
En son da hidayete erip Fethullah Hoca Efendi Hazretleri’ne (tanrıma binlerce şükür)
biat ettim ki, şimdilik son durağım, gerisi Allah kerim!

Evet, tüm bu hakikatleri itiraf ettikten sonra, düşündüm taşındım;
aydın görünümlü Doğan “saf değiştirse n’olur, değiştirmese n’olur” yargısına vardım.
Ayrıca muhterem, Mecidiyeköy’deki “Trump Tavırs” iş merkezini kiminle açtı?
Kanlı bıçaklı Sultanımızla değil mi?
Bu dünyada mühim olan menfaat…
Yaptırır en babasından bir cami de Kelkit’e…
Hoca efendi gelebilirse O’na…
Gelemeyip bir manisi çıkarsa, cemaatlerin gülü bülbülü Cüppeliye açtırır…
Balans ayarı, konjonktür meselesi; işte bu kadar!

Dolayısıyla devir devran kumpasçılarındır.
Bakın bana, elli yıllık iflâh olmaz solcuya?
İktidara, AKP’lilere kızıp tarikatçı olduk…
Hem de nur saçanından!
Bu sebeptendir ki dünya devi CNN bile olsanız, eğilip bükülürsünüz!
Boş verin tenkiti, çamur atmayı…
Vergi rekortmenliği de hikâye…
Doğru yoldadır Aydın abim, her aydın O'nun yolunda olmalıdır…
Yakındır kurtuluş, kerem gibi yanmaya da gerek yok…
Yeter ki övün çalış; CNN’e, Celâleddin’e, cemaatlere, Pensilvanyalı’ya güven!

09 Haziran 2014

Kitapsız Dünya!

Macit CÜNÜNOĞLU
09/06/2014 06:38

A+
A-
Geçenlerde değerli bir büyüğüm bir kitap tavsiye etti…
Adı: “İnancın sonu”, yazarı: Sam Harris.
Ünlü profesör Richard Dawkins’in övgüyle söz ettiği düşünür.
Kitap 2014 Ocak ayında piyasaya sürülmüş…
Derhal Kadıköy’deki kitapçılara uğradım…
“İmge”, “Alkım”, “Mephisto” ve “Nezih”…
Bilgisayarlardan arandı tarandı, kayıt yok…
Ayrıca böyle bir kitabın varlığından da hiç kimsenin haberi yok.
Şaştım kaldım!

Bu arada kitabı ararken fark ettim…
Milyonlarca kişinin gelip geçtiği Kadıköy’de sahafları saymazsak
dördü dışında kitapçı kalmamış…
Ne kadar üzücü, zaten ülkemizin düştüğü hâllere bakınca olağan netice!
Ancak yılmadım, yayınevine (Kuzey Yayınları) durum hakkında mesaj çektim…
Anında yetkiliden cevap geldi, diyor ki,

“Haber verdiğiniz için teşekkür ederim, mailinizi dağıtıcımıza da gönderdim.
Kitabı D&R ve Migroslara da dağıtmışlardı. Eğer henüz almadıysanız oralarda bulabilirsiniz.”


Olacak iş mi, hele benim gibi AVM karşıtına…
Bir de kalk, o merkezlere yönelt…
Valla ağırıma gitti…
Nasıl ki “sinema” sinemada, “dansöz” çadırda seyredilir…
Aynı şekilde “helva” helvacıdan, “kitap” kitapçıdan alınır!
Ne işim var benim Migroslarda, alışveriş dünyalarında…
İstemem, ayrıca prensip meselesi, o kadar!
Aslında patates, soğanla kitabın yan yana durması, aman tanrım, ne fecii…
Tek kelimeyle saygısızlık, biri beyinsel diğeri midevî…
Sonuç itibariyle bakış açısı, tercih meselesi!

Fakat yaşadıklarımdan sonra kitabın sonunun iyi olmadığını düşündüm…
Hatta Tayyip paçayı kurtarır (elbette sandıkta), ancak kitap?
Maalesef cüzzamlı hasta gibi inim inim inleyerek yok olur gider!
Emin olun tespitlerim şaka değil, internet muhalifi de hiç olmadım…
Eeee, yine de kitap denilen kutsal kaynağın kuruyacağına inanıyorum.

“Bu ne karamsarlık?” diyebilirsiniz…
Haklısınız, lâkin matbuat âleminin hâl ve gidişine bakıyorum…
Popüler üç beş yazardan öteye geçmiyor…
Onlar da yayıncı tekellerin gazı, pazarlama ustalıklarıyla…
Erkeklerden Ahmet (Ümit), Yılmaz (Özdil), Zülfü (Livaneli)…
Kadınlardan Ayşe (Kulin), İnci (Aral), Elif (Şafak)…
Gerisi de raflardaki dolgu maddesi!
Var mı itirazı olan?

Haaa, yabancılardan Dan Brown var ki…
O’nu katmıyorum, Amerikalı fırlama, girmiş İsa’nın donuna…
Malzemeyi evirip çevirip Papa’ya nazire yaparcasına Vatikan’dan rol çalıyor…
Zaten yeryüzünde en çok basılan İncil…
İkincisi itin yazdığı Kavgam, üçüncüsü Heri Potır mı ne…
Dördüncü de Dan’ınki, yani şifrelerin peşinden koşan adamınki!

Bu arada Sultanımızın, Hariciye nazırımızın üstün gayretleri ve
hizmetleri neticesinde Kur’an da ilk beşin içinde…
Ne mutlu bizlere, hissettiklerimiz asr-ı saadet kabilinde!
Fakat kim ne derse desin, ilk beşe rağmen dünya genelinde kitap
agonide (can çekişme odası)…
Belki son nefesini vermeyecek ama alçak sürünmeyle hayatını idame ettirecek…
Ki insanoğlu tümden unutmayıp evlerin duvarında bez torbada saklasın…
Kutsanmış eşya niyetine…
Öyleyse hep birlikte okuyalım “El Fatiha"...
Kitapsız dünya aşkına, mağfiret günlerinin yaklaşması hesabıyla!

08 Haziran 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
08/06/2014 11:50

Kasımpaşa'dan Gazali'ye...

A+
A-

Şu veya bu nedenle insan aklını kiraya vermesin, sonuçları gerçekten düşündürücü.
Dün Kasımpaşa’daydım, gençlik yıllarında kısa süreliğine ikâmet ettiğim semt.
Tayyip Bey’le de Kulaksız’dan komşuymuşum, yeni öğrendim…
Hiç değişmemiş mahalle, yetmişli yıllarda neyse şimdi de o.
Kahveler bıraktığım gibi, Karadenizliler iş başında…
Vuruyorlar kâğıdın gözüne gözüne.
Lâf aramızda, Hoşgin’i, Anastra’yı da bir özlemişim ki!
Sultanımızın doğduğu evi de gördüm, caminin hemen yanında…
Tabii camiye de girdim, bahçesinde Osmanlının değerli büyükleri yatıyor…
Ayrıca Süleymancıların karargâhı…
Kursları var, genç nesillere ilim irfan öğretiyorlar!
Tuvaletleri parasız ve temiz…
Ve faydalı, demek ki her koşulda eğitim sürüyor.
Bir tabela asmışlar görünür yere, üzerinde:

“AYAKTA BEVL ETMEK TIB DA PROSTAT KABİRDE AZAP YAPAR”  yazıyor!

Hani derler ya; “ilim helada da olsa öğren”, yeter ki siz istek duyun, niyet edin!
İşte, tam da bu sırada, yani hacet giderirken İmam Gazali geldi aklıma…
Kasımpaşalı hemşerimin yere göğe sığdıramadığı…
Dindar geçinenlerin âdeta ilâhlaştırıp kutsadığı büyük İslâm âlimi…
Ki bu şahıs Batı felsefesini külliyen reddetmiş, cihat açmıştır…
Ve çağdaşı Îbn-i Sina başta olmak üzere Farabilere, İbn-i Haldunlara kan kusturmuştur…
Çünkü aklı yok sayıp dogmaları savunan Eşariye akımının yılmaz temsilcisidir…
Oysa Mutezileciler dinsel kavramaları mantık süzgecinden geçirip yeniden yorumlamış ve
bilimde, felsefede, tıb da büyük ilerlemeler kaydetmişlerdir.

Gel gör ki üstadımız öyle bir kitap kaleme almış ki…
Madem söz kuburdan açıldı, insanın nasıl s…cağına dahi karışır olmuş!
İşte ispatı, muhteşem eserin adı: Kimya-yı Saadet, Bedir Yayınları-1979
Cilt I, 91, 92 sayfalara noktasına virgülüne dokunmadan birlikte göz atalım...

“Müslüman kişi abdest yapacağı zaman mümkünse bir duvarın, yüksek bir yerin
arkasına gitmelidir. Oturmadan (önce) avret yerini açmamalıdır. Yüzünü güneşe ve
aya dönmemelidir. Kıbleye arkasını çevirmemeli, yüzü de kıbleye gelmemelidir.
Ancak bir binada olursa caizdir. Fakat en iyisi kıbleyi sola veya sağ tarafa almaktır…
Durgun suya su dökmemelidir. Meyve ağacının altında abdest bozmamalıdır…
Otururken sol ayağına dayanmalıdır… Helaya girerken sol ayakla, çıkarken sağ
ayakla başlamalıdır.
Üzerine Allahu Teala’nın ismi yazılı hiçbir şeyi açıkta bulundurmamalıdır.
Başı açık helaya girmemelidir. Helaya girerken şu duayı okumalıdır:
‘Maddi ve manevi pisliklerden ve şeytandan Allah’a sığınırım.’…
Çıkarken de: ‘Yarayışlı maddeleri alıkoyup yaramayanları benden uzaklaştırmak
lütfunu bahşeden Allah’a hamd ederim’
demelidir.
Temizlenme işine gelince üç kerpiç parçasını yahut düzeltilmiş üç taşı büyük
abdestten önce alır. Kaza-yı hacet bitince, sol eliyle alır ve necaset (pislik)
olmayan yerden başlayıp necaset bulunan yere sürer ve orada döndürür ve
necaseti bulaştırmadan kaldırır. Böylece üçtaşı kullanır. Eğer temizlenmezse
iki taş daha kullanır. Böylece (kullandığı taşların sayısının) tek olmasına
dikkat eder. Sonra düz bir taşı sağ eline alır, zekerini sol eliyle tutar, o taş
üzerine üç defa sürer. Yahut da duvarda üç ayrı yere sürer. Sol eli hareket eder,
sağ eli değil. Fakat en iyisi taştan sonra su ile yıkanmaktır.
Suyu kullanmak istediği zaman… Sağ eliyle su döker, sol avucu ile temizler.
Hiç necaset kalmadığını anlayıncaya kadar devam eder…
Bunun gibi istibrada da (yani işedikten sonra temizlenirken de) elini üç defa
zekerin altına koyup sallar ve üç adım yürür, üç defa öksürür.
Bundan daha fazla kendine eziyet vermemelidir. Yoksa şüpheye, vesveseye düşer.
Bunları yapar ve bundan sonra her zaman istincayı müteakip üzerinde bir yaşlık
olduğunu zannederse, donuna su serpsin ve yaşlık bu sudandır desin.
Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem) vesvese edenler için
böyle buyurmuştur. İstincayı bitirince elini duvara yahut toprağa sürer,
sonra yıkar. Böylece hiç koku kalmaz. İstinca zamanında, ‘Allah’ım kalbimi
nifaktan temizle, fercimi fuhuştan koru’
der.”


Evet, vaziyet bu…
İmam efendiyi ister dinler, ister dinlemezsiniz…
Bana gelince, ben zaten yıllardır sıkı bir takipçisiyim…
Ayrıca Amasya’nın dağlarında birinci sınıf WC vardı da biz mi kullanmadık!
Sağolsun taşlar, bir de incir yaprağı, selpak niyetine…

Hayırlı pazarlar efendim…
Bu güzelim tatil gününüzü istemeden de olsa (mevzuu icabı) pislettiğim için özür dilerim.
Yalnız benim günâhım yok, her şeyin müsebbibi O…
Hani şu Kasımpa..lı var ya…
Gazali’nin kulu, kölesi…
Yine de insan aklını kiraya vermemeli, daima Güneş’e bakmalı, ışığa aydınlığa…
İşte o zaman doğruyu, aklın yolunu bulur.

07 Haziran 2014

Macit CÜNÜNOĞLU
07/06/2014 05:59

Sanal aforizmalar!

A+
A-
“Facebook, Twitter, YouTube” gündelik hayatımızda yer alan
sosyal paylaşım siteleri…
Milyarlarla ifade edilen kullanıcısı var…
Ya tıklanma oranları?
Herhalde akla zarar sonuçlar çıkar!

Üzerinde durmak istediğim asıl konu, sanal da olsa yaşlı genç, çoluk çocuk
gözetmeden insanlığın gündemine oturmuş olması…
Âdeta tek iletişim aracı, telefon-telgraf-mektup-fax veya cafe-bar-kahvehane-kumarhane…
Bir adım ötesi de çöpçatanlık platformu!
Ayrıca sanatsal özelliklerini de göz ardı etmemek gerek…
Milyonlarca resim-heykel-fotoğraf-müzik derken her alanda, ama her alanda
görsel şölen, ayrıca dünyaya açılan billboard…
Nerde ne var, ne zaman, tüm bunlar az şey mi?

Yine de edep, adap kurallarının işlemediği mekânlar…
Hele densizlik, vazgeçtim dilimizin doğru kullanımından…
“Saygı” kavramının sıfırlandığı sataşmalar, saldırılar, ağır hakaretler…
Okuduklarımız, gördüklerimiz karşısında insan insanlığından utanıyor!
Ancak özgürlük meselesi var ya…
Saydır saydırabildiğin kadar!
Nasıl olsa müeyyidesi yok, hatta usturuplu küfürler kullanırsanız beğeneni çok!

Aynı zamanda eşi benzeri olmayan siyasî arena.
Geçenlerde ünlü bir politikacının sayfası dikkatimi çekti…
625 takipçisi 4694 arkadaşı var, statüko pazarlama uzmanı…
Hâlâ aktif, 38 model, sıfır gibi, çizik yok…
Kapalı garaj arabasını aratmayacak türden.
Antalya güneşi, Akdeniz’in vazgeçilmez yüzücüsü, atleti…
Daima bir numara, yataktan düşse de sarsılmayan er kişi…
Âdeta yaşayan efsane, en son eski milletvekili Enis Tütüncü’nün köşesinde görüldü…
Bir anı, yıllar öncesinden…
Arabesk demokrasinin mucidi Demirel hazretleri kendisine hayranmış…
Ne mutlu O’na, gerçekten müthiş referans!
Ayrıca bu şeref her kula nasip olmaz, düşünsenize hacıyatmaz efendimizin
desteğini, Kızıldeniz engel olsa yarılır, Çankaya’nın yolu açılır…
Helâl, asırlık lidere (CHP hariç) her makam yakışır!

Yine de sosyal medyayı tüm olumsuzluklarına rağmen seviyorum…
Nasıl sevilmesin ki…
Derdini ummana değil Face’e anlat…
Sevgilinle kavga mı ettin, boş ver falcıyı, Twitter’a dök…
Bu arada bunaldın, ferahlamak istiyorsun…
Patlat YouTube’tan iki şarkı…
Rast mı istersin, Mozzart mı?
Çare olur ülserine, lumbagona, siyatiğine…
Mübarekler site değil Lokman Hekim…
Hatta reçete yazanı, cinsel hayatı düzenleyeni var…
Tedaviler de Mazhar Osman’dan etkili, ilaçlar Tahtakale’den ucuz!

Demem o ki, sanal dünya harika!
Öyleyse uzanalım direkler arasına, ölümsüz kantolara…
Gelen şarkı sizlerin olsun…
Hayatınız hoş, kalbiniz neşe dolsun…
Haydeee…

“Ben kalender meşrebim güzel çirkin aramam
Gönlüme bir eğlence isterim olsun
Dideleri şahbaz gerdanı beyaz
Biraz da nazlı olsun…”

06 Haziran 2014


YAĞMURLA GELEN...

Ne zaman yağmur yağsa
Emek sineması gelir aklıma.
Gençlik yılları
Tiyatronun altın devirleri.
Şili’de kanlı faşizm işbaşında
Amerikan şirketi ITT arkasında.
İlk kurban Allende
Seçilmiş başkan...

Halkı için göğsünü siper eden
Neruda’nın dostu
Toplumculuğun bayrağını kapitalizmin burçlarına diken…
Ama heyhat!

Önce kamyoncular ayaklandı
Peşinden tencere tavalı kadınlar
Tekellerin tuzağına düştüler
Ve yürüdüler
Hep beraber yürüdüler
Faşizmin kanlı kollarına!

Şişli’de bir salon
Tıka basa
Sahnede Genco ve arkadaşları
Oynamıyorlar
Âdeta yaşıyorlar “Şili’de av”ı…
Eser Orhan Asena
Sene bin dokuz yüz yetmiş üç
Yağmur yağıyor dışarda
Perde kapanınca
Ayaklanıyor seyirci
Yumruklar havada
Haykırıyorlar
“Kahrolsun Faşizm”

Ve ben yağmurlu havaları çok severim
Emek sineması gelir aklıma
Beyaz perdede “Spartaküs”
Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan kahraman
Direnişin, isyanın sembolü
Adam gibi yenilen adam
Ağlarım kavgama
Gönlüm kırık, yüreğim yorgun
Sömürüye, tüketime teslim olan insanlığın hâlini gördükçe
Düşer başım
Derin bir iç çekiş
Yalnızlığıma küfrü basarım!

.
Macit CÜNÜNOĞLU
06/06/2014 06:55

Yalanınız batsın e mi?

A+
A-
BM kaynaklarına göre Dünya’da yedi buçuk milyar insan yaşıyormuş…
Eğer nefes alıp vermeye yaşamak denirse!
Hadi bol keseden atıp beşte biri mutlu diyelim, iç güveyisinden hallice…
Ya gerisi, tutunmaya çalışanı, sürüneni…
“Olmaz olsun böyle hayat” deyip tanrıya isyan edeni?
Orta karar vicdan sahibiyseniz zordur insanın düştüğü zavallı hallere dayanmak…
Hem de çok, uykunuz kaçar, yüreğiniz derinden sızlar.

Bakmayın siyasetçilerin meydan palavralarına…
Neymiş efendim; “Yaratılanı yaratandan ötürü severler(miş)”…
“Yalanınız batsın e mi”, oy için kırk takla atan madrabazlar!
Sevgi kim, siz kim?
Varsa yoksa derdiniz kutsal değerleri çıkarlarınıza bulamaç yapıp
iktidarın nimetlerinden ömür boyu faydalanmak!

Aslında bu takiyye Dünya için de geçerli…
Nerde fakirlik, fukaralık, iktidar sahiplerinin kılavuzu din, iman…
Zaten topu topu beş kıta, İngiliz hapishanesini (Avusturalya) saymayalım…
Geriye kalır dört; Asya, Afrika, Avrupa, Güney Amerika…
Sonuncusunun kuzeyini bilerek katmadım, orası cenneti âlâ!
Dersine çalışmıştır egemenler, Hindistan’da Buda pazarlanır…
Ön Asya’da ve Arap diyarlarında bizimki…
Kalanı da İsa’ya teslim olmuştur, tepe tepe kullansınlar diye!

Belalı iştir yoklukla baş etmek…
Daha doğrusu eşitliğe, paylaşıma dayalı sistem kurabilmek…
İnsanlık öylesine afyonlanmıştır ki, ne Marx’ın ne Mao’nun sözü geçer!
Zaten vakti zamanında Thomas More (1478-1535) gidişatın röntgenini çekip
o ünlü “Ütopya” eserini kaleme almıştır.
İyi de etmiş, ancak kim anlar kim dinler?
Birileri kutsal inançtan beslenir, birileri de çıkmaz sokaktan…
Aslında ikisi de aynı kapıya çıkar…
Kapitalizme…
Birinde ilk basamak kuran kursu, diğerinde parti okulu…
Her zaman umut fakirin ekmeğidir; “Ye Memed ye!”

Biliyorum, yazdıklarıma bazı dostlarım karşı çıkacaktır…
On dokuzuncu yüzyıl penceresinden hayatı yorumlamaya çalışanlar
veya Das Kapital’in dünyasından bilimsel analizler yapıp sözüm ona
ekonomi politiğin zirvesinde dolaşanlar…
Kolay iştir kör kuyularda yaşayıp basmakalıp klişelerle lâf üretmek…
Hâlbuki arada bir feyz almak, dogmalarımızdan kurtulmak için
Erich Fromm’a kulak vermek lâzım.
Öylesine değerli analizleri, eleştirileri var ki…
Hem kapitalizme hem reel sosyalizme…
Doğru insan olmanın formülünü* ezberlerimizi bozarak zihnimize nakşeder.
İsteyen anlar, istemeyen düz duvara tırmanır…
Bizlere de “hayırlı yolculuklar” demek düşer!

*Olmak, sahip olmak-Erich Fromm

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...