26 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

  Yıldızlara yolculuk

 
 

Tarihle sanatla ilgilenip de Halet Çambel’i tanımayan yoktur sanırım.
Bir süre önce eski dostumla karşılaşmıştım, ne de olsa İstanbul küçük…
Gülhane parkındaki A.H.Tanpınar kütüphanesinde.
Belki hatırlarsınız daha önce yazmıştım, mimar Melih Güneş.

Üç beş sohbetten sonra Halet Hanım’ın yanından geldiğini söyledi.
Cerrahpaşa’da yatıyormuş, yetkililer özel oda vermek istemişler…
O halkımızla kalmayı tercih etmiş.
Yaşlanmış, 1916 Berlin doğumlu, rahmetli Nail Çakırhan’ın eşi.
M.Kemal’in yakın arkadaşının kızı, arkeolog.
Eskrimci, olimpiyatlarda ülkemizi temsil eden ilk kadın sporcu, yıl: 1936

Ömrünü prehistorya ve arkeolojiye adamış.
2005 yılında Hollanda devletinin kültür ve kalkınmaya hizmet edenlere verdiği
Prens Claus ödülünün sahibi.
Uluslararası değer taşıyan bu müjde, Gül’ün kulağı kadar yer bulmamıştı basında!

En sevdiğim mekânlardır müzeler, bilhassa Antalya’daki.
Duvarlarında Halet Çambel’in kazı fotoğrafları vardır, elli yıldan fazla emeğin çabanın özeti
.
İ
nşallah kültürümüzden sorumlu bakan kafayı takmaz
…
Çü
nkü sağı solu belli olmuyor Ertuğrul’un!

Bir bakıyorsunuz CHP’yi müze yapıyor, bazen şeyhini köşeye sıkıştırıyor…
Ucube heykelde olduğu gibi, bilâhare tornistan çekip iddiasından sarfınazar ediyor.
En son bandoyu, cenaze marşını dert etmişti...
Tekbirmiş isteği, ne mutlu bize, bundan böyle mevtalarımız mehterle uğurlanacak cennete!

Evet, değerli Halet Çambel toplumsal yıldızımız, ülkesel gururumuz.
Osman Hamdi, Ekrem Akurgal’ın izindeki eşsiz insan…
Cevatların, Nazımların, Sabahattinlerin dostu
…
Ş
imdi Cerrahpaşa’da.
Merak ediyorum kaç kez çalınır kapısı bu çağ da?

Bu arada yolunuz düşerse Muğla’ya…
Akyaka’yı ıskalamayın, Gökova körfezinin sonunda.
Gezin dolaşın sessizce, fotoğraf çekin, seyredin evleri doya doya.
Çakırhan mimarisidir, Halet Çambel’in ruhu yaşar Mavi Yolculuk da Akdeniz de!


www.gazetemen.com

 

25 Ağustos 2012

Martıların kanatlarında...


 

Martıların peşinden koşmak istiyorum
Kanat çırpmak, denizle aşk yaşamak.
Özledim seni İstanbul
Mağrurluğunu, yıpranmayan asaletini.

Sendin bizi baştan çıkaran…
Öğretmenimiz, laboratuarımız, bahçemiz, ormanımızdın.
Özgürlüğü senden öğrendik, sevdayı da.

Üniversitelerinde okuduk, fabrikalarında çalıştık…
Ya mahpushanelerin; dostluğun dayanışmanın en yücesiyle tanışdık.
Selâm olsun o yıllara, bu günlerde o kadar uzak, o kadar uzak ki.

Cami avlularında, mezarlıklarında dolaşıyoruz artık
İlerledi yaşlar, tek tek göç ediyor yoldaşlar.
Anılar yüreğimizde, vedalaşıyoruz hüzünle
Gözyaşlarımız akıyor sessizce.

Özledim seni İstanbul
Tapınaklarını bedestenlerini köprü altı meyhanelerini
Cahide’yle rakı içmiştim Beyoğlu’nda.
Sonku’luktan istifa etmiş arka sokaklara sığınmıştı.
Beden yorgun, saçlar ak, hatıralar zengin.

Daha kimler kimler…
Fakat bugünlerde en çok şadırvan başında musallanın yanındayım.
Birazdan çıkacağım evden, istikâmet hünkârımızın mabedi.
Ataşehir’de, adı: Mimar Sinan

Buluşacağız Sosyalist Metin’le
Son görev, sonsuzluğa bulutlara uğurlayacağız…
Emeğin sesi onurun timsâli
Daha nicelerini yolcu ettiğimiz gibi.

Özledim seni İstanbul
Yorgunluğunu yaşlılığını hüznünü
Kendimi özlediğim kadar.

Kavuşmak umuduyla
Bekle geliyorum, aç kollarını
Her zamanki sıcaklığınla dostluğunla sar beni, al içine
Kaybet derinliklerinde
Fatiha dua da istemem
Yeter ki nemli gözlerimi kurula.

Canım İstanbul
Sığınacağım tek liman
Merhametini sevgini benden esirgeme.                

 
Macit Cününoğlu
Macit CÜNÜNOĞLU

Metin Kurt

 
 

Yeşil sahaların efsanevi sol açığı Metin Kurt ölmüş.
Görüşleriyle de siyasetin sol açığında yer alan unutulmaz kişilik.
Kamuoyu Metin’i Galatasaray’la tanıdı.
Oynadığı altı yıl boyunca eşsiz bir futbol sergiledi.

Yalnız sporculuğuyla değil solcu olarak da ünlendi.
O nedenledir ki GS yönetimi tarafından aforoz edilip takımdan uzaklaştırıldı.
Aslında eski köye yeni adet getirmiş, davranışıylarıyla arı kovanına çomak sokmuştu.
Yeşil sahaları “Arena”ya, futbolcuları “Gladyatör”e benzetiyordu.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi haktan, hukuktan, örgütlenmekten, sendikadan söz ediyordu.

Olacak iş mi, hele o devirlerde, 70’lerde!
Ayrıca şimdi bile düşünen sporcuya sıcak bakılmıyor, bir de sınıfsal mücadele…
Üstelik 21.yüzyılda, ileri demokrasi koşullarında!

Sol açık Metin verdiği emek kavgasının yanı sıra yazıyordu da, yazardı.
Dönemin Politika gazetesinin spor sayfasındaki köşesinden güçlü mesajlar veriyordu.
Dürüstlük şiarı yaşam biçimiydi, kendinden sonra gelen kuşaklara rol modeliydi.
Benzemiyordu ağabeylerine, şöhretli kadınların mankenlerin peşinden koşmuyordu.
Gazinoda barda pavyonda hayatını tüketmiyordu.
Yakışıklıydı, ancak film çevirmiyordu!

Evet, Metin Kurt bir efsaneydi.
Duruşu tavrıyla, futbolu, hayatı kavrayışıyla gerçek bir aydındı.
Muhalifti düzene, top peşinde koşan yoksul halk çocuklarını bilinçlendirmek istiyordu.
Sendika kurmaktı derdi, başardı da…
Fakat üye bulması öylesine zordu ki!

Bir tarafta milyonlarca dolar…
Son model arabalar, katlar, yalılar, eskort kızlar…
Sistem Reina’dan, Arena’dan hayâl pompalıyor…
Hâl böyleyken Metin Kurt patentli sendikada ne işi vardı futbolcunun?

Çünkü çağımız kapitalizm.
Tuttuğunu altın düşmanını rezil eder.
Amacı spor değil, pazarlamak, show yapmak, fanatizmi körüklemek.
Şikeler iddialar bahisler üzerinden birilerine köşe döndürmek.

Endüstri 500 milyar dolarlık.
Dile kolay, biraz zorlasa dünya silah ticaretini yakalayacak.
90 milyon avro Messi, 75 milyon Ronaldo, 60 milyon dolar Beckham…
Bakar mısınız paraya?

Çok bekledim olimpiyatlarda…
Bir şampiyon çıksın da; “Nereye gidiyor dünya?” desin.
Küresel ısınma, açlık, sefalet, susuzluk, savaşlar, göçler vs.
Hepsi madalya ısırmakla meşgul!

Metin gibiler çağımıza bir daha gelir mi?
Şan şöhret parayı elinin tersiyle iten, jübile yapmayı reddeden…
Sınıfı için mücadele eden, dönen kirli çarklara yem olmayan…
Sahalardaki terin değerini bilen…
Sömürülmemesi için kavga veren…
İşte böyle bir adam…
Adı: Metin Kurt…
Ne dersiniz çıkar mı o’nun gibi emekten yana olan?

Nurlar içinde yat, unutmayacağız, özleyeceğiz seni yalnız insan!


www.gazetemen.com
 

24 Ağustos 2012




Metin Kurt

Futbol emekçisiydi “Sol açık”…
İşini iyi yapan.
Davası insancıldı…
Düşüncesi soldan.

Galatasaraylıydı…
Henüz keşfedilmemişti Pensilvanyalı…
Ahlâklar düzgün, ruhlar amatör, renkler üstün.

Işıktı güneşti Metin…
Duruşu sağlam, idealleri yüce.
İlk kez ofsayta düştü kalbi...

Dayanamadı rezil dünyaya…
Güle güle onurlu İNSAN.

 
 
Macit CÜNÜNOĞLU

   Mars-Merak-Memed!

 
 

Müjdeler olsun; Merak yürüdü.

*“Ayrıca Curiosity (Merak) isimli uzay aracının başarılı bir biçimde Mars’a
indirilmesinin üzerinden henüz iki hafta geçmişken, NASA ikinci projeye yeşil ışık yaktı.
Jet Tahriki Laboratuarı’nda çalışan mühendis ve bilim insanlarının InSight adını
verdikleri bu projeyle, Mars’ın alt katmanlarının incelenmesi hedefleniyor.

Sismik tetkikler kullanılan iç keşif anlamına gelen ‘Interior Exploration using Seismic Investigations’ın
kısaltması olan InSight sayesinde Mars, Dünya ve diğer gezegenlerin,Güneş Sistemi’nin
ilk günlerinde nasıl meydana geldiğinin anlaşılması amaçlanıyor.

Proje için yollanacak keşif aracının 2016’da fırlatılması ve Mars’a bundan
altı ay sonra varması plânlanıyor
.
Kızıl Gezegen
’de 720 gün araştırma yapması öngörülen araç,
tıpkı bir doktorun hastasını muayene ettiği gibi, gezegenin nabzını sayacak,
reflekslerini kontrol edecek ve ateşini ölçecek, sismik aktiviteleri not edecek
.”

Lâf lâfı, konu konuyu açıyor…
Bugün okudum basından; kanser ilaçları ülkemizde karaborsaya düşmüş.
Sağlık olsun, bombayla mayınla kestirmeden insan öldürüldüğü topraklarda
ne önemi var hastalığın kanserin.

Yine de türümüzün keşif duygusu hoşuma gidiyor…
Düşünsenize, dördüncü gezegende, en yakın komşudayız.
Merak bugün Mars’ta yürüdü; iki adım ileri bir adım geri, meraklı gözlerle.
Müthiş adrenalin, yerimizde duramıyoruz heyecandan!

Aslında astronomiye merakım okul yıllarından başladı…
İyi saatte olsunlar fizik hocamız vardı; Öküz Halil.
Faşistin allahı, ideolojisi uğruna genç bedenleri dövmekten zevk alırdı.
Ders mi yapıyor Nazizm propagandası mı, belli değil…
Sepetli motosikleti Almanlarınkine benzerdi...
Yaptığı zülüm dillere destan olmuş ülke çapına yayılmıştı.
Öldüyse nurlar içinde yatmasın, yüce mevlâya iadeli taahütlü havale.

Her neyse, uzay bilimi derin mevzuu.
Heronumuz Predatörümüz var, sınır boylarımız dâhil dört bir yanı gözleriz…
Lâkin yakalayamayız kalleş düşmanı.
Üstelik kadim dostumuzdur Amerika, dünya efendisi…
İçerde; no-problem…
Hükümet-Ordu-Mit el ele…
Yıllardır özlenen tablo!

RTE’ye göre; ülkenin hakimi millî irade…
Kürtlerin en az yarısı AKP…
KCK derdest edilmiş, Ergenekoncular havlu atmış…
Güllük gülistanlık aziz vatan!
Gene şikâyet eder durur recepsever medya!

Sizi bilmem ama anlamakta zorluk çekiyorum…
Madem ileri demokraside yaşıyoruz, ulusal gelirimiz 10 bin doların üstü…
Suriye derseniz 82’inci il, düştü düşecek…
Barzani valimiz, atamışız Kuzey Irak’a…
Her ne kadar vize vermediyse Devlet’e (Bahçeli)…
Açık etmeyelim, sarayın bilgisi dâhilinde…
Ayrıca ne işi var namazda?
Cami mi tükendi memlekette?
Yok öyle ucuz showlar…
Yaparsa hünkârımız yapar!

Ancak sıkıldım bıktım, gördüklerimden yaşadıklarımdan duyduklarımdan…
Hele ölümler yok mu, dayanılır gibi değil.
Pusuya tuzağa mayına dayalı hainlikler…
Lânet olsun insan bedeni kan üzerinden hesap yapanlara.

Son söz: Kötü yönetiliyoruz kötü, hiç olmadığı kadar…
Mars’ta geziniyor dostumuz, Arap çöllerine sürükleniyor ülkemiz…
Nasıl olsa Mehmetçik/Memed bol…
Bedelli askerlikten mahrum yoksullar ordusu...
Lânet olsun böyle nizâma böyle anlayışa böyle iktidara!

*Hürriyet-Planet

www.gazetemen.com
 

23 Ağustos 2012

Hüzünlü ziyaret!

Macit CÜNÜNOĞLU




Uzun zamandır Karacaahmet mezarlığına uğramamıştım…
Anacığım orda yatar…
Geride bıraktığımız bayramın birinci günü…
İki lak lak ederiz, hâl hatır sorarız düşüncesiyle kalktım gittim.

O ne?
Gördüğüm manzara karşısında şaşkınlığa düştüm!
Çünkü kalabalıktan mezarlığa girmek mümkün değil.
Ayrıca kırk yıldır İstanbul’da yaşarım böylesine ilk kez şahit oluyorum.

Yanaştım görevliye, usulca sordum;
“Hayırdır, ünlü birinin cenaze töreni mi var?”
Olur ya, padişahımızın anacığının gömü işleminde başta Kadıköy, İstanbul trafiği felç olmuştu!
“Yok” dedi, “Uzun zamandır böyle”…
“Nasıl yani?”
“Türbeler çoğaldı, doğal olarak ziyaretçilerde.”

O an çaktım vaziyeti, derin düşüncelere dalıp kalabalığa karıştım.
Evet, son on yıldır tarikatların cemaatlerin altın çağı…
Süleymancısından Nurcusuna, Fethullahçısından Nakşisine.
Cüppeli’yi saymıyorum, o başlı başına bir fenomen, şirinlik abidesi!
Ayrıca dindarlığa meyledecek olsam kesin Cüppeli’nin müridi olurum ki…
Adama karşı özel bir sempatim var, bilhassa hapse düştükten sonra sevgim iki kat arttı!

Neyse, Allah razı olsun Flash Tv’den…
Yaptıkları yayınlarla Ramazan boyunca Hoca’nın eksikliğini hissettirmediler.
Naçiz bedeni Metris’te, iki dünyaya ait eşsiz görüşleri bizimleydi!

Ne diyorduk?
Karacaahmet’te gördüğüm mahşeri kalabalık…
Efendim derya deniz İstanbul’da gömülecek toprak kalmadı.
En popüleri Eyüp, Zincirlikuyu, Edirnekapı, Topkapı…
Bu yakada Karacaahmet.
Zaten çoğuna transfer yok, kapalı gişe!

Rahmetli Özal’ın anası türden olanlar için fark etmez…
Osmanlı camilerinin bahçeleri emre amade!
Dolayısıyla tarikat, cemaat şeyhlerinin itibar ettikleri mekândır Karacaahmet.
Eh, parada bol, deve yüküyle…
Anında yapılır bir türbe…
Gelsin müritler turlar, cennetin pasaportu dağıtılır kabirlerde!

Lâfı uzatmayayım, geldim anamın mezarına…
Adettendir, kaydettiğim Yasin-î şerif’i naklettim ‘Ay-Fon’dan…
Bir iki muhabbet, torundan haberler derken…
Anacığıma komşu gelmiş memleketten…
Kim mi?

Aceleye etmeyin, söyleyeceğim…
Öncelikle mezarın mimarisini anlatayım…
Farklı, bu yaşıma kadar gördüğüm tüm mezarlardan farklı…
Ki bu tespitime Hırant’ınki’de dahil.
Belki birazcık Nazım esintisi…
Her ne kadar görmemiş olsam da fotoğraflardan biliriz şairimizin mezarını.
Yalnız ustalıkla yapılmış belli.
Tam annemin yanı başı…
Hemşerim, arkadaşım, okuldaşım, yoldaşım…
Adı: Şeref AYDIN, nam-ı diğer emekçi dostu “Şeref Hoca”…

Epeydir görmemiştim…
Uzun yıllar mahpus yattığını biliyordum, rahatsızlığını, yurtdışına çıkışını…
Dönüşte uğramıştı yanıma, ayaküstü sohbet etmiştik…
Vakti yoktu, amansız hastalığın çaresizliği omuzlarına çökmüştü.

2006’da öldüğünü dostlardan işittim…
Radikal solcu gazeteler yazmış, çok sonraları internetçi olunca detayları gördüm.
Fakat Karacaahmet sonsuzluğuna taşındığını bayramın birinci günü öğrendim…
Onun da mezarının başına geçtim…
Eski alışkanlığımızdır, yumruk havada bir dakika saygı duruşunda bulundum…
Peşinden hafızamda yer etmiş Nazım şiirleri okudum…

Tam ayrılırken de nasihat ettim yoldaşıma;
“Canım Hocam”, “Bırak artık örgütlenme işlerini, burda bari rahat et”
“Görmüyor musun uğruna mücadele ettiklerini?”
“Kamyonla-Traktörle oy taşıyorlar iktidara”
“Ah ahhh Şerefim, görmüyor musun Karacaahmet’i, sınıfımızla dolu”
“Takılmışlar hacı hoca peşine, türbelerden mucize bekliyorlar”...
“O nedenle yalvarırım, yat yattığın yerde”
“Anam iyi tarihçidir”
“Boş verin geleceği, bol bol kaynatın geçmişten, memleketten!”.
Daha sık uğrayacağıma söz verdim.
Ne zaman iktidar düşerse (mümkün değil ama), müjdelerle gideceğim o zaman
Son olarak; “Sevgiyle Anacığım, değerli Şeref Hocam… Sağlıcakla kalın” dedim…
Ve hüzünle kalabalığa karıştım.

www.gazetemen.com

21 Ağustos 2012

Ağustos sıcağında...

.

1939 Ağustos’undan durduk yere söz etmek ne kadar anlamlı?
Ancak fi tarihinden Sümerlerden bahsetmiyoruz, şunun şurasında 73 yıllık hikâye!
Aşağılık Hitler’in iktidarı sağlamlaşmış…
Leblebi çekirdek niyetine Avusturya, Çekoslovakya’yı yutmuş…
Gözünü dikmiş Polonya’ya!

Lâkin bahane lâzım, niyet kötü…
Aynen kurtla kuzu misâli.
Açıyor tezgâhı, proje Himmler’in…
Sınır boyu; Naziler Polonyalı asker kılığında…
SS soyundan, basıyorlar ülkesinin gümrük binasını peşinden radyo istasyonunu…
Dokuz ölü, figüranlar toplama kampından, zehirlenmiş Yahudiler!

“Almanlar katledildi” yalanıyla rezilce cesetler sergileniyor Dünya’da…
Coşuyor Hitler, aşağılanıyor günâhsız komşu.
Şartlar olgunlaşmış…
Çalınıyor savaş tamtamları.
Ordular ilk hedefiniz Polonya…
Tarih:1 Eylül 1939
Başlıyor insanlığın gördüğü en kanlı savaş.
Ve geride kalan: 50 milyon ölü, milyonlarca sakat!

O nedenledir ki 365 gün içerisinde “1 Mayıs” ile “1 Eylül”ü çok severim…
İkisi de bayramdır, birincisi emeğin ikincisi barışın.
Emekle barış ne çok yakışır…
Havadır, sudur, ekmektir, insanlıktır, onurdur.

Antep’i düşünüyorum şimdi…
Yanarak, parçalanarak toprağa düşen dokuz can…
Uluslararası kanlı senaryoların bir parçası mı?
Cami duvarına işemeyeceğine göre Esad…
Meselâ “özgürlük” müptelâsı gûruhların marifeti mi?
Neden olmasın, ortam müsait, “hava kurşun gibi ağır…”
Mezarlıklar doymuyor taze bedenlere!

Ayrıca kan üzerinden beslenen o kadar çok sırtlan var ki…
Türkiye-Suriye sınırında bombalar patlarsa kalleşce…
Sloganlarımız hazır; “En büyük Türkiye, yaşasın Padişah”…
“Şehitler ölmez, vatan bölünmez”, “Feda olsun üç-beş Memed”.
İddia ediyorum, kötü yönetiliyor Türkiye…
Hem de kısa tarihimizin göremeyeceği kadar.
Öyle bir coğrafyadayız ki, düştük belâya, dalaşmadığımız komşu kalmadı.
Körebe oynuyoruz gözümüz bağlı…
Sağımız solumuz düşman, dokunduğumuz Esad, yıkılsın karşımızdan!


Sizi bilmem ama benim tahammülüm kalmadı…
Rahmetli Menderes bile bunlar kadar Amerikalı olmadı…
Zaten o yüzden ipi boyladı…
Kurtuluşu aramıştı son zaman…
Yollara düşüp soluğu almıştı Moskova’da…
Noktayı koydu 27 Mayıs, ölüm fermanın altında Beyaz Saray’ın imzası vardı!

Evet, karanlık bir iklim…
Başta Hitler’i, alçakça oyunlarını yazdım…
21. Yüzyıldayız…
“Tarihin tekerrürü” aptallar…
Dünü sorgulamayan anlamayanlar için.
Yitirdiğimiz dokuz can’dan ders almıyorsak…
Daha çok gider; 9 değil 99, dokuz yüz doksan dokuz can…
Ankara efendilerine saygısızca arz olunur!
“Bitsin bu travmalar, barış gelsin topraklarımıza” dersek…
Sesimizi duyan var mıdır?


Macit CÜNÜNOĞLU

Macit CÜNÜNOĞLU

  Acıyla yoğrulan bayramlar!


Bayramın ruhu ülke gündemini değiştirmeye yetmiyor…
Ne siyasetin çenesi duruyor ne terör…
Her şey bildiğimiz gibi, son gaz devam.
Bazı alışkanlıklar öylesine yerleşmiş ki, üç günlük tatil bile derman olmuyor!


O nedenledir ki Antep katliamının izahı zor…
Şemdinli Dağlıca Çukurca Şırnak’ın da…
Otomatiğe bağlanmış ölüm haberleri…
Sayılar azsa hüzünlü sevinç, çoksa katmerli keder…
Fakat değişmeyen netice, periyotları belirlenmiş yıkımlar giden canlar.

Ülkenin orta yerinde alev topu, çığ gibi büyüyen…
Yetmiş bine dayanmış Suriye’den gelen…
Kritik eşik 100 bin(miş), öyle diyor İsmet Berkan…
Olgunlaşma sınırı, Esad’ın ölüm fermanı!

PKK iştahlı, dişe diş göze göz…
Vurursan vururum prensibinden hareketle barış o kadar uzak ki!
Evet, nereye gidiyor ülke?

Bazılarına göre her şey yolunda, doğru belirlendi rota…
ABD’nin çıkarları doğrultusunda bas gaza…
Ne dersiniz?
İzlenen stratejiler bu kadar basit mi?

Sınırlarımızda on binlerce insana kucak açmak…
Kaosun ateşinde debelenen Ortadoğu’ya balıklama atlamak…
Daha da önemlisi taraf olmak; Hizbullah’ın, İhvan’ın, Hamas’ın saflarında…
Karanlık ve kanlı geleceğin habercisi değil mi?

Tesadüf mü Antep?
Asker sivil çoluk çocuk fark etmez…
Çok bilinen gerçektir; “Kurşun adres sormaz”…
Çünkü mayının, bombanın mayasıdır kalleşlik!

Ağlaşalım bayramın son günü, lânetliyelim terörü…
Sekiz canı uğurlayalım gözyaşları içinde…
Kan ağlıyor komşumuz, yetmiş bin misafir…
Ordular kuralım, adı: “Özgürlük”…
Ya ülkemiz?


Alev topu duruyor orta yerinde, çığ gibi büyüyen…
Tırmanıyor milliyetçilik ırkçılık dincilik cemaatçilik…
Uygarlığın beşiği, güneşin doğduğu topraklarda kara bulutlar dolaşıyor…
Ne iktidar farkında ne muhalefet!

Kahrolası oy uğruna satılığa çıkmış memleket…
Haydarpaşa’sıyla, Galata’sıyla, Boğaz’ıyla…
22 kilometrelik metro pazarlanıyor devrim diye…
Sanırsınız asrın icadı, insanlığın kurtuluş formülü…
Utanmasalar Nobel’e aday gösterilecek!


Yapın hesabınızı bakalım…
Yerel seçimler önümüzdeki yıl…
Kapanın elinde kalacak belediyeler…
O’ndan sonra başkanlık seçimi…
Padişahın taht'a çıkma merasimi…
En son genel seçimler, ileri demokrasinin zaferi!

Ancak kan akıyor kan…
Daha çok akacak, durmayacak…
Ne kadar teşne olursanız boyunuzdan büyük işlere…
Elbet birileri çıkıp hesap soracak…

Yalnızzz…
Faturayı ödeyen yoksul halkımız olacak ki…
Dün de böyleydi bugün de….
Yarın daha beteri.
Acı ama tecrübeyle sabittir; böbürlenen padişahların sonu hüzünlüdür…
Tarih Baba’nın kitapları yazıyor…
Er geç “Barış”, “İnsanlık onuru” kazanacak.
Çağdışı krallar karanlıklarda kaybolacak!


www.gazetemen.com

20 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

    Dinozorları seviyorum!


Minâ Urgan’ı bilmeyenimiz var mı?
2000’de yitirdiğimiz profesörümüz 85 yaşındaydı.
Dünya çapında İngiliz Edebiyatı Shakespeare uzmanı.
Ancak toplumumuz “Bir Dinozor’un Anıları” kitabıyla tanıdı…
Peşinden “Bir Dinozor’un Gezileri” geldi…
Her iki kitap da satış rekorları kırıp aylarca listelerde kaldı…
Hatta bu duruma Urgan;

"Kitaplarımın nasıl bu kadar sattığını anlamadım, hâlâ da anlamıyorum.
Nasıl satar benim kitabım. O kadar aykırıyım ki bu topluma...
Çok satıyorum, çok mu bayağı yazıyorum...
Acaba yanlış bir şey mi yaptım?"
diyerek şaşkınlığını ifade etmekten geri durmadı.


Peki, ya Dinozorlar?
157 milyon yıl yeryüzünün egemeni…
65 milyon yıl önce nesli tükenen varlıklar!

Merak eder dururum…
Minâ Urgan’ın kitaplarından sonra “Dinozor” sözcüğü nasıl popüler oldu?
Yaşlılık betimlemesi mi yoksa duayenlik mi?
Ayrıca anlayamadığım…
“Dinozorluk” övgü mü küçümseme mi?

Öyle ya, hayatımızda kıdemden söz etmek gerekirse o kadar çok dinozor var ki…
Örneğin Hıfzı Topuz, ondan yaşlısı Aydın Boysan, Muazzez İlmiye, Halil İnalcık…
Ve yüzlercesi!
Yaşayan darbecileri saymıyorum… Evren’le Şahinkaya’nın Allah belâsını versin.

Asıl üzerinde durmak istediğim siyasiler, yaşayan şahsiyetler.
Örneğin Rahşan Ecevit, Öymen, Ekşi, Topuz, Sav, Baykal (kıyamadım), Keskin ve ben(!)…
Tahmin edersiniz, ismini sıralayamadığım daha niceler…
Bu kişiler dinozor mu duayen mi?

Bir de genç yaşta ölüp efsaneleşenler var ki…
O da ayrı bir durum değerlendirmesi!
Bizden Menderesler, Aydemir, Gürcan, Denizler…
Uluslararası Che, J.F.Kennedy, M.L.King, O.Palme ve diğerleri.

Toplumumuz yaşlıları geleneği sever…
Özellikle bayramlarda büyüklerin elini öpmeyi…
Bilhassa hayır dualarını almaktır emelleri…
Yalnız ne hikmetse; sıkılırlar…
Belki metal yorgunluğu…
Tuhaf bir duygu, mirâslarının hayranı bedenlerinin göç etmesini beklerler!

Yine de sevdamızdır Bernard Shaw…
98 yaşında öldü adam, internetin İrlandalısı…
O’dur sanal âlemde en çok dolaşan…
Kimse yaşına bakmaz, takmışızdır kıdemlilere...
Hâlbuki zengin tecrübelerinden faydalanmak lâzım!

Dinozorlar milyonlarca yıl önce tükendi...
Atalarımız analarımız babalarımız eşimiz dostumuz yoldaşımız ölmedi mi?
Kıymetini bilelim kalanların…
Bayramlarda ellerini öpmesek de…
N’olur çöpe atmayalım.

Yaşarken değer verelim…
Sevsek sevmesek…
Görüşlerine katılsak katılmasak da…
Saygı da kusur etmeyelim.

Ne de olsa Bit Pazarı değil siyasî arena…
Dünün, geçmişin kıymetini bilmezsek…
Çöreklenir bugünkü gibi karanlıklar!

Not: Öyle bir özlüyorum ki Minâ Urgan’ı…
Gençler ölürken yaşamaktan utanan kadını…
Irgat’ın âşık olduğu yüce değer…
Saygıyla sevgiyle.

İkinci Not: Frank Sinatra’nın ölümsüz şarkısı “My way”…
Hepimizin ortak paydası; dinozorların, duayenlerin, gençlerin…
Ne güzel…
Öyleyse yaşasın dün, bugün, yarınlar!

www.gazetemen.com

19 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

Her şeye rağmen...


Yavan bir çağda yaşıyoruz, tatsız tuzsuz zevksiz.
Ne sanat sanata benziyor ne eğlence eğlenceye.
Siyah&Beyaz yılları özler olduk, zorlasanız da renklenmiyor hayat.

Yalnızız, huzursuz tedirgin ve mutsuz.
Renkli televizyonlar, onlarca program, diziler…
Ne yaparsanız yapın içimiz kan ağlıyor, yüzümüz gülse de.

Alışkanlığımızdan olacak, başımıza taş düşse iktidardan bileceğiz ama
bu kez derdimiz RTE değil…
Amacımız yaşadığımız çağı sorgulamak.
Nasıl oluyor da bu kadar yalnız olabiliyoruz?
Sevgisiz aşksız heyecansız şiirsiz duyarsız bir hayat!

Hâlbuki geçmişte ne kadar kalabalıktık…
İnançlarımız davamız mangal gibi yüreğimiz vardı.
Her şeyden önemlisi güçlüydük, omurgalı hayâllerimizin yılmaz takipçisiydik.
Oturduk mu dostlar sofrasına yalnız ülkeyi değil evreni meze yapardık!

Ya şimdi?
Kol kanat kırılmış, süt dökmüş kedi misâli korkak ve sessiz…
Şarkılar susmuş, ezberimizdeki dörtlükler o kadar uzak ki…
Bir çırpıda söylediğimiz Necip Fazıl;
“Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan bir günahı,
Seni beklediğim kadar.”


Merak ediyorum, kimdi beklenen…
Yoksa özlemini çektiğimiz Atilla İlhan’ın kadınları mıydı?
“…hiç yaşamayan, hiç olmayan”

Ne kadar hazin…
Güneşin en güzeli gölgelerin en koyusu suların en çağlayanı bizde…
Öylesine güzel ki vatan; sevda taşıyor bulutlar rüzgârlar.
Bugün bayram…
Çarpmıyor yüreğimiz sevinçle, gönüller dingin.

Parçalanmış bir ruh hâli, didişmekten kavgadan yorgun düşen bedenler…
Tükenmiş takat, bayram sabahı aralanıyor pencere…
Heyhat, en küçük hayat belirtisi yok!

26 Ağustos 1950’de intihar eden İtalyan yazar Cesare Pavese geliyor aklıma…
“Artık sabahı da kaplıyor acı.” diye not düştükten sonra günlüğüne yazıyor:


" …48-49′daki mutluluğumun hesabı görüldü. Bu soylu mutluluğun gerisinde şu vardı:
Güçsüzlüğüm ve hiçbir şeye bağlanmayışım. Ş
imdi, kendime göre, girdabın içine girdim: Güçsüzlüğümü seyrediyor, onu iliklerimde hissediyorum, beni ezen siyasal sorumluluğu yüklenemiyorum. Bunun tek çözümü var: İntihar."

Ne derin bir hesaplaşma…
“Sokaktaki insanların bu kaynaşmadan habersizce omzuna çarpıp geçmelerine
neden şaşıyorsun… Sen kendin, yanından geçen nice insanın acılarının, içlerini
kemiren kurdun ne olduğunu bilmez ve buna aldırmazken…”

“Yazıyorum… Ey, sen… Acı! Peki sonra?.. Bütün gerekli olan biraz cesaret…
İntihar düşüncesi alçakgönüllülük istiyor, kendini beğenmişlik değil, eylem…
Artık yazmayacağım.”
(18 Ağustos 1950)…
Gariptir, bu tarih doğum günüm!

Her şeye rağmen hayat güzel, bayramlar da…
Neşeniz sevginiz bol olsun…
Kararmasın yürekler akmasın gözyaşı…
Barışı selâmlasın insanlık, açlığın yoksulluğun son bulacağı…
Savaşsız sömürüsüz dünyada!


www.gazetemen.com

18 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

   Hüzünlü sevinçler!


2012 Londra Olimpiyat Oyunları’nın törenleri görkemliydi.
Sanırım hafızalardan uzun yıllar silinmeyecek.
İngilizler Shakespeare’den Baharat Kızlar’a kadar kimseyi unutmamış…
Ortaçağdan girip 21.yüzyıldan çıkmışlar.

Helâl olsun…
Yalnız akıllarına Magna Carta’yla (1215) Thomas More gelmemiş...
Birincisi: “Büyük Ferman”, ikincisi “Ütopya”nın yazarı…
Krala baş kaldırdığı için 6 Temmuz 1535’de idam edilen.

Neyse, geldi geçti…
Sıra da Rio 2016…
Hasretle bekliyoruz sambacıları, inşallah gözümüz gönlümüz açılır!

Biliyorsunuz 2020 Olimpiyat Oyunları’na adayız…
Metromuz açıldı Kadıköy’den Kartal’a…
Ayrıca dünyanın ikinci metrosu bizde.
Tarihi 1875 uzunluğu 573 metre.

1863’de açılmış Londra Metrosu, 450 kilometre…
1900’de Paris 214, 1904’de New York 1.355…
Moskova 1931, o da 300 km.

Varsın olsun, kıskanın gözü kör olsun…
Yine de dünyanın ikinci metrosu bizde, uzunluğu 573 metre!
Yap-İşlet-Ye metoduyla yapılmış…
Sponsoru Fransızlarmış!

Alışkanlığımızdır…
El burnuyla gerdeğe girmek!
Dolmabahçe Sarayı…
İngilizlerden alınan 300 bin altın borcu…
Bilmeyen var mı?

Tarih tekerrürden ibaret…
Ne varsa satıyor sultanımız.
Duble yol, metro yapıyor…
Yoktur üstümüze göz boyamak!

Hayâl bu ya…
Olimpiyat Stadı’ndayız…
Yıl: 2020
Yer: İstanbul
Milyonlarca akıyor insan…
Metrolar, Marmaray, otobüsler, minübüsler, taksiler vızır vızır çalışıyor…

Ve büyük show…
İnsanlık âlemini selâmlıyor XXXVII. Sultanımız…
Hezarfen Ahmet Çelebi uçuyor…
Fon da Nazım…
Gülümsüyor Aziz…
Uzaklardan el sallıyor Abidin…

Tam o sırada…
Huysuzun biri sesleniyor; “borcumuz ne kadar usta?”…
Sinirleniyor hünkârımız…
“Tiz kellesini vurun”

İşte metromuzun hikâyesi…
Uzunluğu 22 kilometre...
Kıssadan hisse…
Ne demiş değerli Sabahattin Âli:
“Görecek günler var daha/aldırma gönül aldırma”…
İyi bayramlar can dostlar…
Sevgilerimle, saygılarımla.

www.gazetemen.com

16 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

   İstanbul'a selâm!


Sıcaklar bir nebze olsun nefes aldırdı…
Fırsat bu fırsat yollara düştük.
İlk durağım Haydarpaşa, eski dostla selâmlaştık…
Ne yazık ki onarılmamış yaraları…
Son nefesini bekliyor.

Biliyorsunuz hünkârımızın çılgın projeleri var…
Taksim’e Çamlıca’ya cami, Haydarpaşa’ya Manhattan modeli!
Toprak Mahsulleri bonus, gümrük sahaları promosyon…
Bakarsınız Harem de katılır koroya!
Hedef: “Küçük Amerika!”.

Sevgili Uğur Yücel “1950 yılının İstanbul’unda ölmeyi” boşuna özlememiş…
Elbet bir bildiği varmış.
Vatan-Millet caddeleriyle başladı yıkım…
Bağrına vuruldu İstanbul’un…
Yalap çalap fabrikalar, çöreklendi montajcı zihniyet!

ABD projesi…
Karayolu seferberliği…
Üç beş traktör, doyacak köylünün karnı…
Birazcık şehirleşme modernleşme…
Uzak karakolun neyine endüstrileşme?

Gezdik dolaştık…
Her zamanki gibi sabırlı İstanbul…
Kimler gelip geçti hayatından…
Bizans’ı yaşamış yüzlerce yıl…
Peşinden Osmanlı…
T.C.’nin ilk yıllarına şahit olmuş…
Üç günlük çapulcuya mı teslim olacak?

Yarın 17 Ağustos…
Marmara depreminin yıldönümü…
Kıyısındaydı İstanbul…
Direndi Doğu Roma, Kalkedon, Mimar Sinan…
Göçtü göçerlerin yapıları…
Sorumlusu siyasilerdi.

Ancak açılıyor metromuz…
Kadıköy’den Kartal’a yıldırım hızıyla gideceğiz…
Köprüden geçmesek de padişaha dayı diyeceğiz!
Yaşasın ileri demokrasi yaşasın çılgın projeler!

Fakat yakıp yıkıp yok etmek iyi geliyor…
Giderek tarihimiz Vandalizm'in altın sayfalarına dönüşüyor…
Sivas’ta yak, Haydarpaşa’da yak…
Fark etmez, ha insan ha uygarlık…
Nasıl olsa aziz İstanbul’a bir tepeden bakıyor hünkârımız…
Çamlıca eteklerinden!

“Koy bir kaset Semra”…
Pardon, ben mi karıştırdım…
Yoksa sözünü ettiğim Özal mıydı?

Ahhh ah!
Ciğerim yanıyor İstanbul…
Sana sığınıyorum…
Hem kendini hem tarihi koru…
Çünkü sen insanlığın en değerli mirasısın.
Fayda yok Ankara’dan…
Güneşini esirgeme biz hakîr kullarından…
Âmin!

İyi bayramlar Ayasofya, Süleymaniye, Şah Kulu, Neva Salom…
Sizler bizim yarınlarımız inancımız…
Bu topraklar sizinle güzel…
Aydınlığın barışın müjdecisisiniz.

www.gazetemen.com

15 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

Tarih affetmez!


İçişleri Bakanı biber gazından ev yapımı salça gibi bahsediyor…
Organik, her bünyeye lâzım!
Teknoloji ilerliyor, bakarsınız kolluk kuvvetlerinin kurşunları da çağa uyum sağlar…
İnsan öldürür iz bırakmaz, sanırsınız nötron çekirdeği…
Vücuda saplanır suç aleti bulunmaz!

Mars’ta “Merak” biz de merak…
Şahin’in açıklamalarından sonra nereye gidiyor Türkiye?
İzmir’de vuruldu genç, kör oldu Ağrı’da göz…
Sorumlusu devletin memuru, can güvenliğimizden sorumlu makam!

Gelelim Suriye’ye…
Açıklama yapmış ABD elçisi; “Esad’a yardım İran’dan gidiyor”…
N’olmuş yani, normal değil mi Şia’dan Nusayrî’ye destek?
Peki, sünni iktidarımız kimin arkasında?
Alevî olmayan Özgürlük Ordusu’nun yanında…
Sevsinler tarafsız demokrasi anlayışınızı!

Bu arada toplanıyor 57 üyeli İslâm İşbirliği Teşkilatı…
Askıya alacaklarmış Suriye’yi…
Gerekçe: İnsan hakları ihlâli!

İnsanın kanı donup vicdanı sızlıyor…
Bre utanmaz reziller…
Ne zamandır Suudî Arabistan’da özgürlük var?
Yıllardır dinci faşizmin despotik krallığın teokratik devletin allahı yok mu?

Haydi bunu da geçelim…
İşsizlik azalıyormuş ülkemizde…
Üstelik son on yılın rekorlarına koşuyormuş…
Elbette inanıp inanmamak sizin elinizde!

Mademki ileri demokraside yaşıyoruz…
Cuma günü açılıyor metro…
Mesafe Kadıköy-Kartal…
İstikâmet batıdan doğuya…
Aynen siyaset gibi…
Aydınlanacak yarınlarımız güneşin doğduğu topraklarda!

Her ne kadar yeraltından seyahat etsek de…
Ankara politikalarının özü illegaliteden geçmiyor mu?
Meselâ Oslo?
Fidan’ın kuyruğu sıkıştı kurtarıldı özel yasayla!

Lâkin Hüseyin Aygün’e lâf çakanlar yok mu?
Üstelik CHP’li geçinenler…
Kanıma dokunuyor devletin bahçesinde gezinenler!

AKP’yi MHP’yi anladık…
Kâlü belâdan beri akraba kankalar…
Yedikleri içtikleri ayrı gitmez şemsiyeleri dogmatik inanç…
Görüldü meclisteki tavırları…
Millî iradeden kaçmak alışkanlıkları!

Evet, iyi gitmiyor ülke…
Kaosa, karanlığa, kanlı günlere el sallıyor.
Daha dün tartışıyorduk Obama Müslüman mı değil mi?
Bugünkü gündemimiz Sunni mi Alevî mi Protestan mı Evangelist mi?
Her neyse!

Mühim olan taşeron olmamak…
Velev ki oldun, hiç olmazsa onurlu ol, dik dur, boyun eğme, mazlumdan yana görün…
Çünkü tarih yaptıklarınızı affetmez!

www.gazetemen.com

14 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

"Faşizme karşı omuz omuza"


Başlığı görüp de solculuğumun tekrar depreştiğini sanmayınız…
Sloganı atan ben değil CHP grup toplantısına katılanlar.
Kulağa hoş geliyor, inanın öyle bir özlemişim ki!

Peki faşistler…
İktidar mı, diğer partiler mi?
Dinciliği ırkçılığı biliyoruz…
Fakat faşizmin kurumsal kimliğini de tanıyoruz.

İnsanlık Mussolini, Hitler, Franko, Salazar, Pinochet’yi gördü…
Ülkemiz Evren cuntasının zulmünü yaşadı…
Baskı işkence sürgün mahpusluk hayatımızdı…
Yargısız infazın sıradanlaştığı devirlere tanık olduk…
O nedenledir ki; “Faşizme karşı omuz omuza” verilen mücadelenin değerini bilenlerdeniz.

Ya PKK?
Yaşımız gereği bulunmuşluğumuz vardır Amed Tuşba Mardin Urfa’da…
Yetmişli yılların sonu…
O tarihler uyanışa geçen Kürt hareketinin yığınsal temsilcisi DDKD.
Lâkin Hızır’ın kanlı versiyonu yetişti imdada…
Tarih: 12 Eylül 1980

Dağıtıldı bastırıldı demokrasi güçleri…
El bebek gül bebek büyütüldü PKK!
Başlarında Apo, Türk-İslâm sentezine karşı…
Gelişti serpildi Bekaa’da Kandil’de…
Ve solculuk maskesi altında faşizmin semalarına yelken açtı!

Çok can aldı, binlerce ocak söndü…
Rol modeli Evren’in izinden gitti.
Ve bugün Hüseyin Aygün’e takıldı.

Hüseyin “Kürt”, PKK’lıların soydaşı…
Yalnız barış sevdalısı silaha karşı.
Anlar mı faşistler?
Dağa kaldırıp yargılayacaklar!

Yargılasınlar bakalım, bekleyip göreceğiz…
Dualarımız Hüseyin’den…
Barıştan insanlıktan demokrasiden yana.

Asla tuzağa düşmez ahlâkımız…
Hele ucuz yollara sapmak…
Komploculuk kitabımızda yazmaz…
Yarın utanacaktır ahkâm kesenler…
PKK’yla Aygün’ün ittifak hâlinde olduğunu söyleyenler.

Gelelim yüzde 50’lik iktidara…
Millî irade diye yırtınanlara!
Elim gitmiyor yazmaya ama gidişat Führer’inkine çok benziyor…
Bir oyun seyretmiştim yıllar önce…
Brecht’ten, adı: “Arturo Ui’nin önlenebilir tırmanışı”.

Farkındasınız, yükseliyor hünkâr…
Sermayesini yarattı, medyayı hizaya soktu…
Dindar nesiller için büyük adımlar attı…
Faşizmin sınırlarında geziniyor!

Bu arada destekleyicilerinden önemli bir kitle pişman…
Başta liberal demokratlar…
Geç uyandılar, şapkadan kuş çıkacağını sandılar…
Ama nafile!

Çünkü siyasal dincilik ile etnisiteye dayalı politikalarla varılmaz demokrasiye…
Hele özgürlüklere…
Haydi iş işten geçmeden…
Haykıralım yıllar sonra;
“Faşizme karşı omuz omuza” dostlar!


www.gazetemen.com

13 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

İnsanlık, Barış için Aygün!


BDP öncülü DEP'in milletvekili Mehmet Sincar’ın
katledilmesinin üzerinden on dokuz yıl geçti.
Hatırlarsınız, elim olay Batman’da gerçekleşmişti.
Sincar faili meçhul cinayetleri soruşturmak için bölgedeydi…
Çapraz ateş, kurşunlar, kalleşce öldürüldü…
Tarih: 4 Eylül 1993

Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş hazırladığı raporda diyor ki:
“Cinayeti Mahmut Yıldırım ile PKK itirafçıları Alattin Kanat,
İsmail Yeşilmen ve Mesut Mehmetoğlu işledi”…

Daha sonra Hizbullah üyeliğinden tutuklanan sanıklar olayın sorumluluğunu üstlendiler…
Ancak cinayet tam olarak aydınlatılamadı.

Ve Hüseyin Aygün...
Kaçırıldı, Ovacık Tunceli yolunda…
Doğduğu topraklar memleketi Dersim de.
Açık sözlü, yürekli milletvekili…
Araştıran sorgulayan...
Yalnız partisinin değil Türkiye’nin ihtiyacı insan.

Ya kaçıran?
PKK mı, Çakması mı yoksa derin devlet mi?
Veya Ergenekon’un Kürt versiyonu mu?

Peki amaç?
Türkiye İran Irak Suriye…
Raks yapıyor uluslararası siyaset…
Bir bakalım bölgeye...

Potada Esad, dönüşü olmayan bileti kesilmiş ABD tarafından…
Barzani şahin, Kürdistan’ın yaşayan efsanesi…
Dalgasını geçiyor Ankara’yla, ne Davut farkında ne Erdoğan.
Ahmedinejad dik duran, pusuda...
Düştüğü tuzaklar sonucu bedel ödeyecek komşusunu bekliyor!

İşte bu koşullarda buharlaşıyor Hüseyin Aygün…
Sevinen çok…
“İyi muhabbetler” diliyor şerefsizin biri, şamilce!

Ya itibarsızlaştırmaya çalışanlar…
Çoğu CHP’li…
İnsanlığını unutmuşlar…
Vuruyorlar Hüseyin’e, Kılıçdaroğlu’na…
Maksat iki puan almak…
Gün bu gün…
Nasıl olur da “Sosyalist-Kürt-Alevî” Atatürk’ün partisine damgasını vurur!

Sincar’ı yazdım başta…
Faili meçhul cinayetleri araştırıyordu…
Sonuç: Faili meçhul niyazi!

Can-ı gönülden diliyorum…
Hüseyin yaşar…
İnsanî değerlerin tükendiği toplumumuzda…
Işığa o kadar çok ihtiyacımız var ki…
İşte o değerlerin ön saflarında…
Karanlık iktidarlara, gözü kan bürüyenlere, dogmatik aydınlara rağmen…
Dersimlim canım ciğerim aydınlığım…
AYGÜN…

N’olur kurtul da gel…
Sağ salim…
Ailen yavruların vatanın için...
Bekliyoruz seni yürekten...
İnsanlık, BARIŞ için!

www.gazetemen.com

12 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

Paşalar!


Bir tarihler paşayla yarbayın tavla oyununa şahit olmuştum…
Paşa “Tuğ”luktan emekli…
Olsun, unvanı "Paşa” ya!
Eziyor subayı, kural falan tanımıyor, gelen zarı da oynamıyor…
Pullarını neye ihtiyacı varsa ona göre hareket ettiriyor.
Sonuç malûm, garibim 5-0 nakavt!

Bu hatıram Pamukoğlu’nu izledikten sonra aklıma geldi…
Şöhretli Tümgeneral emeklisi.
Sahi, “Or”luğa neden gidemedi?
Hâlbuki yalnız ünlü değil bir çuval da madalya sahibi…
Üstelik kahramanlıkları dillere destan.
Kimbilir, demek ki YAŞ uygun görmemiş…
Hikmetinden suâl olunmaz, ne eylerse güzel eyler kurmaylar!

Geçmişte görülmüştü…
Neydi “Tak-Şak”çı?
Evlere şenlik, gazeteciler etek bile giydirmişti!
Ya soyadı Küçük icraatları büyük olan?
Böylesi varlıklarından hâlâ irkilirim…
Bilhassa vatan sevgilerinden!

Neyse, medyanın bilhassa ekranların gülü Pamuk Paşa’yı gördükçe...
İçimi derin bir hüzün kaplar.
Tavlacı, tamburacı generallere uzanırım…
Düşünürüm, çıkamasam da işin içinden hep merak ederim…
“Nasıl bir duygudur rütbenin ağırlığı?”
“Zor mudur taşıması?”
“Mikrofonların, kameraların, tv’lerin pasaportu mudur yıldızlar?”

Ve uzaklara çok uzaklara giderim…
Doğduğum, ilk gençliğimi yaşadığım topraklara.
Karşıma Mustafa Kemal çıkar.
Osmanlı paşası, Padişah komutanı…
Aylardan Haziran…
İşgâl altında anavatan.
Yaş: 38… Umurunda mı rütbe şan şöhret unvan…
Tek bir hedef var; kurtulacak vatan.
Devam etmeyelim, gerisi zaten bilinen hikâye.
Ancak asıl derdimiz paşalık müessesi.

Gelişkin toplumlarda bu kadar çok mudur kurmay kadro?
Varsayalım ki sürüsüne bereket.
Peki, ya vatanseverlik?
Bu bağlamda darbeseverlik…
Demokrasiye sırt dönmek…
Hele solcudan, zinhar nefret etmek!

Merdiven dayadım yetmişe…
Altmıştan postmodernine..
Alayını yaşadım darbelerin…
Gülenini ağlayanını gördüm…
Kavrulanlara sürgünlere sönen ışıklara tanık oldum…
Anlıyorum ki kafa aynı kafa…
Siyasete tepeden bakmak, ülkenin patronu olmak…
Tanrı aşkına susun paşalar…
Biz de hoşnut değiliz gidişattan…
Lâkin halkımıza güvenmek lâzım.

Elbette vakti zamanı gelecek…
Önce sarsılacak hünkâr sonra tarihin karanlığına postalanacak…
Emin olun, çağımız 21.yüzyıl…
Bilgi çağı iletişim çağı…
Umut ne kışlada ne camide…
Gelecek M.Kemal’in çizdiği yörüngede...
Ah bu gerçeği bir kez olsun anlasalar!

www.gazetemen.com

10 Ağustos 2012

Selda Bağcan

.

Selda Bağcan demiş ki: “Erken öten horozu keserler”…
Ahmet Kaya’yı, Kürtçe şarkılarını kastetmiş.
Ah canım kardeşim!
Bu ülkede erken öten yalnız Ahmet mi?

Osmanlı’dan vazgeçtik, Cumhuriyet tarihine bak…
Hiçbirini gözün almıyorsa son altmış yıla…
Bak bakalım karşına ne çıkacak?

Nice Kayalar, Nazımlar, Kemâller, Denizler…
Saymakla biter mi?
Tarih tarih değil ki, erken öten horozlar manzumesi!
Hepsinin ortak paydası, kesilmiştir kellesi.

Lâkin insanlık tarihi de böyleydi…
Örneğin;
Giordano Bruno (d. 1548, ö. 17 Şubat 1600 Roma). İtalyan filozof,
rahip,
gökbilimci ve okültist. Rönesans felsefesini biçimlendiren filozofların
en önemlilerinden biri ve şair yönüyle de edebiyata en yakınıydı.
Ona doğacı “Coşkunluğun düşünürü” de denilebilir.
Aristotelesçi kapalı evren görüşünden ilk sıyrılanlar arasında yer alan
İtalyan filozof
Kopernik'in tezini savundu.
Evrenin sonsuz ve eş dağılımlı olduğunu ve evrende dünyadan başka
birçok gezegenin bulunduğunu söyledi.
Aykırı görüşler beslediği için 1600 yılında Roma Katolik Kilisesi'nin 
Engizisyon mahkemesinde yargılanıp sapkın ilân edildi ve Roma'da diri diri yakılarak idam edildi.

Aynen Sivas’ın kurbanları gibi…


Tanırdım Asım Bezirci’yi, edebiyatçılara örnekti kişiliği…
Kıydılar o’na, yoldaşlarına…
Yanıp kül oldular…
Külleri savruldu sonsuzluğa.

Daha dün andık Hiroşima Nagazaki’yi…
Üzerinden yıllar geçti…
Sanırsınız ülkemiz Ortaçağ…
Brunolar ülkesi…
Erken öten horozlar diyarı!

Zaman ilerledikçe koyulaşıyor karanlıklar…
Ancak aydınlık…
Işığının huzmesi azalsa da…
M.Kemal’den gelen umut…
İnadına var.

Gelelim Selda’ya…
12 Eylül’ün ünlü mahpusuna…
İtiraf et, sen de sevdin Tayyip’i…
İnandın yalanlarına.

“Açılım”, “İleri demokrasi” dedi…
Kulağa hoş geldi…
Tav oldun…
Umut dünyası…
Endişelenme…
Anlarız insan hâllerinden.

Fakat mahalle baskısı demen yok mu?
Asla affedemem.

Söyle kız, ne zaman baskı gördün bizden?
Ayıptır ayıp…
Söylediklerin ne vicdana ne izana sığar.
Belki cüzdan diyeceğim ama…
Dilim varmıyor daha ötesine.

Ne diyeyim bilemiyom ki…
Senin de yolun açık olsun devrimci bacım Selda Bağcan!

.
Macit CÜNÜNOĞLU

"Çek bir hizmet..."


Değerli Erol Çevikçe geçenlerde “CHP+MHP” ittifakından söz etmişti…
Amaç iktidarı geriletmek!
MHP’den cevap gecikmedi, bırakalım CHP’yle uzlaşmayı,
Bahçeli AKP’nin kucağına oturmaya çoktan razı.

Aslında meclisi olağanüstü toplantıya çağıran Kılıçdaroğlu samimiydi…
Ülkemizin en yüksek karar merciinin olayları görüşüp tartışması lâzımdı.
Şemdinli’yi Hakkâri’yi, sınır boylarında olan bitenleri.
Fakat ne mümkün, hünkârımız istemedi…
El hak, peşinden Bahçeli biat etti!

Sonuç bizleri şaşırtmadı…
Zaten uzun süredir yasama organının bir hükmü de kalmadı.
Kanun dediğiniz nedir ki?
Sultanın iki dudağının arasından çıkan düzenlemeler manzumesi.

Örneğin “4+4+4” tartışıldı mı?
Yalandan bir iki görüşme, postalandı şipşak notere…
Resmî Gazete’de yayınlandın mı, al sana sil baştan Tevhidî Tedrisat Kanunu.
İmam Hatipler hortlayacakmış, eksen kayıyormuş, din devleti olacakmışız…
Geçiniz bunları…
Olan olmuş, son on yılda ülkenin şaftı kaymış…
Hani derler ya; “çivisi çıkmış”…
Bindik bir alâmete, gidiyoruz Suriye’ye!

Lâkin ülkemizi bekleyen asıl tehlike…
Bin kez yazdım bir kez daha haykırayım; etnisiteye dayalı Milliyetçilik.
Kontrol kaçtı mı elden, maazallah sonuçlarını düşünmek bile akıllara zarar.
Düşünsenize; bir elde Kuran diğerinde Bayrak…
Savulun üç hilâlli Enver’in ordusu geliyor el’an!

Yalnız çatıştığın Ruslar değil, koşullar I.Dünya Savaşı hiç değil…
Dört ülkenin demirbaşı Kürtler…
Türkiye-İran-Irak-Suriye…
İster sev ister reddet…
Ancak hayat hakikâtler üzerinden seyreder.

En iyisi mi, biz bu konuyu Pensilvanyalı Hoca’ya danışalım…
Muhteremleri Said-î Kürdî’nin -pardon- Nursî’nin izinden gider…
Mademki üst kimliğimiz İslâm…
En uhrevî şemsiye, altındakiler Türk-Kürt-Arap-Gürcü-Çerkez fark etmez…
Bulsun ilahî bir formül yazsın bir reçete…
Öncelikle ortalık yatışsın, bilâhare barış görüşmeleri başlasın…
Bu kez Oslo’da değil, İngiliz’in kulağı var…
Kasımpaşa-Kulaksız’da olur…
Ne de olsa anavatan, özelliklerinden dolayı kutsal mekânımız sayılır!

Uzlaşma sağlanırsa, bakın o zaman ülkemizin nurlu yarınlarına…
Apo parlamentoda, Karayılan Dahiliye Müsteşarı…
Cezaevleri Genel Müdürü Ş.Sakık…
Bayık da Baş İmam kadrosuyla atandın mı…
Yaşasın huzurlu Dünya!

Boşuna dememişler; “Ahirette iman dünyada hizmet”…
Biliyorsunuz Fethullahçıların yeni adı: “Hizmet aşağı Hizmet yukarı”…
Öyleyse “Çek bir hizmet” barıştan yana…
Nasıl olsa siyasîlerden umudumuzu kestik…
Umudumuz olsun Pensilvanyalı Gülen Hoca!

www.gazetemen.com

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...