10 Ocak 2014

Okaliptus zamanı



Macit CÜNÜNOĞLU


 


 
 



Bataklıkları kurutmanın bir çaresi de çevresine dikilen mersingiller
familyasından Okaliptus ağaçlarıdır.
Boyları yüz metreye ulaşır, gövdelerinde bin litreye yakın su bulunabilir.
Gökova körfezinin yanı başından geçen Marmaris yolunun iki tarafı
Okaliptus ağaçları ile donatılmıştır, eşsiz bir manzara oluşturur, sanırsınız
bitki tünelinde seyahat ediyorsunuz.
İşte bu ağaçlar sayesinde çevredeki bataklıklar ve doğal olarak da
sivrisineklerin beslendiği alanlar yok olmuştur.

O nedenledir ki ülkemizde pis kokular ne zaman yayılmaya başlar,
aklıma bataklıklar ve panzehiri Okaliptus ağaçları gelir…
Bir de sivrisinekler, kanla beslenen canavarlar, insan türünün baş düşmanı,
kapitalizm kadar zararlı mahlûklar!
Farkında mısınız, yaşadığımız topraklar da kurutulmamış bataklığa benziyor…
Gelen besleniyor giden besleniyor…
O kadar bereketli ki, konan her türlü haşeratı mutlu ediyor!

En son örneği “ampul” ve “ampulcüler”…
Gelirken o kadar çok şey vaat ettiler ki, sivrisineklerin istilasından bunalan
halkımız inandı, cömertçe oy verdiler…
Giderek yalanlar çoğaldı, giderek oylar arttı, dayandı yüzde elliye…
Kısaca her iki kişiden biri için umut oldu ampul!

Lâkin bir gerçeği unuttular, o da karanlıkta mesai yapan sivrisinekler
ampule konmayı ve çevresinde yaşamayı çok sever…
Yeter ki güneş doğmasın, toplumun kanını içsinler doya doya.
Öyle de oldu, ta ki 17 Aralık gününe kadar.
Aynı sülaleden birileri çıktı, ne de olsa serbest piyasa, rekabetçi düzen…
Ellerinde filit pompası, içinde şeltox…
Sivrisineklerin gözüne gözüne sıktılar ilâcı…
Heyhat!
Tınmadı yaratıklar!
Çünkü tepeden tırnağa alayı aşılanmış, birkaç kurbanla vartayı atlattılar!

Şimdi Okaliptus dikme zamanı…
Mademki sivrisinek yuvası bataklıklar ülkenin başına belâ oldu…
Çare HUKUK, zata mahsus değil evrenselinden…
Hırsızı, rüşvetçiyi, köşe dönmeciyi, namussuzu korumayan…
İnsanlık onurundan, özgürlüklerden, eşitlikten yana HUKUK…
Var mısınız bataklığın kökünü kurutmaya, karanlıkların sahte ışığı
ampulü söndürmeye…
Ülkeyi Okaliptus ağaçları ile süslemeye?

Neden olmasın?
Yoksa benim gördüklerim hayâl mi?
Sıkıldım artık, bilhassa sivrisinek vızıltılarından…
Pis kokulardan, lağım çukurlarından…
O nedenle bir süreliğine yazı dünyasından uzaklaşıyorum…
Martılardan davet aldım, kanatlarında taşıyacaklarmış…
Yolculuğumuz Okaliptus ağaçlarının altına…
Tertemiz bir ülkede uyanmak umuduyla…
Şimdilik hoşçakalın.



www.gazetemen.com
    •  
      •  

        09 Ocak 2014

        İhânet



        “İhânet”
        sözcüğü dilimize Arapçadan geçmiştir…
        Kökeninde hainlik vardır ve en çok da gönül ilişkilerinde görülür…
        Bilhassa şarkı sözlerinde, sonu hüsranla biten sevgilerin aşkların
        vazgeçilmez kelâmıdır, âdeta son darbedir hiyâneti ilân etmek!

        Ya siyaset?
        İşte burda durmak lâzım…
        Çünkü en çok rastlanan davranış biçimi…
        Zaman zaman yerine “dönek”, “liboş” gibi kavramlar kullanılsa da…
        Sonuç itibariyle düşünsel yol ayrılıkların genel adı maalesef ihânettir.
        Hele hele de büyük davalara sırtınızı dönmüşseniz tek kelimeyle yandınız…
        Eğer sığınacak liman, kuytu bir köşe bulamadıysanız “demir attım yalnızlığa”
        şarkısını gönül rahatlığıyla söyleyebilirsiniz!

        Aslında ne kadar hazin bir sonuç…
        Düşünsenize, yıllarca aynı saflarda mücadele edip kavga veriyorsunuz…
        Ne zaman ki başınıza taş düşüyor veya Allah’ın sopası değiyor…
        Uğrunda her şeyinizi verdiğiniz hareketten çekiliyorsunuz…
        Anında boynunuza yafta asılıyor: “Bu kişi HAİN!”

        “Hay böyle siyasetin, hay böyle kültürün” içine de diyemiyorsunuz…
        Çekilip köşenize arkanızdan söylenenleri, yazılıp çizilenleri ibretle izliyorsunuz.
        Örneğin bakan Bayraktar’ın durumu…
        Daha düne kadar ülkenin altını üstüne getiren TOKİ’nin efsanevî başkanı…
        Bilâhare üstün hizmetlerinden dolayı “Çevre ve Şehircilik Bakanlığı” ile
        taltif edilme, daha ne olsun?
        Bir siyasî için gelinebilecek en tepe nokta, üstelik bakanımız kıvrak zekâlı…
        Belki de kabinenin en popüleri, el altından verdiği bahşişleri, gözlerimizi
        yaşartan insanî yardımları hep kameraların önünde!

        Emin olun adam doğuştan şeffaf, anasından çıktığı hâliyle yaşayan
        beyinsel kıvrımlara sahip…
        Lâkin o söz dinlemez evlâtlar yok mu, boyundan büyük işlere kalkan…
        İnsanı bir hiç yüzünden cümle âleme rezil ediyorlar…
        Üstelik her şey büyük reisin kontrolü altındayken!
        Kader işte, bazen vezir yapar bazen hain…
        Siyasetin garip cilvesi, kime ne zaman ne çıkacağı da asla belli olmaz…
        Kayıp gider koltuklar…
        Kamuoyu önünde verilen şerefli istifalar da işe yaramaz…
        Çünkü bu ülkenin adı: TÜRKİYE!

        Toprağından mı suyundan mı, hikmetinden sual olunmaz…
        Sadece ülkemiz değil siyasilerimiz de bir gariptir…
        Kırk yıl aynı çanağa pislerler, ne zaman ki b.kları ayrı düşmeye başlar…
        Ondan sonra seyreyleyin gümbürtüyü…
        Kılıçlar kuşanılıp arz-ı endam edilir…
        Artık herkes namus timsâli, halis vatan evlâdıdır!

        Açılır çeneler; hacı hocaya, imam cemaatçiye veryansın eder…
        Düşülen zavallı duruma dayanamayan minarenin şerefesi ağlar
        ve haykırır yükseklerden:
        “Bre şerefsizler, bre çöl haramileri, bre haramzadeler…”
        “Yıkılın altımdan, yediniz yediniz doymadınız mı?”
        diyerek…

        Ancak nafile, İHÂNET alınlarına yazılmıştır bir kez…
        Fıtratta olduğu sürece neylesin DİN neylesin KANUN…
        Hamur yalanla mayalanmış; her taraf ihânet çemberi, her taraf hain tuzağı…
        Ne dersiniz Marjinal’in değerli okurları, yoksa yanılıyor muyum?


        Macit CÜNÜNOĞLU

        www.gazetemarjinal.com



        .

        Kuddusi'nin Ahı

        
        Macit CÜNÜNOĞLU

         

         
         
        Tuzak, kumpas, darbe, paralel derken yüksek huzurlarınızda Zekeriya Öz!
        Çok değil, kahramanımız yedi yıl öncesinin assolisti…
        Özel Yetkili mahkemelerin Özel Yetkili Savcısı…
        Adalet mekanizmasının parlayan yıldızı, bir dönemin efsanesi…
        Açtığı soruşturmalarla önüne geleni hizaya çekip tespih imamesiyle
        iddianameler yazan müstesna şahsiyet!
        Yeni Ankara arkasında, avladığı her hain karşılığı övgüler, taltifler…
        Öylesine ki, Başbakan’ın özel mi özel Mercedes’ine kuruluyordu.
        Hatta savcının yaydığı korkular öyle boyutlara vardı ki, Beşiktaş’taki
        ofisinin önünden geçmek zorunda kalanlar önce salavat getirip;
        “Tanrım Zekeriya’nı kendine yakın, bizden uzak tut!” diye âdeta yalvarıyordu!

        Bendeniz Zekeriya Öz’ü hep sevdim, daha doğrusu takdir ettim(!)
        Hatta normal zamanlarda Çağlayan adliyesinde karşılaşmıştım, yanımdan geçti…
        Tek kelimeyle muhteşemdi, hele o korumalarının salınımı; müthiş…
        Nasıl söylesem bilmem ki, altıma yapmamak için zor tuttum…
        Yüce devletimizin kutsal pençesini ilk defa ensemde hissetmiştim…
        Verilmiş sadakam varmış, vartayı kazasız belâsız atlattım!

        Neyse, değerli savcımız ileri demokrasi tarihimize geçecek faydalı işlere
        imzasını atıp derin devlet adına piyasada ne kadar üniformalı çakal takımı
        varsa alayını içeri tıktı…
        Arada epeyce masum insan da vardı ama göz kararmıştı bir kez…
        Yılların birikimi, rövanşist duyguların tavan yaptığı süreç…
        Uygulamaya konulan vesayetçiliğe karşı temizlik harekâtıydı!
        İsabetli kararlarının yanı sıra çok can yaktı, çok ah aldı.

        Mesele kurunun yanında yanan yaşlar kadar basit değildi…
        Sonuçta söz konusu insan, çalınan hayatlar…
        Haksız mahkûmiyetler, hele o Mehmet Ali Çelebi var ki, asla unutmam…
        Canım benim, hemşehrim, yakışıklı teğmenim…
        Macit deden kurban olsun sana, nasıl da kıydılar…
        Yirmi yaşındaki vatan evlâdını utanmadan darbeci yaptılar!

        Her zaman söyleriz; yıllar geçer zihniyetler değişmez…
        Dün Erdal Eren’i asan kafa bugün işbaşında…
        Tek farkla; elde tespih, bıyıklar badem, yürür durur çağdaşlığın üstüne üstüne!
        Yine de Zekeriya ustayı ayrı bir yere koymak lâzım.
        Tatil sever kardeşim benim, en büyük hobisi dünyayı gezip görmek.
        Kolay değil, bir ömür adliye koridorlarında geçmiş…
        Yorucu, yıpratıcı, kilo aldırıcı…
        Artık açılmak zamanı, ilk hedef Dubai üzerinden okyanuslar!

        Lâkin o nokta nokta devletimiz fırsat vermedi…
        Çok gördüler tombiğime, ipliğini pazara çıkarıp tenzil-î rütbe ile sürdüler…
        Yoksa kahramanımız hidayete erip rüşvetlerin, yolsuzlukların üzerine gidiyordu…
        Kaliteli damar yakalamıştı, hem de mahdumlar üzerinden en tepede…
        Bastırıyordu, belgeler Ergenekon gibi tırışkadan değildi…
        Sağlam, aleni, âdeta noter tasdikli!

        Ancak muhatapları çalıp çırpmada ustalaşmış kaşarlar…
        Moda deyimle belagât şehvetine kapılmış dinsel maskeli madrabazlar…
        Bir çıktılar piyasaya:
        Darbe, tezgâh, kumpas, komplo türünden bir çuval martaval…
        Sonuç?
        A- İlk raunt devletin…
        B- İkinci raunt namusluların olacak…
        Çünkü içimde öyle bir his var…
        İktidara, paraleline ve her türlü çağdışılığa lânet okuyan!

        Not: Geçmiş olsun Zekeriyacığım, ilk fırsatta ziyaretine geleceğim…
        Bakırköy yolumun üstü, bir çay-kahve ikram edersin artık…
        Belki birlikte Cuma’ya gider Kuddisi Okkır’ın ruhuna dua okuruz…
        Bakarsın bunca zulümden sonra Tanrı’nın kabûl edeceği tutar!

        www.gazetemen.com

        .

        08 Ocak 2014

        Kutsal sandığın dayanılmaz sonuçları!

        
        Macit CÜNÜNOĞLU

         

         
         

        On bir yıldır artezyen gibi birikti birikti…
        17 Aralık itibariyle fışkırıyor!
        Kim ne derse desin iyi idare ettiler.
        Ustalık bu olsa gerek, binlerce zengin yaratıldı iktidarlarında!
        Ah o paralel yapı yok mu?
        Halis vatan evlâtlarından müteşekkil, bulsam pak alınlarından öpecem!
        Demek ki kötü gidişata yürekleri dayanmadı…
        Kuşandılar kılıçlarını, çıktılar meydana.
        Helâl olsun, namuslular ordusunun vicdanı oldular!

        Zaten ülkemizin hukuk sisteminin özü plastikten mamûl…
        Kim güçlüyse ondan yana esner.
        Ayrıca sınırları bellidir, Doğu’da ucu ormana açık Batı’da Kapıkule son nokta…
        780 bin kilometrekare kapsama alanına sahiptir.
        Genellikle hırsızı, yolsuzu, rüşvetçiyi hatta katilleri korur…
        Yeryüzünün müstesna uygulamalarına tanık oluruz…
        Kısaca bu topraklardaki hukukun temel felsefesi zamanın ruhudur!

        Farkındasınız, son zamanlarda dini referans gösteren yazılar çoğaldı.
        Adaletten umudunu kesen dindar kalemler Kur’an’dan alıntılar yapıyor.
        Sureler, ayetler arasından cımbızla çektikleri ahlaksal değerleri âdeta
        gözümüze sokarcasına sergiliyor ki, vatandaştan utanmayanlar Tanrı’dan utansın.
        Normaldir, bir toplumda çürüme kokuşmuşluk yaşam biçimine dönüşmüşse,
        çareyi elastiki hukuk sisteminde değil teolojinin karanlık dehlizlerinde ararsınız.

        Peki, çare?
        Gelinen nokta da ahlak, etik, ar, namus, haysiyet gibi kavramların
        bir anlam ifade etmediği anlaşılmıştır…
        Hukuk, adalet, yasa, yargı…
        O da bir b.ka yaramıyor…
        Öyleyse bu ülkede orman kanunları hâkimdir…
        Ve onun parlamenter demokrasideki izdüşümü sandıktır…
        Kutsal S A N D I K!

        Kim çıkarsa içinden millî irade yalanıyla her türlü rezilliği yapması mubahtır…
        Kirli çarklarına çomak sokmaya kalkan olursa da, başı ezilmeye mahkûmdur!
        İster eski ortak olsun, ister dava arkadaşı…
        Öz evlâtmış, iyilik perisi Gülenlermiş…
        Yer kıçına tekmeyi, çünkü iktidarın güçlü nefesi düşmanlarını boğmaya yeter…
        Arkasında yüzde elli, bir de harama dayalı zenginliğin gücü…
        Neylesin adalet, neylesin yargı?

        Devletin kadroları mobil elemana dönüştü…
        Çoğu emniyetçinin gece bekçisi kadar itibarı kalmadı…
        Savcılar paspas, yargıçlar tavla arkadaşı…
        Öyle bir düzen kuruluyor ki…
        Ne adını koyabilir ne tarifini yapabilirsiniz…
        Olsa olsa “içine tüküreyim böyle siyasetin” deyip sandığın yolunu tutarsınız…
        İnsanlık adına, erdem adına…
        Bakarsınız civciv çıkar veya fil…
        Her ikisinde de umudunuzu korursunuz…
        Yüzünüz güneşe çevrili, içinizden bir ses…
        “Yetti gari” diye haykırır; acıyla sessizce!

        www.gazetemen.com
        .

        06 Ocak 2014

        Kırk beş yıl önce...

        Macit CÜNÜNOĞLU
        Hasibe Teyze, Osman Abi
        ve Ben-Amasya 1959

         

         
         
        Anılar, anılar…
        İnsan yaşadığı müddetçe peşini bırakmayan anılar.
        Memleket düştü aklıma, 60’lı yıllar.
        27 Mayıs darbesi, peşinden 61 Anayasası…
        Siyasetin dar kalıpları yıkılmış, soldan esiyor rüzgâr.

        Amasya küçük bir kent, Türkiye İşçi Partisi kurulmuş…
        Kaya balığı misali ortalığın tozunu atıyor.
        İl başkanı muskalarıyla ünlü Hoca’nın oğlu Şerafettin Atalay (siyasî nedenlerle
        faili meçhul bir cinayete kurban gitti)…
        Yoldaşları Gavur İmam lakaplı Naci Eren, Foto Abdi (Coşkun Eroğlu),
        Dubçek Mustafa (Terzi Gülçek), öğretmen İbrahim İzan, Mehdi Kanar
        ve adını hatırlayamadığım onlarca portre.

        Yapılan ilk seçimlerde aldığı 5239 oyla TİP yüzde 5 oranına ulaşıyor…
        Hiç de fena değil, yıl: 1965
        Bu arada zaman hızla akıp gidiyor ve Amasya’nın soldaki siyasî önderlerinden
        Coşkun Abi ortalıktan kayboluyor...
        Ta ki ODTÜ’de ABD Büyük Elçisi Commer’in makam aracı yakılanana kadar…
        Aralarında Sinan Cemgil, Yusuf Aslan, Tuncay Çelen, İrfan Uçar’ında
        bulunduğu tarihsel olayın önderleri arasında ÖDTÜ’nün fotoğrafçısı
        Amasyalı Coşkun Abi…
        Tarih: 6 Ocak 1969, bundan tam kırk beş yıl önce.

        Geçenlerde eski kartpostallara bakıyordum, birinde Coşkun Abi’nin annesi
        Hasibe Teyze, kalfası Osman Abi (Şimdi Fethullahçı) ve yanlarında ben.
        Dokuz yaşlarındayım, fotoğrafın çekildiği yer; mahallemizdeki Foto SABAH’ın önü…
        Aklıma babası Abdullah Amca geliyor, Foto Ekrem’den sonra en ünlü
        aile fotoğrafçısı,  kız kardeşi güler yüzlü Nursel Abla ve eşi Yılmaz Abi,
        Anadol’u vardı, hiç unutmam, her daim pırıl pırıldı, sanırsam fıstıkî yeşildi.

        Gelelim Commer’e,  O’nu bütün dünya “Vietnam Kasabı” olarak tanıyor,
        uzun yıllar CIA’de çalışmış ve Ankara’ya yeni atanmış…
        İlk iş olarak rektörün daveti üzerine ODTÜ’yü ziyaret ediyor…
        Devrimcilerin kalesini, burçlarında “Yankee Go Home” yükselen üniversiteyi.
        O tarihler bugünkü gibi değil, muhalefet liderinin ABD elçisiyle can ciğer kuzu sarması olup
        mangal partileri yapma lüksü yok…
        Gençlik ayaklanmış, sloganları “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi”…
        Nefret yüreklerde, kavga sert ve elçinin Cadillac’ı ters yüz…
        Bir ateş yükseliyor ODTÜ’nün tam orta yerinde, yanan celladın ABD bayraklı makam arabası!

        Bilâhare kaçaklıklar göçeklikler, teslim oluşlar, gözaltılar, süren davalar…
        İnsanlık tarihine altın harflerle geçiyor eylem, duyulan devrimin ayak sesleri!
        Lâkin 12 Mart faşizmi düzenin imdadına yetişiyor, başlıyor cadı avı…
        O ne?
        Aranan Coşkun Abi yine ortalıkta yok!
        Duyuyoruz ki yurtdışına, İsveç’e tüymüş, daha doğrusu zorunlu sürgünlük hâli…
        O tarih bu tarihtir kendisini görmedim…
        Elimde siyah&beyaz bir fotoğraf, bakar bakar dururum Hasibe Teyze’nin
        gülümseyen yüzüne, ana yüreği işte, kim bilir ne acılar çekmiştir?

        Ya benim aktardıklarımla ilişkim?
        Genç bir öğretmenim, üstelik sosyalist…
        Vietnam’ın lideri Ho Amca (Chi Minh) ile terminolojiyi okuyorum…
        Bu kadar referans yetmez mi?
        Hey gidi yıllar, nereden nereye…
        Adresini bilsem mektup yazacağım Coşkun Abime…
        “Artık dön ülkene”…
        Ve “İleri demokrasi”nin üstün faziletlerinden söz edeceğim!

        Evet, bugün 6 Ocak 2014…
        O günlerin özlemiyle kırk beş yıl öncesine kadeh kaldıracağım…
        Bir yanımda Coşkun Abi diğer yanımda 60’lı yıllar.
        Bağımsızlığın simgeleri, bir döneme damgasını vurmuş kahramanların
        onurlu mücadelesi, namuslu idealizmin yüreklerde yaşandığı devirler…
        Öyleyse bir kez daha selâm olsun 6 Ocak 1969’a…
        Binlerce kez şerefinize!

        www.gazetemen.com

        .

        05 Ocak 2014

        Yolsuzlukların gölgesinde seçim!

        Macit CÜNÜNOĞLU

         

         
         
        Siyaset genel anlamda toplumları yönetme sanatıdır.
        İktidara gelmenin en önemli püf noktası da ustalıkla yapılacak
        ittifaklar ve ilkeleri zedelemeden verilecek ödünlerdir.
        Örneğin yerel seçimler ve başta İstanbul, Ankara…
        Hangi sihirli formül uygulanırsa AKP göçertilir?
        Hiç de kolay değil, yirmi yıldır yıkılamayan kalelerden söz ediyoruz.
        Dolayısıyla üfleyen, sallayan, teorik saçmalıklardan uzak tartışmak zorundayız.
        Ayrıca ideolojilerin popülerliğini yitirdiği süreçte meseleyi masaya yatırıp
        uygulanabilir çözüm yolları üretmek durumundayız.

        “Ne adına?”
        “Sen kimsin?”
        soruları yöneltilebilir…
        Elbette haklılar…
        Lâkin bu kadar kafa yorduğumuza göre tek derdimiz var…
        Ve cevabımız da o doğrultuda; “insana yakışır haysiyetli bir yönetime sahip olmak!”
        Yetmez mi?
        Üstelik ülke lağım çukuruna dönüşmüşken bu kadar pis kokular dayanılacak şey mi?
        İnanın gündelik siyaset, partiler veya adaylar umurumda değil…
        Yeter ki yaşadığım kentte ve Başkent’te derebeylik düzeni sona ersin…
        Bu da az şey mi?

        Yoksa işi idealize ederek ve eldeki malzemeyi de yok sayarak
        kusursuz adayları uzaydan ithâl etmek kolay…
        Ancak seçmene tanıtmak, benimsetmek zor iş.
        Örneğin Adanalı Aytaç Durak, beş ayrı parti beş seçim zaferi…
        Buyrun, siyaset biliminin hangi çerçevesinde değerlendireceksiniz?..
        Veya toplum psikolojisi, sosyoloji, antropoloji her neyse, gönlünüzün
        çektiği, aklınızın tecrübelerinizin yettiği alana sokun…
        Yalnız ikna edici sonuçlar çıkartmaya çalışın…
        Dolayısıyla bir başkadır benim memleketim!

        Seçmen yeri gelir partisinin yeri gelir güvendiği adayın fanatiğidir!
        Ayrıca bu konunun en ilginç örneği de Ecevit’tir…
        Rahmetlinin partisi yüzde 22’yi görüp iktidar oldu, kocayıp çekildi, yüzde 1 (bir)…
        Ülkemize özgü siyasetin cilveleri mi dersiniz yoksa necip halkımızın
        kıvrak manevra ustalığı mı?
        Ne derseniz deyin, bu halk dün başına taç yaptığı siyasî figürleri günü
        geldiğinde kıçına tıkaç yapmaktan geri durmaz…
        Ben demiyorum, atalarımızın tespiti, ayrıca tecrübeyle sabit değil mi?

        Son olarak bir de CHP’nin medyatik yüzü, sosyal medyanın vazgeçilmez
        fenomeni Muharrem İnce’ye kulak verelim…
        Geçenlerde katıldığı televizyon programında izleyicinin sorusu üzerine
        “Eğer bunca rezilliğe rağmen AKP’nin oyu artarsa siyaseti bırakmak lâzım!”
        İşte sözün bittiği yer…
        Ki sevgili İnce ile aynı görüşteyim.

        Asla “yok, olmaz, bu kadarı da fazla" demem.
        Mademki bu ülkenin vatandaşı hırsızların hırsızı, tescillisi, yurt içi yurt dışı
        en şöhretlisi Jet Fadıl’ı parlamentoya taşıdı…
        Rıza Sarraf da hapisten aday olsun (uzun süre yatacağı da şüpheli)…
        Ebru’nun aşkına seçilmezse; elbette bazıları gibi Taksim’e çıkıp anırmam,
        ama “olmaz olmaz” ilkesinin sıkı bir taraftarı olarak paraya kıyıp
        turistik amaçlı umreye giderim…
        Daha ne olsun?

        Önemli not:
        İşbu yazı millî iradeye saygısızlık içermemektedir.
        İlgililere ve kamuoyuna ilânen duyurulur.
        Yaşasın sandık, yaşasın ileri demokrasi!

        www.gazetemen.com

        .

        03 Ocak 2014

        Baykal'a gizli mektup!

        
        Macit CÜNÜNOĞLU

         

         
         
        Dur!
        Lütfen dur!
        Önce Kılıçdaroğlu ile görüşüyorsun…
        Eyvallah, partinin başkanı…
        Meclis başkanı ile görüşüyorsun…
        Ona da eyvallah, ne de olsa milletvekilisin, vekillerin başkanı…
        Ya Cumhurbaşkanı?
        Lütfen yani!
        Dur, burda bari dur, sıfatın statün ne?
        Yoksa sen birilerinin iddia ettiği gibi CHP’nin kadrolu imamı mısın?

        Biliyorum hastalığını…
        Kariyerizm, iflâh olmaz, maalesef tedavisi yok…
        Ne kaset durdurur ne ikinci lig…
        İllâki bir numara olacaksın, ilken “az olsun benim olsun”…
        Yeter ki kaptanlık bandı kolunda olsun.

        Hatırlıyorum siyasî özgeçmişini…
        74’te bakandın, 78’de yine…
        90’larda Başbakan yardımcısıydın…
        Görüp göreceğin o, 8 dönemdir parlamentodasın…
        Bir tebelleş oldun CHP’nin başına…
        Ne koltukmuş be?
        İki kez istifa ettin, gözün hâlâ makamda…
        Pes doğrusu diyeceğim ama Kamer anlar sen anlamazsın!

        İşin yok mu…
        Gitsene be kardeşim.
        Seni görmekten ruhum sıkıldı, sen sıkılmadın.
        Torunlarının torunlarıyla oyna, Konyaaltı’nda  falezlerde suya gir…
        Spor yap, koş…
        Lâkin CHP’den, meclisten uzak dur…
        Yetti gari!

        Görüşme…
        Çankaya’ya çıkınca toplumun gönlünde güller mi açacak…
        Yoksa devletin sır perdesi aralanıp kirli çamaşırlar ortalığa mı saçılacak?
        Aman aman, sen de kalsın…
        Otur oturduğun yer de.
        Eğer devletin bekasını dert ediyorsan…
        Bir kez daha lütfen!

        Kusura bakma ama başlarım devletinden bekasından…
        Sen halkın bekasından söz et…
        Aldığın yüzde 20 oylardan vazgeç…
        Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…
        Sen onu merak et.

        Fakat tekrar gündeme oturdun ya…
        Helâl olsun…
        Sen var olduğun sürece, CHP’de ne Kılıçdaroğlu’nun ne Sarıgül’ün borusu öter…
        Aynen emniyet supabısın; statüko, eski Türkiye adına!
        Öyleyse yola devam, tak koluna Tayyip’i…
        Dün olduğu gibi selâmete koş…
        Üç kuruşlu çıkar, yıpranmayan egon uğruna!


        www.gazetemen.com

        .

        Adaletin kaybolan vicdanı!

        
        Macit CÜNÜNOĞLU

         

         
         
        İddia ediyorum, AKP sandığa gömülsün, hapishanelerin yarısı boşalır.
        Çünkü iktidarın enteresan bir hukuk anlayışı var.
        Başta evrensel standartları yok, kişiye gruba göre değişebiliyor veya
        uygulamada çıkan ofsayt pozisyonlar yürütmenin gözü kara hamleleri
        sayesinde bertaraf ediliyor.
        Örneğin 182 vatandaşımızın ölümünden birinci derece sorumlu tutulan
        ve ağır cezalara mahkûm olan Hizbullahçılar garip bir şekilde davul zurna
        eşliğinde salıverildiler, bilâhare yarım ağız “pardon” denilse de iş işten
        geçmişti, çoktan tüydüler!

        Şimdilerde de sosyolog Pınar Selek’in peşine düşmüşler; beraatlar,
        ağırlaştırılmış müebbetler, Fransa’dan iade talepleri havada uçuşuyor…
        Davanın seyrinde hukukun ibretlik dalgalanmaları, papatya falında olduğu gibi
        peşpeşe verilen “Suçlu-Suçsuz” kararlarıyla donatılmış bir dosya…
        Avrupa’da hangi mahkemeye gitse hâkimler kıçıyla güler!

        Lâkin bu topraklar oldum olası harikalar yaratmaya pek bir sevdalıdır…
        Ki dünyada saygın imajımız zedelenmesin, adaletin asil pençesinden
        kurtulan olmasın!
        En son Şirinceli Sevan’ı nişanladık, tam isabet…
        Mahpushanelerin iki yıl zorunlu misafiri olacak, zafer hukukun!
        Suçu ağır, 60 metrekare ev, köy evi, salon salamanje helâ…
        Türkiye sizinle gurur duyuyor hâkimler!
        Bastırın, göz açtırmayın kefereye, yastığına el koymuş gardiyanlar…
        İki evlâdıyla vedalaşmış Sevan, el sallamış dostlarına ve ilâve etmiş:
        “Asla pişman değilim” ...

        İstanbul’un meşhur kaçakları geldi aklıma…
        Beyoğlu’nun göbeğindeki Demirören Plaza, bir de Başbakan’ın kafayı
        takıp meydanlarda dillendirdiği Zeytinburnu gökdelenleri…
        Tarihî yarımadanın siluetini bozan hilkat garibeleri!
        Demirören taçlandı, Futbol Federasyonu başkanlığına sıçradı…
        Erdoğan’ın dostu müteahhitin akıbetini bilmem, en son umrede görülmüş…
        Yanında iktidarın milletvekilleri varmış!
        Yine de Sevan Nişanyan’ın 60 metrekaresini ve 2 yıllık cezasını baz alarak
        hesap yaptım; kaç yıl hapis yatar Demirören ile Zeytinburunlu güzel?

        Neyse, bu ülkede temel sorun hukukun kaybolan vicdanı.
        Sevan Avrupa’da yaşasaydı kültüre turizme yaptığı katkılardan dolayı
        devlet nişanıyla ödüllendirilirdi, bizde ise hapishane yolları!
        Biliyor musunuz, kitaplığımın en değerli eseri “Sözlerin Soyağacı”…
        İmza Sevan Nişanyan, nefis bir Türkçe etimolojik sözlük…
        Her daim yararlandığım kaynak kitap bir Ermeni vatandaşımın alın teri.
        Ne mutlu bana ki Şirince’nin evrensel ruhunu anlıyorum…
        Ve o güzelim vişne şarabından yudum yudum içiyorum…
        Kadehimi Sevan’ın onurlu mücadelesine kaldırırken,
        pikabımda Sevim Tanürek’in buğulu sesi…
        Sahi, bu kadını kim öldürdü?
        Hatırlayan var mı?
        Sen çok yaşa vicdansız adalet e mi!

        www.gazetemen.com

        .

        02 Ocak 2014

        Eğitimin çirkin yüzü!

        Macit CÜNÜNOĞLU
        Macit CÜNÜNOĞLU
         

        Yeni yılın ilk skandal haberi internet sayfalarına düştü.
        Olay Amasya’nın Gümüşhacıköy ilçesinden…
        Din dersi öğretmeni Abdussamet Arslan “Bir sunni alevi ile evlenirse
        yüz kırbaç cezasıyla cezalandırılır, çocuk yaparsa ölür.”…
        Bununla kalsa iyi, devam ediyor…
        “Kurtuluş Savaşı’na yardım eden bayanların başı kapalı olduğu için
        biz bu savaşı kazandık, bugün olsa kazanamayız.”…
        Ve etek boyundan cinsel değerlere kadar uzanan bir yığın zırvayla süslenen
        ders notları, insanın kanını donduracak türden.

        Okul Müdürü ise olayın abartıldığını;
        “Ben ne soruşturma açtım ne de inceleme başlattım. Öğretmen masum,
        bir suçu yok. Bu olayın üzerine gidersek diğer öğretmenler de artık
        ders anlatırken ağzından bir şey kaçırmamak için rahatsız olacak.
        Bütün toplumu kucaklayıp, kazanmamız lazım”
        diyor.

        İşte Türkiye işte Millî Eğitim’in hâli!
        Fikir yoksunu zavallı öğretmeni mi eleştirirsiniz yoksa ona sahip çıkan idareciyi mi?
        Veya tepeden tırnağa çağdışılığa, bağnazlığa sürüklenen eğitim sistemini mi?
        Evet, zaman zaman miting meydanlarında tanık oluyoruz…
        Halkımız haykırıyor; “Türkiye seninle gurur duyuyor!”…Duyun bakalım, ileri demokrasilerde mahzuru yok…
        Lâkin bu öğretmeni, bu zihniyeti ne yapacağız?
        Onunla da mı gurur duyacağız?

        Ayrıca söz konusu eğitimcinin düşünce yapısı resmî ideolojinin vazgeçilmezi…
        Irkçı, şeriatçı, mezhepçi, ayırımcı…
        Ve sorumluları belli, bugünkü iktidar ile yaslandıkları cemaatler.
        Zaten uzunca süredir Millî Eğitim siyasetin ve tarikatların arpalığına dönüştü…
        Geçmişin KİT’leri gibi, yalnız bir farkla…
        Buralarda üretilen meta değil ülkemizin geleceğini belirleyen genç beyinler…
        Hani M. Kemal’in cumhuriyeti emanet ettiği…
        Evlâtlarımızı, torunlarımızı yarınlara taşıyacak eğitimciler ordusu…
        Vah vahhh!
        Gelinen nokta öylesine berbat, öylesine ürkütücü ki!

        Bu saatten sonra gel de Abdussamet hocayı akla, izana davet et.
        Ne demeli bilmem ki, bilimin, düşünsel özgürlüğün faziletlerini mi?
        Emin olun bir kulağından girer, sindirim sistemine uğramadan kıçından çıkar…
        Çünkü organizması işkembeye bağlı kalın bağırsaktan oluşmuş…
        Elbette kafası da vardır ama o kafa orta çağdan (skolastik) kalma…
        Evrimleşme sürecini tamamlayamamış, prematüre türden!

        Her zaman söylemişimdir…
        Bir ülkenin iki bakanlığı önemlidir.
        Birincisi Maliye…
        İkincisi Eğitim…
        Parayla geleceği (gençliği) elinde tuttu mu…
        Gerisi hikâye.
        Ya güneşi görürsün ya karanlığı…
        Bugün olduğu gibi, tercih sizin!

        www.gazetemarjinal.com

        .

        "Dün dündür..." çağı!

        Macit CÜNÜNOĞLU

         

         
         
        Son yolsuzluk ve rüşvet olaylarının ülkemize hayrı dokundu.
        Daha doğrusu bu musibetten sonra epeyce ayrılıklar yaşandı.
        Bilhassa kanaat önderleri arasında, ne de olsa pek çoğu sabah akşam
        televizyon ekranlarından âkil adamlar tafrasıyla vaaz vermekte…
        Kimi Bay RTE’nin safında yer tutarak övgüler düzmekte…
        Bazıları da Hoca Efendi’nin başını çektiği Hizmet hareketinin
        hizmetçisi olmayı sürdürmekte.

        Darbe dönemlerinde de böylesi derin çatlaklar yaşanır…
        Meselâ 27 Mayıs, destekleyen anlı şanlı öyle kalemşörler vardı ki,
        ilk akla gelen Çetin Altan ile rahmetli İlhan Selçuk.
        Bilâhare bu iki yazı ustasından ilki Özal üzerinden serbest piyasaya
        müthiş bir giriş yaptı, peşinden mahdumlarını sürükleyerek.
        İkincisin darbe seviciliği ise ölümüne kadar devam etti…
        Öyle ki, başında bulunduğu gazeteyi yerlerde süründürecek kadar inatçıydı,
        son zamanlarında da kızıl elma koalisyonunu savunur olmuştu…
        Biraz daha zorlasa Ergenekon şemsiyesi altında hayata geçirecekti ama
        kader utansın, Zekeriya Öz imdada yetişti, zaten ömrü de cevaz vermedi,
        makul sayılabilecek bir yaşta hakkın rahmetine kavuştu.

        Gelelim asıl meseleye, daha düne kadar Hizmet hareketini dibine kadar
        savunup da bugün lânetleyenlerin düştüğü trajikomik hâllere…
        Hakikaten kontrpiyede kaldılar, sahibinin sesi Zaman grubunu saymazsak
        büyük bir bölümü iktidar cenahında yer aldı…
        Ne de olsa mama orda!
        Köftehorlar işte, içi dolu ayakkabı kutusunun kokusunu 450 Km. den alırlar!
        Veryansın ediyorlar, sevgili gülen çoğu zaman salya sümük ağlayan Hocamıza…
        Ne fettanlığı kaldı ne Amerikancılığı…
        Dosta düşmana karşı ayıp oluyor ama elin ağzı torba, sahip oldukları köşeler
        zincirli değil ki, yaradana sığınıp çakıyorlar.

        İnanın bugünlerde Bugün ile Samanyolu’nu izliyorum…
        En doğru, en güvenilir haberler onlarda, ayrıca yayınlarında penguen hindi
        gibi mahlûkatlar da yok…
        Muhalefetin en hasını en kralını dobra dobra yapıyorlar, üstelik tırışkadan değil…
        Takdim ettikleri malumatın alayı belgeli, helâl olsun adamlara!

        Gelgelelim Tayyip Usta’nın, Yeni Türkiye hayâllerinin peşinden koşanlar…
        Görev kıtası gibi her yerdeler, işleri Sultan’ın saçma sapan komplo teorilerini
        savunup şirinlik yapmak, ayakları yerden kesilmiş kaz misali!
        Uçuyorlar, uçuyorlar…
        Kalemleri, söylemleri de öylesine kıvrak ki…
        Devir değişsin, yıkılsın kaleler…
        Bugün Hoca’ya yaptıklarının aynısını Erdoğan’a da yapacaklar…
        Ve konacak bir bataklık elbette bulacaklar!
        Sen çok yaşa Demirel…
        Ne iyi etmişsin “Dün dündür…” gibi mucizevî formülü bularak…
        Çağımızda herkesin ihtiyacı var!

        www.gazetemen.com

        .

        01 Ocak 2014

        Hoşgeldin 2014

        Macit CÜNÜNOĞLU

         

         
         
        2013 yeni yıla bir yığın olumsuz miraslar bırakarak geçti gitti.
        Peki, giden yıldan neler hatırlıyoruz?
        Birinci Gezi olayları veya isyan boyutuna varan başkaldırı…
        İkincisi, yılın son ayında patlayan yolsuzluklar, rüşvetler…
        Ve paçavraya dönen hukuk sistemi!
        Bir de sultanın önlenemez savrulmaları, konuştukça batan,
        aldığı kararlarla cumhuriyet tarihimizde ilkleri başaran.
        İbretle izlediğimiz manzara gerçekten çılgın projelerin ürünü,
        özel hayatlara karışma pahasına dersine çalışılarak üretilmiş,
        her türlü soygundan, rüşvetten beslenerek bataklığa dönüşmüş sistem.

        Elbette savunma mekanizmaları hazır…
        Başta havada uçuşan pespaye komplo teorileri…
        İçi boş, inandırıcılıktan uzak suikast-tuzak tezleriyle desteklenip
        garip bir felakete sürüklenen ülkemiz…
        Ve suçüstü yakalanmanın ayıbını taşımayacak derecede
        salkım saçak iktidar ile piyasada bolca mevcut gönüldaşları…
        Bir telaş, bir şaşkınlık, bir korku!
        Yaşanan hızlı bir şekilde halktan kopuş süreci…
        Çünkü yeni yılın gündemi iki sandığa endeksli.

        Öyleyse haydi Türkiye…
        Sesi her zaman az çıkan namuslular ordusu…
        Birinci hedef Gezi’nin namusuna sahip çıkmak…
        Ki o isyankâr ruh evlâtlarımıza bırakacağımız en değerli miras…
        İşte bu duygu ve yürekle 30 Mart’ta sandıkların başındayız…
        Başta İstanbul ve Ankara derebeylerini yıkmak için.

        Gerisi kolay, domino teorisi mi kelebek etkisi mi dersiniz?
        Kaleler bir kez yıkılmaya görsün…
        Eğer diyalektiğin yasaları bizleri yanıltmazsa…
        Büyük final, tarihî hesaplaşma, tekrar buluşacağız sandıkta…
        Gündem cumhurbaşkanlığı seçimi.

        Bence en keyiflisi, halkımız Sultanımızı oylayacak…
        Ekseninden kayan ülkemizi evrensel hukuk çerçevesinde ya yörüngesine oturtacak…
        Ya da yolsuzluklara, rüşvetlere, dinsel maskeli şeytanlara evet diyecek.

        Evet, iyimser gönlüm 2014’e merhaba derken umutlu olmak istiyorum…
        Beton istilâsına dur, AVM saltanatına hayır diyebilmenin heyecanıyla…
        Temiz Türkiye, gülümseyen toplum, yaşanabilir çevre, gelecek nesiller uğruna
        mücadele bayrağını yükseltelim, aydınlık yarınları kurmak için…
        Hoşgeldin 2014, emeklerimizi boşa, yüzümüzü kara çıkartma.

        31 Aralık 2013

        Zor durumda Vatan!

        
        Macit CÜNÜNOĞLU

         

         
         
        Yılbaşı arifesinde demokrasi ayakkabı kutusuna girdi.
        Ne demişti Bülent Abi; “Ben kum torbası değilim!”
        Vuran kim?
        Kim olacak, anlı şanlı Sultan!
        Yalnız dövülen Bülent Abi olsa iyi…
        Ne yargı kaldı, ne yasama.
        Alayı nasibini aldı.

        Tanık olduğumuz manzara meşrutiyette olur mu?
        Olmaz…
        Ne de olsa bir alt organ var…
        Ya şimdi?
        Ne organı, dersimiz biyoloji mi…
        Veya kuvvetler ayrılığından bahisle yurttaşlık bilgisi mi?
        Geç bunları geç…
        Yaşadıklarımız -dilim varmıyor söylemeye ama- resmen neofaşizm…
        Hem de bir gruba dayalı değil, tek kişinin egemenliği…
        Savcıdan, hâkimden, bakandan, milletvekilinden hesap soran!

        Hâlbuki ne kadar umutlanmıştık…
        Bir taraftan Bülent Abi itiraz ediyor diğer taraftan cemaat…
        Oh dedik!
        Lâkin hevesimiz kursağımızda kaldı.
        Kadük oldu ileri demokrasi atılımları, evrensel insan hakları standartları…
        Sebep olanlar utansın!

        Keşke şu dershaneler sorunu yaşanmasaydı…
        Keşke yolsuzluklar, rüşvetler, hırsızlıklar su yüzüne çıkmasaydı…
        Ne güzel geçinip gidiyorduk…
        Ah ahhh!
        Kader işte, kıydılar güzelim cumhuriyetimize!

        Ayıp oluyor iç ve dış kâfirler…
        Faiz lobisi, Tahtakale piyasası, bilhassa Halk Bank düşmanları…
        CHP’liler, Geziciler, Esedciler, Amerikancılar, Avrupacılar, Siyonistler…
        Kısaca yedi düvel…
        Nedir len Sultanımıza kastınız?
        Kodu mu oturtur…
        Ne hukuk dinler ne demokrasi…
        Ne de olsa Kasımpaşalıdır!

        Son sözüm de Bavulcuzadelerden Baransu Abime…
        Diyor ki,
        “Kılıktan kılığa girdiler…
        Yedikleri yetim hakkı, çaldıkları para, aldıkları rüşvet ortaya çıkmasın diye
        utanmadan bir de ellerini Allah’a kaldırıp dua seansları düzenlediler…
        Utanmadan milletin yüzüne baktılar ama Allah’a nasıl baktılar doğrusu
        hayretler içindeyim.
        Dini de Müslümanlığı da başlarındaki örtüyü de kısacası tüm kutsalları da
        yalanlarıyla kirlettiler.
        Değer miydi bu kadar alçalmaya, alçaklığa…”


        Evet, haklı olmasına haklı da…
        Ya sen, ya siz?

        Kısaca düştük ellerine…
        Satırla katırın arasına, seç beğen al…
        En iyisi mi önümüze, yeni yıla bakalım…
        Tazelensin umutlar, sevgiyle saygıyla nice yıllar.

        Not: Baransu ağır yazmış, Sultan’ın yerinde olsam anında dava açar
        sesini soluğunu keserim. Bu toprakları çobansız köy mü sandı...
        Bastır büyük Usta, arkandayız!

        www.gazetemen.com

        .

        30 Aralık 2013

        Kumpaslı Demokrasi!

        Macit CÜNÜNOĞLU

         

         
         
        “Tarihin bizi donattığı kıt malzemeyle insanı yargılamayı
          kesinlikle reddediyorum.”
        Mahatma Gandhi

        Yaşı dört buçuk milyar olan gezegenimizde insanoğlunun varlığı çok yeni…
        Homo Erectus (Dik duran insan-RTE değil canım): 1 milyon yıl
        Homo Sapiens Sapiens (Biz): 89.000
        Afrika’dan dünyaya yayılışımız: 66.000
        İlk duvar resimleri: 30.000
        İlk tarım: 10.000
        İlk şehirler (Çatalhöyük-Eriha): 9.000
        İlk yazı: 5.000
        İlk kitap (Gılgamış): 4.500
        Birleşmiş Milletler’in kuruluşu: 78
        Evrensel İnsan Hakları Sözleşmesi:75…
        Ve 21’inci yüzyıl, günümüz, TÜRKİYE.

        Tarih bilinciyle bir kronolojiye bakıyorum, bir çağımıza…
        En önemli fark elektrik (aydınlık) olsa gerek.
        Gecenin gündüze evrildiği, karanlığın mahkûm olduğu çağ.
        Bir de HUKUK.
        İnsanlığın en büyük kazanımı…
        Aklın düzenden, dogmatizmden, dinden bağımsızlaşarak özgürleştiği
        ve Fransız Devrimi’nden sonra modern toplumların benimsediği
        kurallar manzumesi; özgürlük-eşitlik-kardeşlik ilkeleriyle yükselen değer.

        İlkel komünal, köleci, feodal, kapitalizm derken geldik Yeni Dünya Düzeni’ne…
        Yani küresel sermayenin egemenliğine…
        Arada “Sosyalist Sistem” var ki, yetmiş yıllık acı tecrübe…
        Sizlere ömür, Marx Amcaya selâmlar eşliğinde!

        Evet, çağımızın parlayan yıldızı HUKUK, HUKUK, HUKUK…
        Onun bununki değil, günü geldiğinde herkese lâzım olan evrensel gözde…
        Yalnız bizim ülkemizde ortalık malı, tabiri caizse fahişe!
        Nasıl mı?
        Nasıl olacak canım, fırsatını bulan her güç yatağa atıyor…
        Dün vesayetçi militarizm, bugün vesayetçi siyaset…
        İkisinin de ortak paydası kapitalizm…
        Gelen ağam giden paşam…
        Ezilen halk, kahramanımız cambaz…
        Fondipliyorlar vicdanı cüzdanında olan reziller!

        Üç kuruşluk saltanat adına bu ülkede ne huzur kaldı, ne sükûnet…
        Evrensel hukuk hacıyatmaz maskaraya döndü.
        Sanırsınız sahibinin sesi alametifarika…
        Polis-Savcı-Yargıç figüran…
        Hukuk çaya çorbaya limon…
        Dünya’nın, Avrupa’nın en büyük adalet sarayları…
        Tüy dikiyor insanlık değerlerinin üstüne!

        Ya tarih, ya kronoloji?
        Ne anlar cemaat, ne anlar siyaset…
        Bulmuşlar kuzu gibi bir halk, her türlü sömürü tavan yapmış…
        Düşmeye gör devletin tezgâhına, her taraf kirli kumpas!

        GAZETEMEN-MARJİNAL

        .

        29 Aralık 2013

        Kedi!

        Macit CÜNÜNOĞLU

         

         
         
        Rejim şirazesinden çıkmıştır, sorumlusu da iktidarın başıdır.
        Bir ülke düşünün ki, “yürütme” kendi atadığı hâkimlerden savcılardan şikâyet ediyor…
        Kime?
        Halka, yüzde elliye, makarna bulgur dağıttığı yeşil kartlıya…
        Vah vahhh!
        Zavallı memleketim, ne hâllere düştün?
        Hani demişler ya, “kılavuzu imam olanın burnu baldan çıkmaz.”
        Aynen öyle, ülkeyi bir yolsuzluk bir hırsızlık sarmış ki…
        Sormayın gitsin!
        Çalan mağdur, hırsızı yakalayan düşman…
        Utanmasalar hırsızı muhalefetin akrabası yapacaklar!

        İnanın bu manzarayı gördükten sonra aklıma kedi geliyor…
        Köşeye sıkışan, gözlerinden ateş çıkıp dişlerini gösteren…
        Süt dökmüş, ciğer çalmış, üstelik ortalığa pislemiş…
        Hesap soruluyor, daha doğrusu sorgulanır gibi yapılıyor…
        Lâkin kedi arsız, pişkin, yavuz hırsız…
        Hırlıyor, mırlıyor…
        Haince saldırıyor; bir elinde kefen arkasında kıllar…
        İnsanlık onuru ayaklar altına alınıyor.

        Ah ahhh!
        Türkiye Türkiye olalı böylesini görmedi…
        M. Kemal’i katmayalım hesaba, nurlar içinde yatsın.
        Millî Şef siyaseten iyidir kötüdür, herkes kabul eder ki haysiyetlidir namusludur.
        Menderes derseniz?
        Evlâtları dâhil bugünkülerin yanında çamurun içinde parlayan ve
        asla kirlenmeyen, onca demokrasi yanlışına rağmen çalıp çırpmayandır.

        Ve siyaset-î azam…
        Evet evet, Demirel…
        Aile boyu geometrinin yamuklar silsilesinden…
        Yine de bireysel anlamda sütten çıkmış ak kaşık…
        Altüstü Güniz Sokak’ta bir gecekondu ile binlerce kitap…
        Gece gündüz dua ediyor;
        “Tanrım giderayak bi daha bi daha beni Cumhurbaşkanı yap!”

        Nihâyet Özal ve Özalizm…
        Bir devrin başlangıcı, “işçinin şerefiyle zenginin şerefinin eşit olmadığı” yıllar…
        Prenslerin, papatyaların dayanılmaz saltanatı, görgüsüzlüğün hüküm sürdüğü,
        bir konulup beş alındığı devirler…
        Devamında mesutlar, çillerler, erbakanlar vesaire vs.
        Kısaca ahlâk denilen kavramın tedavülden kalkıp sürgüne gönderildiği yıllar…
        Tek kelimeyle utanmazlık çağı, kirli savaş uğruna on binlerce gencin yitirildiği,
        binlerce faili meçhul cinayetin işlendiği kopkoyu karanlık bir çağ!

        İşte günümüz; tam da yakın tarihin kara lekelerini lânetlerken…
        Yüksek huzurlarınızda K E D İ…
        İnanın böylesi görülmedi…
        Hain, sinsi, kurnaz, rezil, hırsız, himayeci…
        Ve aydınlığa laikliğe demokrasiye hukuka cumhuriyete düşman…
        En tepede, baş edebiliyorsan baş et…
        Eyyy namuslu müslüman, onurlu İNSAN!

        MARJİNAL-GAZETEMEN

        .

        4-G’NİN GENÇLERİ

        1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...