08 Ocak 2015

Aranan Adres?

026
Macit CÜNÜNOĞLU
Ortadoğu’da aylardır IŞİD rüzgârı esiyor...
Ve Dünya eli kolu bağlı seyrediyor.
Sanki masal, kırk haramiler ülke basmış...
Kafa kesip kadınlara tecavüz ediyor...
Ellerinde yeşil bayrak...
Ne gam...
Bana dokunmayan IŞİD bin yıl yaşasın!
Öyle mi?
Al sana, al sana...
Avrupa’nın tam da orta yerinde...
Kurşunlara hedef oluyor on iki masum can!

Bu kez sahnede El-Kaide...
Batı düşmanı...
Sabıkası kabarık...
Yılların tecrübesi...
Yaratıcısı ABD...
Bumerang misali vuruyor anasını, babasını...
Hem de can evinden...
Toprağa düşüyor on iki can...
Tam da Avrupa’nın orta yerinde!

İdeoloji böyledir işte...
İster din kılığına bürünsün, ister milliyetçilik...
Yoldan çıkmaya görsün...
Ne barış kalır ne insanlık...
Ezer geçer.
Vahşet yaşam biçimidir...
Tarihte örneği çok görülmüştür...
Çağdaş Naziler artık aramızdadır...
IŞİD’dir, İhvan’dır, Hizbullah’tır, Hamas’tır...
Artık herkes Yahudi...
Yok edilmesi gereken düşmandır!

Aslında yaşananlar Ortaçağ karanlığı...
İzlenen kutsal değerler savunuluyor diye barbarlaşan insan evladıdır...
Kan, öfke, intikam...
Ancak nereye kadar?
Ayrıca kim “dur” diyecek?
Yitirilen canlara yürek dayanmıyor...
Geriye kalan sadece gözyaşı ve acı...
Olan biten üç beş çocuğun işi değil...
Bugün Paris’te...
Yarın nerde?
Bombanın fitili çoktan çekilmiş...
Adres arıyor...
Ve insanlık seyrediyor çaresizce...
Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın sessizliğiyle...
Utanç manzaraları...
Dayan dayanabilirsen!

Vicdanımızın sesi

Macit CÜNÜNOĞLU
08/01/2015 08:54

 

A+
A-
Paris’te baskın, giden on iki can...
Gerekçe: Muhammed’in intikamı...
Caniler El-Kaideci...
“Hay sizin ideolojinize”...
Öncelikle bunlar insan mı değil mi, onu tartışmak lâzım.
Hiç tanımadığın kişileri kurşun yağmuruna tutup öldürmek...
Tek kelimeyle vahşet...
Savaş değil, cihat değil...
Lâkin din yok mu?
Ne menem bir şey şeyse; “öldür” diyor...
Hem de bu devirde...
Sanırsınız tanık olduklarımız Ortaçağ karanlığı!

Yeni Akit ile Türkiye gazeteleri tivit atmış...
“Müslümanları kışkırtan dergi...”
Vahdet yazarı da Penguen’i hedef göstermiş:
“Bak milletin inançlarına hakaret edilerek mizah yapılmaz. Gör bunları.”
Vay benim demokrasim...
Vay benim köse sakalım...
El-Kaide Paris’te değil, içimizde...
Hemen yanı başımızda...
Eli tetikte...
Fırsat kolluyor...
Binecek tepemize...
Arkasında siyasal din...
Kalkanı peygamber...
Kim tutar sizi...
İyiye, güzele, doğruya saldır da büyü...
Ki iktidar olasın!

Nitekim oldun da...
Arkanda yüzde elli...
Kefenliler sürüsü...
Zor tutuyor Reis...
Milyonlar ayaklanmış...
Lânetliyor El-Kaide’yi...
Bizde de katliama övgü...
Utanmasalar sel olup Taksim’e akacaklar...
Ellerinde yeşil bayraklar...
Katiller kahraman...
Âdeta tanrının askerleri...
Kalplerde Hamas, Hizbullah, IŞİD, İhvan, El-Kaide...
Bastırın...
Yok edin düşünceyi, özgürlüğü...
“Söz konusu peygamberse; gerisi teferruattır” ilkesinden hareketle...
Kesin, vurun insanlığı...
Nasıl olsa sizler biat kültüründe yetişmiş zavallılarsınız...
Haysiyetten, şereften uzak...
Bugün iktidar, yarın tarihin çöplüğüne gönderilecek kara lekelersiniz...
Tamam mı...
Duyun duyun sesimizi, yükselen namuslu vicdanların sesi...
Siz de bakın görün, dar gelecek bu dünya...
Bırakın cenneti, cehenneme bile uzaksınız...
Barbarca döktüğünüz kanda elbette boğulacaksınız!

07 Ocak 2015

Genç umutlar

Macit CÜNÜNOĞLU
07/01/2015 10:31

 

A+
A-
Bursa milletvekili Aykan Erdemir’i yeni tanıdım...
O da Hürriyet’e verdiği röportaj sayesinde.
Kırk yaşında, asıl mesleği Sosyal Antropolog.
Önemli tespitlerde bulunmuş, okurken keyif alıp heyecanlandım.
Altını çizdiğim görüşlerini de paylaşayım istedim...
Bu arada aferin CHP’ye, böylesi cevherleri kamuoyundan yıllardır sakladığı için!
Ne de olsa mahirdir...
Kaşarlanmış mahalle politikacısını genel sekreter yapar...
Bilim adamını manken...
Ki ihtiyaç duyduğunda vitrine koysun diye!

Efendim, genç milletvekilimiz diyor ki,
Türkiye’nin iki temel sorunu var...
Birincisi Gerontokrasi (Yaşlılar egemenliği)...
İkincisi Patriyarki (Erkek egemenliği)...
Ve parlamentodan örnekler veriyor...
Yalnızca yüzde 14’ü kadınmış...
Hâlbuki toplumun yarısı kadın...
Demek ki erkek milleti bu kadar lütfetmiş...
Buna da şükür, bir de şeriat düzeni olsaydı...
Kadının adı hiç olmayacaktı...
Var mı itirazı olan?

Gençler de seçmenin yarısıymış...
Yani kırk yaş altı...
Gel gör ki meclisteki oranı sadece yüzde 9...
Normaldir...
Ne demiş atalarımız:
“Dayak gençlerin, parlamento büyüklerindir.”

Bu açıklamalar çerçevesinde işte hâlimiz...
Özeti de, yaşlıların egemenliğinde yaşıyoruz.
Vay geleceğimize?
Geçenlerde 1932 doğumlu eski bir milletvekiliyle karşılaşıp sohbet ettim...
Ada dönüşüydü...
Adam da bir iştah bir iştah...
İllâki bir dönem daha mecliste olacak...
Yanılmıyorsam yarım yüzyıldır aktif politikada...
Deniz gibi, hani hiç yaşlanmayan biyonik şahsiyet...
Akdeniz’in çılgın çocuğu...
Milletvekilliği parti tüzüğüne nakşedilmiş...
Ölecek ki ruhuna Fatiha...
İşte O’nun gibi, “Atam izindeyiz” durumları!
Tanrı uzun ömürler versin...
İlelebet parlamentodalar...
Neredeyse Cumhuriyet yıkılacak...
O kadro ayakta...
Deniz-Ali-Oktay...
Çık dışarı oynayalım desem de...
Ne diyor Bursalı delikanlımız...
Temel sorunumuz: Gerontokrasi ile Patriyarki...
Kısaca yaşlı erkekler elini ayağını siyasetten çekmediği sürece
bu memleket selâmete ermez...
Yaşasın gençler, yaşasın kadınlar...
Hoş geldin aydınlık yarınlar!

05 Ocak 2015

Diyojen aramızda...

Macit CÜNÜNOĞLU
05/01/2015 08:51

 

A+
A-
Nazım’ın mısraları yüreğimizde...
“Hava kurşun gibi ağır...”
Siyaset “5 Ocak”a endeksli...
Komisyon tarihî kararını verecek...
“Ya hep ya hiç”...
Belki takvim yapraklarından “17-25 Aralık” sökülüp atılacak...
Utanç günlerimiz; hırsızlığın, yolsuzluğun, rüşvetin belgelendiği günler...
Ancak arsızca yüzsüzce devam eden hayat...
Duygular, öfkeler kol saati...
Vicdanlar ayakkabı kutusunda...
Namus, ahlâk para kasalarına sığınmış...
İşte siyaset, işte iktidar!

Necip halkımız diyor ki,
“Ben politikacının çalışkan, zeki, dürüst olanını severim”...
Memleketlimiz Diyojen çağlar öncesinden gelip aramıza katılmış...
Gündüz vakti elinde fener...
O meşhur seslenişi eşliğinde “insan arıyor”...
Yeni Türkiye’de, Ankara’da...
Karşısına çıka çıka Melih çıkıyor...
Bir derebeyi, güzelin içine tüküren adam...
Sanki iktidardaki partinin izdüşümü...
Osmanlıspor’un yaratıcısı kahraman(!)

“Böyle gelmiş böyle gider” dediğimde dostlarım kızıyor...
Umutsuzluğum, çaresizliğim için...
Hâlbuki manzara berbat, her taraf lağım...
Pis kokular sarmış dört bir yanı...
“Millî irade” gül koklayınca midesi bulanan bok böceklerine dönüşmüş...
Yine de bir gurur, bir azamet, bir kibir...
Tuhaf bir çağdan geçiyoruz...
Anlaması zor, kavraması zahmetli...
“Hava kurşun gibi ağır, bağır bağır bağırıyorum”...

Ancak “Tarih” yetişiyor imdada...
Satır aralarında kimler yok ki...
Saraylarında kendi kanıyla boğulan zavallılar...
Yaşadıkları sırça köşklerde paramparça olan yürekler...
Hırsızlar, yolsuzlar, soysuzlar doluşmuşlar bir gemiye...
Belki Nuh’un enkazına...
Vize komisyondan...
Yolculuk var bataklığa...
Hareket günü 5 Ocak 2015, yani bugün...
İskele alabanda...
El sallıyor geride kalanlar...
“Gidişiniz olsun da, dönüşünüz olmasın inşallah!”...
Âmin ustam âmin...
Ben gidiyorum Diyojen’in yanına...
İnsan aramaya...
Şimdilik hoşça kalın!

04 Ocak 2015

Bir demet İstanbul








Olacak iş mi?

Macit CÜNÜNOĞLU
04/01/2015 10:10

 

A+
A-
Sanatla yaşamayan toplumların hâli sıkıntılı...
Günlük hayat âdeta sorunlar yumağı.
Yetmişli yıllar geliyor aklıma...
CHP iktidarıyla birlikte Şehir Tiyatroları şaha kalkmış...
Başkan Ahmet İsvan, önder Muhsin Ertuğrul...
Tiyatro önlerindeki uzun kuyrukları bugün dâhi unutamam...
Özellerde öyle...
Bir “Şili’de av”, yazan Orhan Asena...
Dostlar oynuyor...
Salon kocaman, bir yıl kapalı gişe...
Gençlik orada, umut soluyor...
Gelecek aydınlık...
Ve kahrolası “12 Eylül”...
Her şeyin sonu, güzelliğin ilerlemenin...
Soğuk Savaş yıllarının toplumumuza hediyesi...
Eli kanlı, vahşi...
Alkışlayanlar o kadar çok ki...
Bugün iktidarlar!

Yılbaşı gecesi Acun’un televizyonuna göz attım...
Sanki ulusal gazino...
Yıldız dolu, herkes şarkı söylüyor...
Jüri harika...
Gökhan şirinlik abidesi...
Hadise giyimiyle kuşamıyla gözleri okşuyor...
Mazhar ağır abi rolüyle malı götürüyor...
Ve millî haramiye kaptırdığımız Ebru...
Her zamanki gibi fındık kurdu, sesiyle duruşuyla bir içim su...
Belli ki rahatlamış, kâbus dolu günleri geride kalmış.

Katılımcılar ise ayrı bir âlem...
Arda’dan Şafak'a...
Bülbül sesleriyle döktürüyorlar...
Kadroda Cüppeli eksik...
Tam bir eğlence timi, gönülleri hoş ediyorlar!
Kim bilir, kutlanan “Yeni Yıl” değil...
Biricik sultanımızın zaferi!
Öyle ya, Acun’un olduğu her yer, her organizasyon...
AKP iktidarına hizmet ediyor...
Futboldan, eğlenceye!

Bakmayın bizim kötümserliğimize..
Bunca rezilliğe rağmen magazini, kakara kikiriyi seven toplumuz...
Hırsız mı yakalanmış, koy sepete...
Rüşvetçi mi kıstırılmış, patlat kahkahayı...
Hayat zaten bir tiyatro, inançlar manzumesi “Bakara-Makara”...
Ve yükselen değer...
Vergi rekortmenimiz Acun...
Halkın nabzını tutan adam...
Rahmet okutuyor Manukyan’a...
Madam da işini devletini sever, yüksek vergiler öderdi...
Yıllarca şampiyon olacak kadar...
Keşfetmişti milletin aklının olduğu adresi...
Kolonya, peçete...
Namusluca hizmet ederdi...
Şimdikiler öyle mi...
Hem yaptıkları sanal, hem de sömürüyorlar...
Üstelik her daim bir numaralar...
Olacak iş mi?

03 Ocak 2015

Kaybolan Şeref!

 

Kaybolan Şeref!
Macit CÜNÜNOĞLU
macitcununoglu@gmail.com
03 Ocak 2015, 17:03
                           
Türkiye nasıl tarif edilir?
Bence mutsuz insanlar ülkesi!
Fakiri, zengini, orta hâllisi...
Gülümsemek hayâl...
İçten selâmlama çoktan tedavülden kalkmış...
Yalnız 2014’te iş kazalarında ölen işçi sayısı 1.886...
Gerisini siz tasavvur edin!

Evet, mutlu bir azınlık var...
O da iktidar sahipleri ve onunla yağlı ballı olanlar...
Yeni zengin sınıfı...
Müteahhit, marketçi vs.
Son on iki yılda yepyeni bir politikacı tipi türedi...
Başta “hacı”, doğal olarak da dindar, muhafazakâr...
Öyle eskiye, geleneklere bağlı değil...
Ağaç gördü mü keser, yeşil gördü mü gökdelen diker...
Tuhaf bir durum yani...
Dolarcı, servet düşkünü...
Havuzlu villadan, rezidanstan aşağısına tenezzül etmez...
Kapılarının önünde cipler, vipler, it sürüsü korumalar...
Kısacası kibir azamet paçadan akar...
Ve ülke yönetirler!

Arkalarında yüzde elli oy desteği...
İki kişiden biri...
Aldatılmış, afyonlanmış...
Ne derseniz deyin...
Sonuç itibariyle on iki yıldır iktidarlar, üstelik muktedirler.
Dedikleri dedik, çaldıkları düdük...
“Kaşının üstünde gözün var” demeye gelmez...
Anında makul şüpheli sıfatıyla yaftalanırsın...
Ve kıçı kurtarana kadar Kemalist avukatlara kaz olursun...
Ki onlarda ev geçindirecek...
Yolmakta yerden göğe haklılar!

Ya muhalefet?
Onları sormayın gitsin...
Hele şimdi, seçim zamanı...
Herkes düşmüş kendi derdine...
Mühim olan liste...
Bilirsiniz, alışmış kudurmuştan beterdir...
Bir kere ceylan derili koltuklara oturmaya gör...
Alttan alttan okşar seni...
Kimliğin değişir, farkında bile olmazsın!

Öyleyse “böyle gelmiş böyle gider" deyip...
Uşşak makamından devam edelim...
“Akşam oldu hüzünlendim ben yine...
“Hasret kaldım politikacının halisine...”
Haydi, hep birlikte kadeh kaldıralım:
Canım ülkemin kaybolan haysiyetine!

02 Ocak 2015

TÜSİAD üzerine...

Macit CÜNÜNOĞLU
02/01/2015 08:08

 

A+
A-
“Siz kiminle aşık attığınızı zannediyorsunuz?”
“Başbakanı muhatap alırlarmış!”...
Güldürmeyin, gülünç olmayın...
Siz herkesi rahmetli Ecevit mi sandınız...
Ki ne rezilce düşürmüştünüz iktidardan?
Serzenişim anlaşılmıştır, sözüm TÜSİAD’a...
Solun yükseldiği dönemlerde alelacele kurulan konjonktürel sermaye örgütü.

Yıl: 1971...
Sendikal hareket almış başını gidiyor...
Şanlı “15-16 Haziran” devirleri...
Özgürlük, demokrasi özlemleri tavan yapmış...
İşbaşında -kader bu ya- faşist CUNTA...
İlerici, devrimci avı peşinde...
Ve yüksek huzurlarınızda TÜSİAD...
Sözüm ona memleketin âli menfaatlerini savunuyor...
Hükümetler deviriyor, hükümetler atıyor...
“24 Ocak Kararları”nın yılmaz destekçisi...
Kısaca 12 Martçı, 12 Eylülcü, 28 Şubatçı...
Dedim ya; sermaye örgütü...
Dini imanı milliyeti çıkar olan sömürgenler güruhu...
Şimdiler de kalkmış; iktidara, üstelik biricik reisine posta koyuyor...
Kargadan başka kuş, Davutoğlu’ndan başka “muhatap” tanımazlarmış...
Sevsinler sizi; ilkelerinizi, dik duruşunuzu...
Yalnız bu efelenmeniz nereye kadar?

Görürsünüz, bunların kahramanlığı yatsıda biter......
Hele Sultanımız bir coşup HSYK gibi inlerinde ayar vermeye kalksın...
Alayı iktidarın kulu kölesi olmazsa...
Hatta Ferit Şahenk’in Doğuş’una dönüşmezse “Haksever” yavşak olayım!
Dalga geçiyorlar sanki...
Hâlbuki bu asil millet yer mi?
Maksat tarihe not düşmekse, o başka...
Yalnız karşınızda millî irade...
Ve yegâne temsilcisi...
Bir hapşırsa sarsılır, bir yellense yıkılırsınız...
Çünkü köksüzsünüz, soysuzsunuz...
Demokrasi inancınız arızalı ve de sabıkalı...
Özgürlük tutkunuz; “hep bana, hep bana...”...
Hukuk anlayışınız; meteorolojiye endeksli, yani havalar nasıl olursa olsun...
Yeter ki sizin heybeniz dolsun!

İşte TÜSİAD, işte hür teşebbüs...
Denizler, Erdallar asılır...
Arazi...
Metin Göktepe döve döve katledilir...
Ara ki bulasın...
Gezi’ye destek vermişlermiş...
Kim yutar kim inanır?
Varlık nedenlerinin atında işçi sınıfının, emekçinin, yaratanın alın teri, kanı...
Ve hiç unutulmayacak, asla ve asla kirlenmeyecek insanlık onuru var...
Ya sizde, TÜSİAD’ın şöhretli üyelerinde...
İktidar yalakalığından, ihale kapmaktan başka hangi özelliğiniz var...
Bir de marketleriniz, bankalarınız...
Ki sömürün bakalım; zavallı halkımızı dibine kadar!

01 Ocak 2015

Altı ay sonra?

Macit CÜNÜNOĞLU
01/01/2015 09:09

 

A+
A-
Yeni bir yıl, yepyeni umutlar...
Önümüzde sandık var, Haziran’da buluşacağız.
Partiler hareketli, binlerce insanımızın gönlünde milletvekili olma hayâli...
Hadi bakalım, kolay gelsin.
Çağımızda parlamentoya kapağı atmak hem keyifli hem garantili iş...
Hele de kazasız belasız yirmi dört ayı tamamladı mı...
Gelsin ömür boyu emeklilik, üstelik aile boyu!

Yanlış anlaşılmasın, kimsenin makam mevkiinde gözümüz yok...
Ciğere uzanamayan kedi de olamayacağımıza göre...
Aklımıza geleni, dilimizin ucundakini söyleyeceğiz...
Ki yarınlarda alnımız açık, başımız dik olsun.
Çünkü mayamızda solculuk var...
Ama doğru ama yanlış...
Bunamazsak hayat biçimimiz...
Hani “dikine” derler ya...
İşte öyle bir şey!

Fakat Nisan 2015 mühim...
Biliyorsunuz, 1915 yıkımının yüzüncü yıldönümü...
Artık adına tehcir mi dersiniz, soykırım mı?
Bir biçimiyle hesaplaşma vakti...
Korkusuzca, yiğitçe...
Hamasetten yalandan arınmış duygularla meseleyi masaya yatırmak lâzım...
Ki Ermenilerin yüzüne bakacak hâlimiz olsun...
Ve sevgili Hrantımızın kanı yerde kalmasın...
Yoksa Kemani Sarkis Efendi’den şarkı dinlemeye devam ederiz ki...
İçinde mücrim ve endişe taşıyan...
Ben yokum...
Milliyetçi, mukaddesatçı değilim...
Ermeni, Rum, Yahudi fark etmez...
Hepsi kanım canım...
Çünkü insan olamaya çalışan sıradan bir insanım...
Doğrunun, iyinin, güzelin peşinden koşan!

Bir de Kürt meselesi, bu bağlamda Barış süreci...
Anadilde eğitimden, özerklikten, bölünmeden korkmuyorum...
Zaten paramparçayız...
Hem de tam orta yerimizden...
Yüzde elli Tayyip’in izinde...
Diğer yüzde elli muhalefetin...
Haziran’da seçim var, sandıkla buluşacağız...
Ak döt kara döt çıkacak ortaya...
“Ne kadar vicdanlıyız, ne kadar saraylıyız...
Ne kadar namusluyuz, ne kadar yamuğuz?”

Aceleye mahal yok...
Altı ay sonra seçmen olarak vazife başındayız...
Öyleyse, durmak bize yakışmaz...
Karanlığın iktidarına son vermek için...
Bugünden tezi yok, yollara düşüp derdimizi yazalım dağa taşa!

31 Aralık 2014

Hoş geldin 2015

Macit CÜNÜNOĞLU
31/12/2014 07:42

 

A+
A-
Gel bakalım 2015...
Perşembenin gelişi çarşambadan belli olurmuş...
2014’den bu yıla devrolan o kadar çok dert yaşadık ki...
Bakalım hangi biri temizlenecek?
Elbette maden ocaklarında, şantiyelerde yitirdiğimiz canlar unutulmayacak...
Lâkin illâki hırsızlıklar, yolsuzluklar...
Dakka bir gol bir...
5 Ocak tarihi itibariyle açılış yapılacak...
“Haramiler Yüce Divan’a gönderilsin mi, gönderilmesin mi?”
Bakar mısınız gündeme...
Bir tarafta kokusu çıkmış “saray”...
Çürümüşlüğün, utanmazlığın simgesi...
Diğer tarafta haysiyet, şeref oylaması...
Başlarım böyle yıla...
Ne hâli varsa görsün!

Hâlbuki her yıldönümü umuttur, heyecandır...
Bir de hayâl, hayâllerimiz...
Gerçekleşmeyeceğini bildiğimiz hâlde anlamlar yüklediğimiz beklentilerimiz...
Köreldi, daha doğrusu gözlerimize mil çekildi...
Aydınlığımızın ışığı söndü...
Ve utancın zaferi yaşandı...
Yalnızlaştı namus...
Mahzunlaştı vicdan...
Çaresizlik, elden bir şey gelmemesi belimizi büktü...
Şimdi ağlamak zamanı...
Sessizce, derince...
Gözyaşlarımız yüreğimize akar oldu!

Yine de hayat hızla ilerliyor...
Coşkun nehirler gibi denizlere koşuyor...
Bir telaş, bir neşe...
Belki de yok olmayan yaşam sevinci...
Şiirlere karışıyor dünyamız...
Senfoni olup yükseliyor sesimiz...
Ressamın fırçası ellerimiz...
Heykeltıraşın inceliğinde yeniden doğuyoruz...
Ve çok uzaklardan fısıldayan duygular...
Davetkâr, cüretkâr...
Benim adım “sevda”, benim adım “aşk”...
Çağırıyor...
“Yanaş bana, sokul bana”...
“Pişman olmazsın”...

Öyleyse hadi bakalım 2015...
Hoş geldin, sefalar getirdin...
İçinde umut olmasa da...
Bir dilek, tutmayacağını bile bile...
Belki dua, belki yakarış...
Al götür Büyük Usta’yı...
Nereye istersen oraya...
Artık nefes almak istiyorum, güneşi görmek en büyük dileğim...
Daha fazla zorlama...
Yoksa ya çıldıracağım ya isyankâr olacağım...
Hadi koçum, insanlığa bir hizmet yap...
Özgürleştir, güzelleştir bizleri...
Dayanamıyorum ve biçareyim...
Düştüm ocağına...
Sen bari büyük sözü dinle...
Yetmişlik aşkına...
Eğer adın 2015'se, bir de yeniyse!

Tüm dostlarımın yeni yılını yürekten kutlarım...
M.C.

30 Aralık 2014

2015'e Merhaba!











İstanbul’a kar yağıyor, yılın ilk karı.
İster istemez yoksullar düşüyor yüreğime.
Evet, manzara güzel, tam benlik...
Bas deklanşöre, kim bilir ne hoş fotoğraflar çıkar...
Hele hele de İstanbul kucak açınca...
Sisler arasında minareler...
Avlularda yiyecek derdine düşmüş güvercinler...
Şadırvanlarda tek tük abdest alanlar...
Ya martılar?
Sakinler, mendirekler üzerinde sıra sıra...
Aralarına karabataklar karışmış...
Denizin dalgası vuruyor kanatlarına...
Ve kar yağıyor İstanbul’a...
Yüreğimde yoksullar.

M.C.


.

Felsefenin aydınlığında...

  

29 Aralık 2014

Savaş ve Barış

Macit CÜNÜNOĞLU
29/12/2014 09:34

 

A+
A-
Hafta sonu izlediğim ilk film: “Gel ve Gör”...
Yapım yılı: 1985
Ales Adamoviç’in “Kathyn’in Öyküsü” kitabından uyarlanmış...
II. Dünya Savaşı’nda Alman işgali altındaki Beyaz Rusya’sında
bir gencin partizanlara katılma çerçevesinde; Nazi zulmünün
yarattığı maddi ve ruhsal yıkımları ele alıyor...
Ve bu eser sinema çevreleri tarafından en önemli savaş karşıtı filim
olarak kabul ediliyor.

İkinci filim ise: “Berlin’de Bir Kadın”...
Daha yeni, 2008 yapımı.
Konusu: Almanya düşmüş, Kızıl Ordu başkentte...
Sovyet askerlerinin Alman kadınlarına reva gördüğü tecavüzü anlatıyor...
Gerçek olaylardan yola çıkmış, Alman gazeteci Marta Hillers’in günlüğü.
Ve açlık, ölüm...

İki filmde de ürkütücü, dayanılmaz sahneler var...
Lâkin “savaş” yok mu?
Hangi gerekçeye dayanırsa dayansın, insanın insanlığını koruması zor.
İllâki öldüreceksin...
Çünkü yaşamak, kazanmak zorundasın.
Hele de ideolojiye bağlı olarak devreye giren işkenceler, toplu kıyımlar...
Ve ağır savaş fotoğrafları...
Kahrolsun, eyyy “barış”, duy sesimi nerelerdesin?

Aradan geçti yetmiş yıl...
Hâlâ savaş...
Bıkmadı insanlık, insan öldürmekten!
Kâh El-Kaide, kâh Hamas, Hizbullah, El-Nursi...
Şimdilerde IŞİD olarak çıkıyor karşımıza.
Boğazlıyor, kesiyor...
Naklen yayın yapıp fotoğraf çektiriyor.
Sanki her yer Berlin, her yer Beyaz Rusya...
İki filmde de izlediğim her sahne tekrar canlanıyor...
Ancak çağımız yirmi birinci yüzyıl!

Biz de çektik, tam otuz yıl...
Devlet PKK çatışması on binlerce canın göçüp gitmesine neden oldu...
Bebekler öldürüldü kundaklarında, köyler basıldı, yakıldı yıkıldı...
Alt üst oldu toplum...
Nice ocaklar söndü.
Ya şimdi?
Görünen bir barış var...
Ne kadar doğru ne kadar yalan...
Dilerim devam eder...
Ağlamaz analar, dağlanmaz yürekler...
Çünkü bu acıyı çeken, yaşayan bilir...
Hayat filim sahnesi değil...
Vatan-Millet-Sakarya hiç değil...
Boş verin “Tek Millet-Tek Bayrak” hamasetini...
Mühim olan önce insan olmak...
Başı dik, onurlu, boyun eğmeyen...
Ve savaşları lânetleyen.

28 Aralık 2014

Koalisyonsuz siyaset!

Macit CÜNÜNOĞLU
28/12/2014 08:27

 

A+
A-
Çağdaş demokrasilerin temel taşlarından biri de uzlaşmadır.
Yani koalisyonlar.
He ne kadar bizdeki tecrübelerin sabıkası kabarık olsa da,
gene de çok ortaklı iktidar paylaşımlarının faydası vardır...
En azından tek adamlığın, mutlak otoritenin...
Daha açık ifadeyle diktatörlük heveslerinin bir nebze de olsa
önüne geçilir.

Gel gör ki bu toprakların yetiştirdiği en büyük dâhi Burhan Kuzu
beyefendimiz aynı görüşte değil...
Üstelik bu şahsiyet anayasa profesörü...
Bakan makan olamamış ama yine de meclis komisyonlarının kıdemli başkanı.
Danışman...
Özal’dan bugünkü reise!
Ayrıca başkanlık sisteminin yılmaz savunucusu.
Lâkin “koalisyon” sözcüğünü duyunca hop oturup hop kalkıyor,
tüyleri diken diken oluyormuş!
Olabilir, demokrasiye inancımız gereği her görüşe sonsuz saygımız vardır.
Fakat barajları da savunuyor ve Avrupa’dan örnekler veriyor...
Almanya yüzde yedi imiş, Rusya yüzde beş...
Bizdeki yüzde on düşerse yıkımlara yol açarmış ki...
Hafazanallah, düşüncesi bile millî felaket!

Hâlbuki evlilik müessesi de bir nevi koalisyon değil mi?
İki kişi arasında gerçekleşen...
Aşkı, sevdayı boş verin...
Üreme faaliyeti için yola çıkılır...
Ki altında cinsellik vardır...
Sonrası malûm...
Anlaşır, arkadaş olmayı becerirseniz hayat cennet olur...
Yoksa cehennem...
İşte bu kadar basit!

Tüm bu gerçeklere rağmen politikacımız geçmişin kötü örneklerini
kullanarak seçmeni korkutmayı marifet sayar...
Ve bir taraftan “ileri demokrasi” yalanına sığınır...
Diğer taraftan da uzlaşmanın kötülüklerinden dem vurur!
Dolayısıyla bu topraklarda gerçek demokrasinin gelişip serpilmesi zordur...
Hele böyle politikacılar başımızda olduğu sürece.

Aynı şey muhalefet partileri içinde geçerlidir.
Biliyorsunuz yakında genel seçimler var...
Başta CHP olmak üzere bir milletvekili adayının üyelerin seçimiyle
listeye girdiğini bu yaşıma geldim, duymadım...
Aslında ne kadar zavallı bir durum...
Ortaya çık; insan hakları, özgürlük, eşitlik, adalet de...
Tabanın söz ve karar sahibi olamasın...
Sonra da masal oku...
Kim inanır kim kanar sana?

En iyisi mi “böyle gelmiş böyle gider” ilkesinden hareketle...
Burhan Bey’in izinden gidip kuzu kuzu biat etmek...
Ki nefesimizi boşa tüketmeyelim...
Çünkü bu halk otoriteyi sever...
Hele de yalancı, hırsız olanını...
Alır, baş tacı eder!

27 Aralık 2014

"En az dört!"

Macit CÜNÜNOĞLU
27/12/2014 08:49

 

A+
A-
Gözler çakmak çakmak...
Bir o kadar da keskin.
Burun derseniz uzun mu uzun...
Her şeye maydanoz!
Ya el?
Sormaya gerek var mı, zavallı halkın cebinde.
Soyuyor soyuyor...
İşin garip tarafı, gene takdir görüyor.
Zekâ derseniz, müthiş...
Yanında Nobelli bilimciler halt etmiş...
Peki; sanat, estetik, felsefe...
İşte orasını sorma...
Allah vergisi kabiliyet!
Öylesine ki, heykelden, müzikten, bilhassa mehterden anlar...
Hele felsefe...
Mübarek sanırsınız Aristo...
Antik çağ yanında bok yemiş...
Döktürür...
Ayrıca hangi dilde felsefe yapılacağını dâhi bilir...
Dedim ya, tanrının lütfu, özel imalat!

Bazen düşünüyorum da...
Bu dünyaya çile çekmeye mi geldik?
Böyle birinin gölgesinde yaşamak...
Bırakın yaşamayı, hayatın her alanında hissetmek...
Ne fena!
Örneğin gülüp eğlenmeye gidiyorum...
Karşımda O, yiyip içmeme karışıyor...
İki sigara tellendireceğim...
İnanmayacaksınız ama yine O...
Vay efendim, nargilenin tömbekisi, sigaranın tütünü...
“Sana ne Usta?” diyemiyorsunuz...
Çünkü adam bir numara, yani sultan...
Bu hırsla vapura biniyorum, Beşiktaş’a geçeceğim...
Yanımda torunlarım...
İkisi de kız, anaları da bir süslemiş ki...
Sormayın gitsin, iki dirhem bir çekirdek...
Biri şortlu, diğeri minili...
Tam iniyoruz...
O ne?
Bir çift göz röntgene yatmış, torunlarımın kıçını dikizliyor...
Sordum, ne iş?
Röntgenciyi bir ordu bekliyor...
Aralarından biri cevap verdi...
"O gözlerin sahibi ahlâkımız, vicdanımız, namusumuz!"

Kısaca böyle yaşamaktan bıktım...
Bana ne lan Esad’dan, Mursi’den, Sisi’den...
Komşum Suriyeli...
Dostum Beyaz Rus...
Tam yatağa gireceğim...
Arkamda O...
Sırtıma vuruyor...
“En az dört”...

26 Aralık 2014

Düşüncenin önlenemez kaderi!

Macit CÜNÜNOĞLU
26/12/2014 09:11

 

A+
A-
Konya’da bir çocuğumuz, yaş: on altı...
Sultanımız hakkında olumsuz konuştuğu için hapsi boylamış.
Aferin yakalayan polislere, davayı açan savcıya ve tutuklama kararı
veren hâkime...
Tam da usulüne uygun, zamanın ruhuna yakışan davranışlar...
N’olacaktı, düşüncesini açıklayan her gence bir demet gül mü verilecekti...
Yok böyle bir şey, hele de bu ülkede...
Herkes haddini bilip çizmeyi aşmayacak...
Çünkü bu topraklarda “ileri demokrasi” uygulanıyor...
Yalanı, hırsızı bol...
Lâkin iş gerçekleri söylemeye geldi mi...
Patlatırlar enseni...
İnen sultanın eli, nam-ı diğer Osmanlı Tokatı...
Ki bir yiyen pişman, bir yemeyen...
Var mı ötesi?

Hâlbuki en kralını Demokrat Parti yapmış...
Bakmışlar ki Atatürk’e saldırıların önüne geçilmiyor...
Parlamentoya dayamışlar teklifi...
Şipşak, işlem tamam...
Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun devreye girmiş;
kamuoyunda anıldığı şekliyle Atatürk'ü Koruma Kanunu...
Tarih: 31 Temmuz 1951...
Nefes almış memleket, özgürlüğün tadına varmış millet!

Bir de Manisalı gençlerimiz vardı...
Yıl doksan beş...
İktidarda kimdi?.. unuttum...
Cumhurbaşkanı Demirel’di, ondan eminim...
Hani “Konuşan Türkiye”nin mimarı...
O çocuklar da yanılmıyorsam sınıfta bir şeyler karalamışlardı...
Hop içeri...
Suçları devrimci terör örgütü kurmak...
Ağır işkenceler, uzun tutukluluklar, kararan hayatlar...
Sonuç: BERAAT...
Ya geriye kalan?
Trajik bir enkaz...
Yaraları hâlâ onarılmayan!

Demek ki aradan yüzyıllar geçse de...
Zihniyet devrimi yaşanmadığı sürece...
Düşünce suç olmaktan öteye geçemeyecek.
İşte Demokrat Parti...
Koyun üzerine altmış küsur yıl...
İktidarda Adalet ve Kalkınma Partisi...
İkisi de fiyakalı isme sahip...
Netice?
Al birini vur öbürüne...
Çünkü burası Türkiye...
Bu ülkede güneş doğar, düşünce asla...
Karanlık hâkimdir...
Ve ışığı sevmeyen yarasalar iktidardır...
Varsa inanmayan...
Aziz Usta’nın yüzde altmış sınıfındandır ki...
İflah olmaz ve düşünce her daim boğulmuştur bu memlekette!

25 Aralık 2014

Kalkedon'dan çıktım yola...

Eminönü vapuru...
Martılarla sarmaş dolaş...
Çay ve simit...
Aşını paylaşmak...
Her hafta yaptığım iş.
Sonra tramvay, ver elini Sultanahmet.
Mavi caminin eşsiz çinilerini seyre dalarak Osmanlı’ya ulaşmak...
Peşinden gelsin Bizans...
Karşımda muhteşem Ayasofya...
Bin beş yüz yıldır direnen katedral...
Aman tanrım, önünde ne uzun kuyruk var...
En az kırk milletten.

Hemen arkasında Soğukçeşme sokağı...
İmza; Çelik Gülersoy...
Ortalarda bir yerde Fahri Korutürk’ün doğduğu ev...
Sahi, adamcağız ne sessiz cumhurbaşkanıydı...
Şimdikilere hiç benzemiyor...
Milattan sonra (12 Eylül 1980) bir başka dünyaya evrildi güzel ülkem...
Hırsızı bol, konuşanı bol, kibir azamet ha keza...
Ayarı kaçtı...
Gelen çaldı, giden çaldı...
Küresel soygunlara yelken açtı!

Fakat Çelik Gülersoy’a bir parantez açmak lâzım.
Tam bir İstanbul beyefendisi...
Turing’in efsane başkanı...
Rahmetliyle tanışmıştım, uzunca sohbetlerimiz olmuştu...
Yer: Fenerbahçe Parkı...
O’nun eseri; Çamlıca, Yıldız, Emirgan gibi...
İstanbul’dan İzmit’e uzanan büyük projelerini heyecanla aktarırdı...
Hedefi dünyanın gözbebeği interlandı yaratmak...
Olmadı, hem ömrü hem konjonktür elvermedi.
Nurlar içinde yatsın, hâlâ özlerim...
Eksik kaldı yaptıkları...
Derken geldik bugünlere, çok tutan bir zihniyete.

Sürpriz!
Efendim, halkçılık işini AKP’liler iyi beceriyor.
İşte örnek...
İstanbul’un dört bir yanını saran Beltur’lar ile Büyükşehir Sosyal Tesisleri...
Buralarda hayat ucuz, âdeta bedava...
Sanırsınız ki orduevindesiniz...
Su elli kuruş, çay yetmiş beş...
Tost iki lira, karışığı iki buçuk, gözleme iki yirmi beş...
Ve hepsinden önemlisi çaka çaka dolu.
Ağırlıklı müşteri profili Beyaz Türkler...
Ellerinde Sözcü gazetesi, pastırma yazının keyfini çıkartıyorlar.
Ne güzel işte...
Gel de Kadir Abi’ye lâf söyle?

Ya bizimkiler...
Yarım yüzyıldır Kadıköy’de yaşıyorum...
Kaç seçim oy verdiğimi unuttum...
Ancak aslan sosyal demokratlar en az otuz yıldır iktidarlar...
Belediye de canım...
Memlekette nerdeee?
Daha bin yıl var!
Sağ olsunlar, üç mekân açtılar...
Üçünün de adı: Kalkedon...
İlki Kalamış’ta, ikincisi Fenrbahahçe’de, sonuncusu Moda’da...
Güzel mimariler, çalışanlar türbansız...
Yani bizden...
Ayrıca bar da var, enva-i çeşit içkinin sunulduğu...
Gel gör ki, fiyat politikaları elitist, düşmanca...
Aynen Turing kafası...
Çay üç buçuk, tost beş lira...
Müşteri derseniz, eh işte; boştan biraz çok, çoktan az...
Kısaca halksız mekânlar ve de ruhsuz...
Tüm bunları niye mi yazdım?
Biliyorsunuz altı ay sonra seçim var...
Bir de “testi” hikâyesi...
Açizane hatırlatayım istedim!

Macit CÜNÜNOĞLU


.

24 Aralık 2014

Hırsız var!

 

Hırsız var!
Macit CÜNÜNOĞLU
macitcununoglu@gmail.com
24 Aralık 2014, 09:04
                          
 
Sıktı artık...
Hergün bir “Paralel” senaryosu...
Hırsızlar mı yakalanmış; Paralelci tezgâhı...
Terör mü var; Paralelci kumpası...
Yargı görev yapamıyor mu; kesin Paralelcilerin işi...
Ve uzayıp gidiyor.
Aslında Paralelci kadroların yatacak yeri de yok...
Ama ne yaparsınız...
Cemaatçilik, tarikatçılık toplumsal ruhumuza işlemiş.
Takım tutar gibi herkesin bir aidiyet duygusu var...
Demek ki zamanın ruhu...
Hobin ve lobin olacak...
Ve elbirliğiyle “Yeni Türkiye”nin değirmenine su taşınacak...
Ki tez zamanda Cumhuriyet, laik düzen yıkılsın!

Peki, bu araba böyle gider mi?
Non-Stop hareket hâlinde...
Motor yağ yakıyor, balatalar bitmiş, egzoz pis duman çıkartıyor...
Sanırsınız Sultanımızın ağzı...
Ha bire kurum saçıyor!

Bir de “açılım”...
Hem de ne açılım...
İktidar-HDP vermişler el ele...
Gidiyorlar gündüz gece...
Kâh İmralı’dalar, kâh Kandil’de...
Bir türlü Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne konamıyorlar!
Organizatör iki müsteşar...
Biri Teşkilat-ı Mahsusa’dan, diğeri Kamu Güvenliği’nden...
Kapalı kapılar ardında...
Belki de yer altında...
Bir pazarlık, bir pazarlıklar...
Alan memnun, satan memnun...
Lâkin diplomatik ticarete konu olan malzeme ne?
Ah bir bunu bilebilsek...
Söyleyecek sözümüz, meydana çıkacak gücümüz olacak...
Ama dedim ya; “devlet sırrı”...
Tüm bilgiler kozmik odada saklı...
Hani o oda basılıp kirli çamaşırlar ortalığa saçılmıştı?

O eskidendi efendim...
Artık yeni Türkiye’deyiz...
Hırsızlarıyla, saraylarıyla, lay lay lomlarıyla...
Yepyeni ufuklara yelken açtık.
Kıçımızda Versace don...
Gömleğimiz Etro...
Urbamız Damat...
El burnuyla yatağa girmeyi çok severiz!
Sonuç itibariyle viagralı toplum olduk...
Söylesene Tayyip Amca:
“Gençliğimiz nerde?”...
“Yoksa geleceğimizi, yarınlarımızı sen mi çaldın?”
Hırsız var!

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...