12 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

Paşalar!


Bir tarihler paşayla yarbayın tavla oyununa şahit olmuştum…
Paşa “Tuğ”luktan emekli…
Olsun, unvanı "Paşa” ya!
Eziyor subayı, kural falan tanımıyor, gelen zarı da oynamıyor…
Pullarını neye ihtiyacı varsa ona göre hareket ettiriyor.
Sonuç malûm, garibim 5-0 nakavt!

Bu hatıram Pamukoğlu’nu izledikten sonra aklıma geldi…
Şöhretli Tümgeneral emeklisi.
Sahi, “Or”luğa neden gidemedi?
Hâlbuki yalnız ünlü değil bir çuval da madalya sahibi…
Üstelik kahramanlıkları dillere destan.
Kimbilir, demek ki YAŞ uygun görmemiş…
Hikmetinden suâl olunmaz, ne eylerse güzel eyler kurmaylar!

Geçmişte görülmüştü…
Neydi “Tak-Şak”çı?
Evlere şenlik, gazeteciler etek bile giydirmişti!
Ya soyadı Küçük icraatları büyük olan?
Böylesi varlıklarından hâlâ irkilirim…
Bilhassa vatan sevgilerinden!

Neyse, medyanın bilhassa ekranların gülü Pamuk Paşa’yı gördükçe...
İçimi derin bir hüzün kaplar.
Tavlacı, tamburacı generallere uzanırım…
Düşünürüm, çıkamasam da işin içinden hep merak ederim…
“Nasıl bir duygudur rütbenin ağırlığı?”
“Zor mudur taşıması?”
“Mikrofonların, kameraların, tv’lerin pasaportu mudur yıldızlar?”

Ve uzaklara çok uzaklara giderim…
Doğduğum, ilk gençliğimi yaşadığım topraklara.
Karşıma Mustafa Kemal çıkar.
Osmanlı paşası, Padişah komutanı…
Aylardan Haziran…
İşgâl altında anavatan.
Yaş: 38… Umurunda mı rütbe şan şöhret unvan…
Tek bir hedef var; kurtulacak vatan.
Devam etmeyelim, gerisi zaten bilinen hikâye.
Ancak asıl derdimiz paşalık müessesi.

Gelişkin toplumlarda bu kadar çok mudur kurmay kadro?
Varsayalım ki sürüsüne bereket.
Peki, ya vatanseverlik?
Bu bağlamda darbeseverlik…
Demokrasiye sırt dönmek…
Hele solcudan, zinhar nefret etmek!

Merdiven dayadım yetmişe…
Altmıştan postmodernine..
Alayını yaşadım darbelerin…
Gülenini ağlayanını gördüm…
Kavrulanlara sürgünlere sönen ışıklara tanık oldum…
Anlıyorum ki kafa aynı kafa…
Siyasete tepeden bakmak, ülkenin patronu olmak…
Tanrı aşkına susun paşalar…
Biz de hoşnut değiliz gidişattan…
Lâkin halkımıza güvenmek lâzım.

Elbette vakti zamanı gelecek…
Önce sarsılacak hünkâr sonra tarihin karanlığına postalanacak…
Emin olun, çağımız 21.yüzyıl…
Bilgi çağı iletişim çağı…
Umut ne kışlada ne camide…
Gelecek M.Kemal’in çizdiği yörüngede...
Ah bu gerçeği bir kez olsun anlasalar!

www.gazetemen.com

10 Ağustos 2012

Selda Bağcan

.

Selda Bağcan demiş ki: “Erken öten horozu keserler”…
Ahmet Kaya’yı, Kürtçe şarkılarını kastetmiş.
Ah canım kardeşim!
Bu ülkede erken öten yalnız Ahmet mi?

Osmanlı’dan vazgeçtik, Cumhuriyet tarihine bak…
Hiçbirini gözün almıyorsa son altmış yıla…
Bak bakalım karşına ne çıkacak?

Nice Kayalar, Nazımlar, Kemâller, Denizler…
Saymakla biter mi?
Tarih tarih değil ki, erken öten horozlar manzumesi!
Hepsinin ortak paydası, kesilmiştir kellesi.

Lâkin insanlık tarihi de böyleydi…
Örneğin;
Giordano Bruno (d. 1548, ö. 17 Şubat 1600 Roma). İtalyan filozof,
rahip,
gökbilimci ve okültist. Rönesans felsefesini biçimlendiren filozofların
en önemlilerinden biri ve şair yönüyle de edebiyata en yakınıydı.
Ona doğacı “Coşkunluğun düşünürü” de denilebilir.
Aristotelesçi kapalı evren görüşünden ilk sıyrılanlar arasında yer alan
İtalyan filozof
Kopernik'in tezini savundu.
Evrenin sonsuz ve eş dağılımlı olduğunu ve evrende dünyadan başka
birçok gezegenin bulunduğunu söyledi.
Aykırı görüşler beslediği için 1600 yılında Roma Katolik Kilisesi'nin 
Engizisyon mahkemesinde yargılanıp sapkın ilân edildi ve Roma'da diri diri yakılarak idam edildi.

Aynen Sivas’ın kurbanları gibi…


Tanırdım Asım Bezirci’yi, edebiyatçılara örnekti kişiliği…
Kıydılar o’na, yoldaşlarına…
Yanıp kül oldular…
Külleri savruldu sonsuzluğa.

Daha dün andık Hiroşima Nagazaki’yi…
Üzerinden yıllar geçti…
Sanırsınız ülkemiz Ortaçağ…
Brunolar ülkesi…
Erken öten horozlar diyarı!

Zaman ilerledikçe koyulaşıyor karanlıklar…
Ancak aydınlık…
Işığının huzmesi azalsa da…
M.Kemal’den gelen umut…
İnadına var.

Gelelim Selda’ya…
12 Eylül’ün ünlü mahpusuna…
İtiraf et, sen de sevdin Tayyip’i…
İnandın yalanlarına.

“Açılım”, “İleri demokrasi” dedi…
Kulağa hoş geldi…
Tav oldun…
Umut dünyası…
Endişelenme…
Anlarız insan hâllerinden.

Fakat mahalle baskısı demen yok mu?
Asla affedemem.

Söyle kız, ne zaman baskı gördün bizden?
Ayıptır ayıp…
Söylediklerin ne vicdana ne izana sığar.
Belki cüzdan diyeceğim ama…
Dilim varmıyor daha ötesine.

Ne diyeyim bilemiyom ki…
Senin de yolun açık olsun devrimci bacım Selda Bağcan!

.
Macit CÜNÜNOĞLU

"Çek bir hizmet..."


Değerli Erol Çevikçe geçenlerde “CHP+MHP” ittifakından söz etmişti…
Amaç iktidarı geriletmek!
MHP’den cevap gecikmedi, bırakalım CHP’yle uzlaşmayı,
Bahçeli AKP’nin kucağına oturmaya çoktan razı.

Aslında meclisi olağanüstü toplantıya çağıran Kılıçdaroğlu samimiydi…
Ülkemizin en yüksek karar merciinin olayları görüşüp tartışması lâzımdı.
Şemdinli’yi Hakkâri’yi, sınır boylarında olan bitenleri.
Fakat ne mümkün, hünkârımız istemedi…
El hak, peşinden Bahçeli biat etti!

Sonuç bizleri şaşırtmadı…
Zaten uzun süredir yasama organının bir hükmü de kalmadı.
Kanun dediğiniz nedir ki?
Sultanın iki dudağının arasından çıkan düzenlemeler manzumesi.

Örneğin “4+4+4” tartışıldı mı?
Yalandan bir iki görüşme, postalandı şipşak notere…
Resmî Gazete’de yayınlandın mı, al sana sil baştan Tevhidî Tedrisat Kanunu.
İmam Hatipler hortlayacakmış, eksen kayıyormuş, din devleti olacakmışız…
Geçiniz bunları…
Olan olmuş, son on yılda ülkenin şaftı kaymış…
Hani derler ya; “çivisi çıkmış”…
Bindik bir alâmete, gidiyoruz Suriye’ye!

Lâkin ülkemizi bekleyen asıl tehlike…
Bin kez yazdım bir kez daha haykırayım; etnisiteye dayalı Milliyetçilik.
Kontrol kaçtı mı elden, maazallah sonuçlarını düşünmek bile akıllara zarar.
Düşünsenize; bir elde Kuran diğerinde Bayrak…
Savulun üç hilâlli Enver’in ordusu geliyor el’an!

Yalnız çatıştığın Ruslar değil, koşullar I.Dünya Savaşı hiç değil…
Dört ülkenin demirbaşı Kürtler…
Türkiye-İran-Irak-Suriye…
İster sev ister reddet…
Ancak hayat hakikâtler üzerinden seyreder.

En iyisi mi, biz bu konuyu Pensilvanyalı Hoca’ya danışalım…
Muhteremleri Said-î Kürdî’nin -pardon- Nursî’nin izinden gider…
Mademki üst kimliğimiz İslâm…
En uhrevî şemsiye, altındakiler Türk-Kürt-Arap-Gürcü-Çerkez fark etmez…
Bulsun ilahî bir formül yazsın bir reçete…
Öncelikle ortalık yatışsın, bilâhare barış görüşmeleri başlasın…
Bu kez Oslo’da değil, İngiliz’in kulağı var…
Kasımpaşa-Kulaksız’da olur…
Ne de olsa anavatan, özelliklerinden dolayı kutsal mekânımız sayılır!

Uzlaşma sağlanırsa, bakın o zaman ülkemizin nurlu yarınlarına…
Apo parlamentoda, Karayılan Dahiliye Müsteşarı…
Cezaevleri Genel Müdürü Ş.Sakık…
Bayık da Baş İmam kadrosuyla atandın mı…
Yaşasın huzurlu Dünya!

Boşuna dememişler; “Ahirette iman dünyada hizmet”…
Biliyorsunuz Fethullahçıların yeni adı: “Hizmet aşağı Hizmet yukarı”…
Öyleyse “Çek bir hizmet” barıştan yana…
Nasıl olsa siyasîlerden umudumuzu kestik…
Umudumuz olsun Pensilvanyalı Gülen Hoca!

www.gazetemen.com

08 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

Vefasızlık Madalyası!



Çok bilinen atasözümüzdür: “Ev alma komşu al.”
Bu sözün derin anlam ve önemini gel de Başbakan’a izâh et!
İdrâk eder mi yoksa “git işine len” diyerek azarlar mı?

İkinci şıkkı daha yakın görüyorum ama yine de günâhını almayalım.
Ancak bizim sözünü ettiğimiz apartman, villa komşuluğu değil…
Meramımız ülkemizin komşuları.

Batıda: Yunanistan Bulgaristan,
Doğuda: Gürcistan Ermenistan İran Nahçıvan,
Güneydoğuda: Irak ile Suriye.

Bu ülkeler arasında en kâdim sınırdaşımız İran…
Bir de Ruslar vardı…
Biliyorsunuz Sovyetler oldu…
Bilâhare aslına rûcu etti, T.C.’ye epeyce komşu hediye etti!

Şimdi gelelim asıl meseleye…
Dünkü dost yeni düşman Suriye’ye!
Yıllar önce tanışıp uzun sohbetler etmiştim…
Dostumun eniştesiydi, Hataylı Arap alevîsi.
İTÜ mezunu, kimya yüksek mühendisi…
Aydın, ne de olsa altmışlı yılların öğrencisi.

Lâf aramızda bir hanımı da Suriye’de…
Soydaşımızdan çocuk olmayınca ikincisini (genç olanını) anavatanından almış…
Maksat zürriyet, anlarsınız ya!
O nedenle bir ayağı Suriye’de.

Aktarıyor; bugünü değil Hafız Esad’lı devirleri…
Belki o tarihlerde yavru Beşar vitamin bile değil!
Aman da aman ne sıkı idare varmış…
Kahvede oturup arkadaşınla yarenlik etmek bile zormuş.

Çünkü Suriye halkının üçte biri Hafız’ın ajanıymış…
Sıkıysa düzen hakkında, Baaslı diktatör aleyhine konuş bakalım…
Anında polisler ensende…
Nereye götürüldüğün meçhul, hukuk/adalet rastgele…
Kıçı kurtarırsan ne mutlu sana!

İşte bu adamın oğlu Beşar…
Armut dibine düşer!
Güzelliği dillere destan eşi Esma Sultan Suriye’nin laik yüzü…
Ya mahdum Esad, diğer Arap liderleri gibi diktatörün allahı!
Üstelik doktor, Hipokrat yeminli…
Hay sana o diplomayı veren İngilize ne demeli?

Evet, bu adamın dostuydu Recep Tayyip Erdoğan…
Yedikleri içtikleri ayrı gitmiyordu…
Hatta ortak tatil yapıyorlardı aile boyu…
Ege’de Bodrum sahillerinde!

Biraz daha zorlansa tek devlet olacaktık…
Bakanlar kurulları toplanmıştı İstanbul’da!
Sonracıma ne olduysa oldu, öküz öldü ortaklık bitti!
Aslında ölen öküz de yok…
Fitne fitne…
Dostluğumuzu çekemeyen münâfıklar fit soktu aramıza!

İşte o tarihten beri can-ı gönülden ilgileniriz komşuyla…
Sanırsınız eyaletimiz…
Şemdinli’de kan gövdeyi götürür…
İktidarda tık yok…
Sanki Halep Ankara’nın semti…
Kurduğumuz ordular, ellerinde bayrak savaşırlar doya doya!

Ne dersiniz garip bir durum değil mi?
Öküz altından buzağı arayıp her melânetin sorumlusu Batı’dır yanlışına düşmeyelim…
Mademki her işe teşne hünkârımız var…
Gerçek olimpiyatlar Arap diyarında…
At izi it izine, sap samana karışmış…
Ne fark eder?

Nasıl olsa sürünen, bedel ödeyen yoksul halklar…
Maksat demokrat görünümlü padişahlık yayılsın…
İster Müslüman Kardeşler, ister Hizbullah, ister El Kaide marifetiyle…
Ha, bu arada şampiyonluk madalyamız çoktan takıldı boynumuza…
Üzerinde yazıyor: “Komşularını satan ülke!”


www.gazetemen.com

06 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

Merak bu ya!


ABD robotu Merak Mars’a indi…
Diğer adı Merih, Güneş Sistemi’nin dördüncü gezegeni…
Hayat var mı yok mu, inceleyecek dört bir yanı.

Ne mutlu bize…
Dünya gözüyle komşuları keşfediyoruz.
Müthiş heyecan…
“Tanrı Parçacığı”nı bulduk…
Sıra da kâinat!

Rabbim, bu ne cömertlik…
Uzayda fetihler…
Yeryüzünde olimpiyatlar…
Rekor üstüne rekorlar…
Yoksa…
Tövbe tövbe…
Yaklaşıyor muyuz yanına?

Fakat Tanrım…
Ne kadar şımartmışsın Amerikalıları?
Nijeryalı gariplere döşendiler 156 sayı…
Aslını inkâr eden NBA’lileri gördükten sonra…
Bağışla, insanlığımdan utandım!

Diğer yandan…
Yok mudur adaletin?
Biliyorsun mübârek aydayız…
Yani Ramazan…
Nedir Müslüman’ın Müslüman’dan çektiği?
Özel olarak mı tayin ettin…
Küstah Amerikalının Anadolu şubesini?

Takmış kafayı Esad’a…
Sanki bütün Arap kralları temiz…
Tek o zenci!
Nasıl da bastırıyor…
Gözü kararmış…
Hayat memat meselesi kabul edip saldırıyor arsızca!

Bu arada hayranlıkla izliyoruz Adem evladının buluşlarını…
İyi ki cennetten kovmuşsun…
Dünyayı çevirdiler cehenneme desem de…
Yarattığın gezegende iyilerde var.
Fakat -her şeyi bilensin- maalesef azınlıktalar!

Gelirsek yeryüzünün en güzel mekânı topraklarımıza…
Ne kadar soy-sop yaşıyor…
Sanırsınız Amerika.
Her ne kadar adı: T.C. olsa da…
Nuh’un gemisinden aşağı kalmaz!

Affet Tanrım,
Orta Asya’da suyumuzu elektriğimizi doğalgazımızı kestin…
Sürdün bizi Anadolu’ya…
Hikmetinden sûal olunmaz…
Eyvallah!


Lâkin bin yıldır kavga hâlindeyiz…
Ne huzur gördük ne saadet…
Diyorum ki; birazcık acısan…
Son nefesimizde -vazgeçtik CHP’den- pembe dünyanı bir kez olsun görebilsek…
“Merak” bu ya!


www.gazetemen.com
Macit CÜNÜNOĞLU

Barış o kadar uzak ki!


Nazım 56’dan sesleniyor…
Hiroşima’nın üzerinden on bir yıl geçmiş…

“Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.”


6 Ağustos 1945
İnsanlık nükleerle, Atom’la tanışıyor…
Saat: 8.15
Kızıl bir alev yakıyor yıkıyor yok ediyor.
Gidiyor on binlerce can!

Nazım’ın “Kız Çocuğu” anlatıyor;

“Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.


Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.”


Hiroşima’nın Nagazaki’nin üzerinden altmış yedi yıl geçti…
Ne insanlık savaştan vazgeçti ne yakıp yıkmaktan!
Daha dün; acıların en derini Vietnam…
Dökülen kanın dört kıtada ardı arkası kesilmedi.
N’oldu Bosna’da, Avrupa’nın göbeğinde?
Sustu üç yüz bin yürek…
Lânet olsun, barış o kadar uzak ki!

Afrika’da yüz binler…
Afganistan, Irak’ta milyonlar…
En tazesi komşuda, Suriye’de…
Barış o kadar uzak ki!
Hiroşimalı çocuk kavgasını sürdürsün…

“Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâğıt gibi yanan çocuk.


Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.”


Evet, çağımızın özlemi Barış…
Yalnız seslendirenler o kadar az ki…
Ne ABD farkında ne Ankara…
Kan akıyor Güneydoğu’da…
İnsanlarımız ölüyor sınır boylarında!

Ordular kuruyoruz Suriye’de…
Saldırıyorlar Halep’e, Şam’a…
Irak’tan ders almayan siyasiler…
Kibirle, efelenerek bakıyorlar…
Kan gölüne dönmüş coğrafyaya!

Bugün 6 Ağustos…
Hiroşima’nın yıldönümü…
İnsanlığın yaşadığı en büyük acı…
Barışın simgesi Olimpiyatlar hatırlar mı Londra’da?
Yoksa anılar küflendi yürekler nasırlandı mı?

www.gazetemen.com

05 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

Vehbi'nin Kerrakesi!

Beklenen açıklama Cumhurbaşkanı Gül’den geldi;
“Tayyip Bey’le hukukumuz kardeşlikten öte”…
Ve ilâve etti: “Günü geldiğinde hep beraber karar veririz”…

Kırk senaryo üreten komplocular…
Ağzınızın payını aldınız mı?
Yazdık çizdik, bir türlü inanmadınız…
Gördünüz, kutsal organizmanın hemoglobinleri…
Davalarına oksijen taşımıyor mu?

Başından beri söyledik…
Erdoğan’la Gül ayrılamazlar…
İspat için şarkı mı söyleyelim?

Gerekirse onu da yaparız…
Bir elimizde ud diğerinde kadeh (mübârek Ramazan, şerbet dolu)…
Sözler sanat güneşimizin…
Nurlar içinde yat Zeki Müren…
Senden başka “Paşa” tanımam…
Evet, “Aynı bedende can gibiyiz/biz ayrılamayız”.

Yıllardır anlatıp durduk…
Lâkin dinleyen kim?
Yeni yeni uyandı demokrat liberaller…
Gidişat gidişat değil!

Yıl 2002, günlerden 3 Kasım…
Her şey öyle güzel başladı ki…
Demokrasi rüzgârları, özgürlükler havada uçuşuyor!

Ergenekon, Ayışığı, Eldiven, Poyraz, Balyoz senaryolarını es geçelim…
Soğancızade’nin uzmanlık alanı…
Bugünlerde Silivri’de döktürüyor…
Herkesin bildiği gerçeklere su katmayalım.

Önce yüzde 34, peşinden 47…
En son yüzde elli…
Kim tutar dünyalar fatihini?

Coştu, neyine güvenir bilmem…
Petrol bulsak…
Eyvallah diyeceğim de…
Elde avuçta yok, borç dayanmış gırtlağa…
Gerçekleri ters yüz etme ustası…
IMF’ye borç veriyor, demokrasi ihraç ediyor…
Daha neler neler…
Utanmasa dünya efendisi Obama’yı koltuğundan edecek!

Ulu tanrım…
Ne günlere kaldık?
Derdimiz başkanlık yarışı!
Gül mü olsun Sultan mı?
Canım halkım canından bezmiş…
İşsizlik yoksulluk…
Alışılagelmiş manzara-î umumiye…
Tartıştığımız gündeme bakın:
“Esad’dan sonra n’olacak Suriye?”.

Yalnız dikkâtinizi çekmiştir…
Diyor ki Gül: “Hep beraber karar vereceğiz”…
Anlaşıldı mı Vehbi’nin kerrakesi?

Bu konuda düşünüp haftaya devam edelim…
Çünkü beyanat mühim…
Kimdir karar mekanizması?
Madem ki ülkemizin yarınları mevzubahis...
Uyanık olmak lâzım!


www.gazetemen.com

03 Ağustos 2012

Londra'dan İstanbul'a!

“12 Dev Adam” hikâyesi Avrupa 32. Basketbol Şampiyonası’yla başladı.
Athena gurubunun hafızalarımızdan silinmeyen bestesi, takımımız ikinci olmuştu.
O gün bu gündür basketbolcularımız her zaman “12 Dev Adam”.
Onca başarısızlığa hatta olimpiyatlarda yer almamasına rağmen.

Ve rüzgâr devam etti, marşları olmasa da “Sultanlar”, “Periler”…
Padişahlık öykünmelerinden metafizik varlıklara!
Belki Amerika’ya özendik…
92 Barcelona olimpiyatlarının “Rüya Takım”ına!

Futbol kulüplerimiz de öyle değil mi?
Hepsinin adı var; Horozlar, Akrepler, Timsahlar vs…
Belki en tevazuu sahibi; “Kanarya”yla “Hamsi”ler!

Ancak bir talihsizliktir gidiyor…
Millî sporumuz halterde tık yok.
Yüzmede boğulacağımız kesin…
Jimnastik zaten uzak…
Teferruat branşları da es geçelim…
En iyisi mi umudumuz devşirme atletlerle pehlivanlar!

Farkındasınız, şu an’a kadar Londra hüsrânla geçiyor…
Kimbilir, belki Esad’ın ahı tutmuştur!
Zaten ah etmeyen kaldı mı?
Sağolsun Recep’le Davut’a, yedi düveli düşman etti…
Biri hariç…
O da Amerikalı Obama!

İnanın insanın içi acıyor…
Yetmiş beş milyonluk ülke, yüz kûsur sporcu…
Nasıl olur sondan birinci?

Başlarında gelmiş geçmiş en lâfazan bakan…
Arkalarında aile boyu başbakan…
Eee, olmayınca olmuyor işte…
“Van minut”la akan sular durmuyor…
Emek disiplin istiyor olimpiyatlar.

Yine de çıkmayan candan umut kesilmez…
Mazimiz parlak, atalarımızla ne kadar övünsek az.
Halis “Türk Malı”; Naimler, Haliller, Elvanlar…
Bu toprakların yetiştirdiği öz evlâtlar!
Boşa mı gidecek onca emekler?

Allahtan mahcup etmedi sultanlarla periler…
Kore’ye atladık, Çin’i katladık…
Bak şu işe?
Kim demiş Asya Kaplanları?
Dayanır mı güneşin doğduğu ülkeye…
Adımız: Anadolu
Hünkârımızın diyarı…
“İleri demokrasi” sayesinde yeneceğiz düşmanları!

Bir de rezervimiz; 100 milyar dolarla Cüppeli…
Kim oluyor dünyanın yalınayak ülkeleri?
Bastırdık mı duayla parayı…
Satın alamayacağımız madalya yok!

Çünkü gelecek biziz, yarınlarız…
Çılgın projelerimiz var, ustalık dönemindeyiz.
Gülü de indirelim Çankaya’dan…
“Dağılın lan, geliyor sultan!”

Not: Değerli izleyiciler, 2020 Olimpiyatları garanti…
Hatta 2020’den 2120’ye…
Damgamızı vuracağız yeni yüzyıla…
İmza: Ortadoğu Fatihi!


www.gazetemen.com


01 Ağustos 2012

Gazetemen'den...

01/08/2012 09:06

Tanrının lûtufları!

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine iki yıl var, şimdiden başladık tartışmaya.
Kimbilir, belki sistem değişir “Başkan” seçeriz!
Fakat asıl üzerinde durmak istediğim Erdoğan’a rakip olabilecek şahsiyetler…
Tahammül yok, adı konmadan bir kaşık su da boğmak istiyorlar.
İster gül olsun ister ayva çiçeği!

Ayrıca Erdoğan’a rağmen Gül’ün aday olacağını hiç sanmam…
Nedenine gelince; öncelikle bu iki zat-ı muhterem dava arkadaşı, ideolojik birliktelikleri var…
Ki bu kardeşlik sağcının solcunun yoldaşlığına benzemez…
İdealleri kutsal, İslâm referanslı!

İkisi de rahle-i tedrisattan yetişme, rahmetli Erbakan’ın öğrencisi.
Damardan almışlar düşünceyi, üç kuruşluk makam uğruna birbirlerine düşmezler.
Bilirler ki ademoğlu fani, bugün var yarın yok.
Ancak siyaset öyle mi, özellikle dindar muhafazakârlık?
Hedefte ülkeyi değiştirmek dönüştürmek var.

Bir de boşuna mı değişti eğitim sistemi?
“4+4+4”lerin meyveleri toplanıp dindar nesiller yarınlarımız olacak!
Yurdun dört bir tarafına yayılacak ilim irfan yuvası İmam Hatipler, nurlar saçacak!
İşte bundan dolayıdır ki Gül ile Erdoğan’ın yolları ayrılmaz.

Bakmayın siz nifak düşkünlerine, AKP’yi bölüp parçalamak isteyenlere…
Necip halkımız gayet iyi biliyor ki; yüz yıl daha hünkârımız iktidarda!
Üstelik var mı alternatifi?
Muhalefette iki milliyetçi, bir sosyal demokrat görünümlü parti…
Hayatta üçü bir araya gelmez…
Yıllarca yüzde 50 oy’u paylaşırlar…
Ondan sonra çıkıp meydanlara zafer narası atarlar!

Evet, Erdoğan önderliğinde AKP’nin büyük projesi hayata geçiyor…
Dile kolay, doksan yıllık mücadele.
Cumhuriyetle beraber terk edilen mevziler tek tek geri alınıyor…
Emperyal gücün bayrağı dalgalanıyor Ortadoğu’da!

Daha dün izledim Türkmenleri…
Türkiye-Suriye sınırı, Kilis yakınlarında…
Aralarında para toplamışlar, silah alıp özgürlük orduları kurmuşlar…
Birinin adı: Fatih Sultan Mehmet diğeri: Sultan Abdülhamit…
NTV muhabiri ballandıra ballandıra anlatıyor!
Yıkılıyor Esad, bırakın bölünmeyi sınırlarımız genişliyor!

Oradan geçiyoruz Irak’a…
Yine NTV, mikrofonu dayamış Barzani’nin sağ koluna…
Sanırsınız Ankara’nın valisi…
“Emrinize amadeyiz” ayaklarında!

İnanırsanız bu manzaraya…
Ki ben inanıyor göğsüm kabarıyor, çok yakında Musul-Kerkük vatan topraklarında!
Daha ne olsun?
Böylesi başarılara imza atmış iktidar yıkılır mı?

Dönersek başa, asla ve asla Gül ile Erdoğan rakip olmazlar…
Belki Putin-Medvedev modelini benimserler…
“İkimiz bir fidanın gülüyüz” dizesindeki gibi…
Sağlıkları elverdiği sürece Çankaya’ya çıkıp inerler…
Yine de halkımızı başsız bırakmazlar…
Çünkü tanrının lûtfudurlar!


www.gazetemen.com

31 Temmuz 2012

Âminli Demokrasi!


 

 
 
Ne çok kaşınacak yaramız varmış…
Anlaşılıyor ki; huzur saadet bu topluma haram.
Farkındasınız, üç günümüz üst üste olaysız geçmiyor.
Kürt sorunu yılların birikimi, Alevîlik derseniz ondan aşağı değil…
Sağolsun idarecilerimiz, çözüm üretmek yerine yangına körükle gitmeyi marifet sayıyorlar!

Bir de laiklik meselesi var ki; evlere şenlik, nasıl tartışacağınızı da bilemiyorsunuz.
Çünkü iki tarafta burnundan kıl aldırmıyor…
Laisizm yanlısı katı mı katı, laikliği hedef alan ondan sert!
Biri görüşlerinin kaynağına batılı değerleri yerleştirmiş...
Diğeri dinsel dogmaları.

Biliyorsunuz kavram Fransız patentli…
1789 devriminden sonra piyasaya çıkmış ve o tarihten beri modernitenin vazgeçilmezi.
İyi de; uğraştığı, kiliseye hapsettiği din: Hristiyanlık.
Ayrıca İncil, Tevrat’a Kuran’a benzemez.
Seküler hayata müdahele etmez, oruç tutturmaz, günde beş kez tapınağa çağırmaz…
İçkiyle giyim kuşamla derdi yoktur…
Kısaca uhrevîdir.

Peki, Ortaçağ?
Kilise destekli feodalitenin bin yıllık saltanatı…
Ta ki rönesansa, yani aydınlanmaya, keşiflere icatlara Luther’e sanayi devrimine kadar.
İnsanlığın hâllerindendir…
Ruhban sınıfı bağnazca iktidarını ilân ederse olur…
Ayrıca 21’inci yüzyılda yok mu?
Olmaz mı, nitekim örnekleri çoktur!

Dolayısıyla esas olan: Demokrasi…
Dinsel temaların kullanılmadığı sömürülmediği düzen…
Adaletin, hukukun üstünlüğüne dayalı eşitlikçi, sosyal devlet anlayışı…
Irkçılığın yasaklandığı, mezhepçiliğin prim yapmadığı kurallar rejimi…
Tıkır tıkır işleyen mekanizmalar.
Vatandaşın hizmetkârı devlet…
Hesap sorulan, yanlışında bedel ödeyen özür dileyen devlet.

Diyeceksiniz ki; nerdeee?
Haklısınız, ülkemizde böyle bir devlet anlayışı yalnız son on yılda değil uzun yıllardır yok…
Üstelik nasıl olsun ki?
Çok beylik olacak ama “hak verilmez alınır”…
Demokraside öyle, rahmetli İsmet Paşa’mız düşünmüş taşınmış…
Bakmış kuzey rüzgârları sert esiyor, Batı kucağını açmış bekliyor…
O günkü konjonktür de cevaz vermiyor…
Bir gecede demokrasiyi ilân etmiş!

Sonrası, n’olacak; üç buçuk askeri darbe…
Sebep; ülke elden gidiyor diyen mi, özgürlükleri bol bulan mı, balans ayarı çeken mi?
Kısaca hepsinin dayanağı; “Vatan-Millet-Sakarya”.
Hâl böyle olunca demokrasi dönmüş deveye…
Sağı solu eğri-büğrü arabesk varlığa!

Yalnız haklarını yemeyelim…
Sandığı unutmamışlar, özgür iradeli vatandaş daima oy vermiş…
Makarnaya bulgura palavraya tav olsa da her türlü partiyi denemiş.
Ne yapalım, buna da şükür!

Lâkin yine de gidişat hakkında söz söylemek lâzım…
Madem ki memleketin iç işleri şahine…
Dış işleri davuta teslim edilmiş…
Varın gerisini siz düşünün!
İşimiz kaldı Allah’a…
İnşallah bugünleri aramayız…
Âmin!


www.gazetemen.com

30 Temmuz 2012

Kılavuzu karga olanın...



 

Arap Baharı’nı düşünüyorum da, ne baharmış mübârek.
Üzerinden yaz geçti kış geçti yine de durmak bilmiyor!
Demir attı Suriye’ye, Esad inat mı inat…
Teslim olmak bir yana, kan gölüne döndü ülke!

Bastırıyor ABD, niyet kötü…
Kıvamına gelmiş bölge, taşeronu herkesten hevesli.
Ne de olsa tecrübe sahibi…
Libya’da maşa olmanın tadına vardı!

Gözümle gördüm, İstanbul’un lüks hastaneleri ev sahibiydi…
Anti-Kaddafici gûruhlar sıram sıram ağırlandılar.
Hizmette sınır yok, hesabı ödeyen Türkiye…
Garip ama yoksul halkımıza kapalı mekânların kapıları ardına kadar açıktı!

Şimdi de Güney illerimiz…
Elli bine yaklaşmış Suriyeli misafirler…
Yerleşkeleri depremzede Vanlılar da yok…
Faturayı ödeyen yine Türkiye!

Ohhh! Suyundan da koy!
Fakir fukaraya makarna-bulgur-tahin helvası…
Arap isyankâra sevdanın yolları!

Sormazlar mı adama; “bu nasıl adalet?”…
Kendi vatandaşına sırtını dön…
İhvancılara, El-Kaidecilere, Hizbullahcılara, Hamascılara kankardeş muamelesi!

Peki Arkadaş, Kürdün günâhı ne?
Mahabat’tan sonra kuramadı bir devlet…
Onun da ömrü on bir aydı!
Neyse ki imdada yetişti Amerika…
Önce Saddam’ın kellesini aldı…
Peşinden Irak Kürdistanı’nı ilân etti…
Var mı itirazınız?

Hatırlarsınız, bir zamanlar can düşmanımızdı Barzani…
Ya şimdi?
Unuttuk ağzımızdan çıkan lafları, yedi cihana dostluğumuzu sergileyip…
Kırmızı halılar döşedik Çankaya’nın yollarına, o biçim hasbıhâller ettik!

Gelelim “Büyük Devlet”, “Oyun Kurucu” martavalına…
Irak’la 400 Suriye ile 800 kilometre sınırımız varmış…
Varsa var, n’olmuş?
Kurulacak Büyük Kürdistan’a izin vermezmişiz!

Yahu kırk kere söyledik, dilimizde tüy bitti ama..
Bir kez daha tekrar edelim; senin aslî görevin taşeronluk…
Bu kafayla da bir adım öteye gidemezsin…
Madem ki biat etmişsin Büyük Patron’a, daha açık ifadeyle Oval Ofis’e…
O ne derse o olur…
Kurulacaksa Suriye’nin kuzeyinde devlet…
Irak’ta olduğu gibi…
Senin görevin paşa paşa itaat etmek. (Nokta)

Ayrıca büyük devlet olmanın yolu halkına hizmet…
Eşitlikçi, özgürlükçü, adaletli anlayışla…
İktidarda olduğu on yılı…
Tarikatçılığın, cemaatçiliğin yükselişini…
Yaptığı karşı devrimleri gördük.

O nedenledir ki Usta, sakın korkma...
Alt üstü 1200 km’lik sınır…
Alır ABD’den icazeti…
Salar güneye…
Nasıl olsa full-aksesuvar diplomat Davut emrine amade!
Bak o zaman ülkemizin yarınlarına…
Hani derler ya; kılavuzu karga olanın… ( Bu kez üç nokta)
Devamı gelecek yazıya!


www.gazetemen.com

29 Temmuz 2012

Tuna'ya Çağrı!

.
Basının armadası Tuna’yı da harcadı.
Hürriyet'le yazar Kiremitçi’den söz ediyorum.
Yalnız Tuna Kiremitçi’nin kırmızı kart görmesi ilginç…
Daha doğrusu teamüllere uymuyor…
Yargısız infaz, bir gecede defterini dürmüşler!

O da bu duruma itiraz ediyor…
Mahkemeye gitmiş, onurunun zedelendiği iddiasıyla “1 TL”lik dava açmış.
Aslında iyi yapmış, ne yani, Armada gemisi dediysek çalışanlar safra mı?
Sorgusuz suâlsiz denizlere at!

Farkında mısınız, son yıllarda Hürriyet’e bir hâller oldu…
Devr-î Zaman’ı geçelim, Posta birinci Hürriyet ikinci…
Tiraj açısından en istikrarlı gazete!

Buna rağmen Emin’i postaladılar…
Ki zaten gazetenin adıyla müsemma değildi, yaptığı “Bekçi Murtaza”lıktı.
Peşinden göbeğini kaşıyan Bekir şutlandı, kimseyi şaşırtmadı.
Bilâhare amigo Tufan, Dr.Cüneyt…
Keskin sosyalist İnce’yle soldan çarklı Hadi’nin gidişi son perde derken…
Şimdi de aşkın kalemi Tuna!

Üstelik genç arkadaş ana gazetede de yazmıyor…
Çıtır çerez magazin ilâvesinde, Kelebek’te yazıyor.
İyi de yazıyor; kadından yardan evlilikten çocuktan sanattan motordan seyahatten…
Bulgaristan dahil (son sevgilisinin memleketi) daha neler neler!
Ha bir de -sık olmasa da- siyasetten söz ediyor.

Sıkı bir Atatürkçü sapına kadar ulusalcı…
Dolayısıyla iktidardan hoşnut olduğu söylenemez.
Ûslubu naif edebî şiirsel, Emin-Bekir-Yılmaz üçlüsüne benzemez.
Ne yalan söyleyeyim onların dilini rahmetli Ahmet Vardar’a benzetirim…
“Bana bak lan, gelirsem oraya, ona göre, ayağını denk al!” gibisinden!

Tuna öyle mi?
Sağlam samimî bir yurtsever…
Keşke Kemalist ve Ulusalcılar o’nu örnek alsa…
Yumuşasalar -layt olmasınlar canım- empati melekelerini geliştirseler…
Statükoculuktan kurtulup devrimci ruhla çağı kavrayabilseler…
Devletin şemsiyesinden, militarizmin gölgesinden bir sıyrılabilseler…
Görün o zaman oy oranını…
Yüzde 40’ın altına düşerse kalemimi kırar klavyenin başına geçerim!

Neyse, aşkın çocuğu kelebek misâli uçtu gitti…
Yanılmıyorsam bir ara Pravda’da -pardon- Cumhuriyet’te şansını denemişti…
Demek kan uyuşmazlığı, kimyalar tutmadı!
Nasıl tutsun, Mozart aşkıyla yanıp tutuşan rahmetli Nadir Nadi’nin gazetesi…
Çakıldı kaldı 50 bin tiraja, ne uzar ne kısalır, Beyaz Türklerin basmakalıp günlük dergisi!

Kendi adıma çok özleyeceğim Tuna’yı…
Biliyorum, her şeyin başı aydın doğanlar…
Ne olduysa 3,5 milyar dolarlık vergi cezasından sonra oldu…
Önce uzlaşma, sonra tırpan, Trump Towers’ın açılışı final…
Hünkâr “yürü kulum” dedi…
Kim tutar seni, ihâleler eşliğinde merkez medya son sürat yola devam!

Sevgili Tunacığım, takma kafanı…
Gel bizim gazeteye, en azından iş bulana kadar…
Gerçek özgürlük burada, boş ver basın ahlâkını…
Olmayan şeyden söz etmek kimin işine yarar?

O nedenle uğra sitemize, çayımızı kahvemizi iç…
Arzularsan Kıbrıs’ın “Ergenekon” şarabını ikram ederiz…
Yeter ki gönüller bir olsun…
Aşktan da anlarız meşkten de…
Şimdilik geçmiş olsun…
Fazla uzatma, tez zamanda görüşelim Tuna.

Önemli Not: Mahkemede tanığa ihtiyacın olursa...
Sakın çekinme, bir alo’n yeter, sevgiyle muhabbetle!


www.gazetemen.com

28 Temmuz 2012

Olimpiyat ve Biz!

.
Londra XXX. Olimpiyat Oyunları’nın açılış törenini izliyorum…
Müthiş bir gösteri, doksan yaşına yaklaşmış Elizabeth teyzeyi paraşütle atlatıyorlar.
Koruması James Bond-007!
İngilizler dünya kamuoyuna sağlam bir senaryoyla çıkmışlar.
Müzik/orkestrasyon etkili, görsellik uzun yıllar hafızalardan silinmeyecek.

Ya hikâye?
Üzerinde güneş batmayan imparatorluktan tarihsel manzaralar…
Basit bir köy evinden sanayi devrimine uzanan show…
Müzikten edebiyata, sanatın her dalı ve iletişim-bilgi çağı.

Çağımızda tamamen profesyonelleşse de iyi ki spor…
İyi ki olimpiyatlar var.
Çünkü insanlığın ilgisini çeken bu tur organizasyonlar; barışı-kardeşliği-dostluğu hatırlatıyor.
Gezegende yalnız olmadığımızı; iki yüzü aşkın devlet, yedi milyar nüfus…
Bunun bilincine varmak az şey mi?

Biz de istiyoruz…
İktidarımız asılıyor, 2020 illâ İstanbul’da olacak.
Haydi oldu diyelim, körün taşı rast gitti…
Çinliler, İngilizler gibi insanlığa aktaracak ne tür öykümüz olacak?
Merak bu ya, son iki olimpiyatın açılış törenlerinden etkilendim.

Biliyorsunuz haşmetmeapımız Osmanlı hayranı…
Varsayalım ki kurgu şanlı tarihimiz!
1453’le başladık, kahpe Bizans’ı yerle bir ettik…
Beyazıd’ı pas geçelim, Yavuz’la Ortadoğu’nun fethi…
Üç yüz bin Alevî’yi kılıçtan geçirmiş ama…
Ne önemi var, mühim olan devletin bekası(!)

Ve Muhteşem Süleymanlı devirler…
Hürrem yengemiz etrafında dönen saray entrikaları…
Peşinden geri vites…
Çöküşe geçen imparatorluk!

Sonrası?
Bence şık değil, mağlûbiyetler, kaybedilen milyonlarca kilometre kare toprak…
Ve kurulan ulus devlet.
O bölüm de sancılı.
Kanla bastırılan isyanlar, darbeler, işkenceler, hapishaneler, yakılan insanlar!

Evet, durum anlaşılıyor…
İnsanlığa anlatacak sağlam bir senaryomuz yok.
Zaten son bin yıla bakmak yeterli…
Teoremi tescilli matematikçi Cahit Arf ile bulduğu hastalığa adını veren Behçet Uz…
Var mı üçüncüsü?

Ha, inkâr etmeyelim…
Bir de Nobel ödüllü Orhan Pamuk’umuz var ama…
Gurur duyanımız az, kızanımız çok!
O nedenledir ki Nazım’ın izinden gitti, attı kapağı yurtdışına!

Geriye ne kaldı?
Tarikatlar, cemaatler, İmam Hatipler, Kuran kursları, İlâhiyat fakülteleri…
Dindar ulusun sağlam kaleleri…
Çamlıca’ya da kondurdun mu altı minareliyi…
Çek bir film Sinan Çetin…
Olimpiyat ruhunu yansıtmasa da sultanımızı anlatsın…
Ki maksat muhabbet olsun!

Not: Sevgili Sinan, attan düşmeyi unutma…
Ne de olsa sporcudur hünkârımız!

.

27 Temmuz 2012

Utanmaz Siyaset!



“Can kaybından endişeliyiz”…
“Libya gibi Suriye’de istekli olmayacağız"...
Kim söylüyor?
ABD!

İnanır mısınız?
Veya mızrak çuvala sığar mı?
Çünkü taşeronu Türkiye…
Maşa varken el yakmaya değer mi?

Ancak utanma olmayınca…
Ne yazsanız boş!
Daha dün Irak’ta…
Hatırlarsınız, demokrasi gelecekti…
N’oldu?
Arife tarif gerekmez…
Üç’e bölündü de facto…
Kuzey Kürdistan…
Güney iki parça…
Ortası Sünni…
Aşağısı Şii…
Hoş geldin çok parçalı Mezopotamya!

Sırada Suriye…
Boş verin Beşer’i…
Huyu kurusun, babasının oğlu.
Baas’çı, Mısırlı Nasır’ın soyundan…
Laik-Milliyetçi-Diktatör…
Üstelik Müslüman-Nusayri!
Gelir mi bu topraklara demokrasi?

Peki, ABD’nin telaşı?
Muhalefeti örgütleyen, dolarları saçan, Esad’ı gözüne kestiren…
Bunlar yetmezmiş gibi Ortadoğu’nun gelmiş geçmiş yegâne fatihini şamar oğlanı yapan…
Demez mi; “insan hakları demokrasi!”.

Arsız, rezil…
Bir buçuk milyon cana kıydın…
Biz de sevmeyiz Saddam’ı!
Senin derdin barış mı…
Yoksa aşağılık çıkarlarını örgütlemek mi?

Ah bu gerçekleri anlasa halkımız…
Maskesi düşecek “One minute”ın.
Yalnız maskesi mi…
Tüm kirli çamaşırları sergilenecek…
Villalar, gemicikler özel dostluklar!

Keşke mabet yapmakla tarihe geçilseydi…
Ölümsüzleşirdi diktatörler.
Kaç kere gördüm Arap liderlerini…
Fakirin iftar sofrasında!
Bir ellerinde hurma, kıçları altın taharet musluğunda!
Tövbe tövbe…
Mübârek Ramazan-ı şerifte günâha mı giriyorum acaba?
.

26 Temmuz 2012

Aydınlık Yarınlar

.

12 Eylül…
Sıkıntı çok, kaçaklık günleri…
Bir taraftan ekmek kavgası, diğer taraftan yakalanma korkusu.
Daha Özalizm ilân edilmemiş…
Oturduğum apartmanın bahçesinde araba sayısı tek…
Röno…
Sahibi: Emekli Başçavuş…
Sanırsınız cuntanın Özel Kalem Müdürü!

Omzu değil kolu pırpırlı asker eskisi…
Arabasına aşkından olsa, binanın ortak kullanım alanını özel garajı yaptı.
Aslında kocaman bahçe, alayı otopark.
Lâkin henüz ufuklar dar, öncelikle ehliyetimiz yok…
Beyinsel kalibremiz yetmiyor almaya…
Yalnız o’nun var!

Komşularım öğretmen, emekli, memur, küçük esnaf…
Fakat gediklimiz imparator…
Bir afra tafra…
Arkasına almış faşizmin gazını…
Sanırsınınız Hitler’in yeni versiyonu!

Neyse, kışlasında yaptığı işgâl kanımıza dokundu…
Acil bir toplantı…
Yıkım kararı çıktı.
Başta hâkir kulunuz, elinde balta…
Bir gece vakti yıktık garajı cümbür cemaat.

Tepkisiz kalır mı kumandan?
Anında dava…
Gerekçesi: “Özel mülkiyete tecavüz!”.
Çıktık mahkemeye…
Kaç kişi?
İki…
Çoğu komşum sinmiş, özür dilemiş!

Yalnız Hakim konuya hakim…
“Söyle şikayetini?” demesiyle…
Bizim dıngıl: “Arabamı kıskanıyorlar” demez mi?
Sonuç malûm…
Bir fırça, hakkımızda beraat!

Bütün bunlar aklıma nerden geldi?
Tahmin edin bakalım…
İpucuna gerek var mı?
Bizimki canım…
ABD’ye arkasını verip komşularına efelenen!
Hani “oyun kurucu” diyorlar ya…
Kırk yıllık dostuna ihânet eden.


Kargadan başka kuş, Kâbe’den başka kıble tanımayan…
Ki aslî görevi taşeronluk…
Sahibinin sesi…
Utanmasa Amerikan bayrağıyla dolaşacak.

Saldırır sağa sola…
Ne hak bilir ne adalet ne vefa…
Arkadan hançerleme ustası…
Bir de Arap kavmine lâf ederler!

Elbet tarih yazacaktır…
Mazlumdan yana gözüken siyaset bezirgânlarıyla…
Kapitalizme uşaklık eden din tüccarlarını.
Tanrıya şükürler olsun…
Bizim ülkemizde yok…
Var gözükse de kesin gidiciler…
Sağlamdır temeller…
Endişeniz olmasın, aydınlıktır yarınlar.


.

25 Temmuz 2012

Medyanın Ahlâkı!

.
Aklıma 1989 yerel seçimleri geldi
Başta İstanbul, Ankara, İzmir olmak üzere silmiş süpürmüştü SHP.
İl Genel Meclisi bazında aldığı oy: %28.71
Toplamda 39 il, Kayseri’de bile sosyal demokratlar.

Hayatın garip cilvesi…
Şimdi adını vermeyeyim, yıl 92…
İstanbul’un yeni kurulan belediyelerinden birindeyim…
Ayıptır söylemesi, üstün yeteneklerimden istifade edilmek üzere atanmıştım…
Unvanım: Genel Koordinatör(!)

Vatan sevgisi yüreğimizde, cüzdan boş…
Sapına kadar sosyalistiz, her zamanki gibi!
Başladık kutsal göreve, maksadım halka hizmet.

Lâkin başkan iki de bir demez mi; “Proje üretsene arkadaş”…
Ve ilâve ediyor yüzü kızarmadan: “Sen de kazan ben de!”.
Zaten yeni iş başı yapmışım, tanımam dönen çarkı…
Ne zaman ki idrâk ettim, bastım istifayı.
Toplam kıdemim 4 ay 3 gün…
Utanmaz reziller, SSK primimi “30+1” gün yatırmışlar!

Evet, girizgâhı uzattım, farkındayım…
Derdim o günlerden bir anıyı paylaşmak…
Aslında çok da, bir örnek arka plân için yeter de artar.

Sabah akşam basın mensupları belediyede…
Akşam yemeği garanti (içkili), öğlen tabldot...
İftira atmayayım, kahvaltıdan haberim yok.
Çenem düşüktür, haydi ekstrayı da aktarayım…
Gazetecilerin cebinde İGS fişi!

Ya karşılığı…
Başkan basında, sürmanşette…
Sanırsınız belediye Büyük Şehir…
Sarıgül’ün erken versiyonu!

Şimdi gelelim sadede…
Ahmet Altan ûstâd, nam-ı diğer Taraf Genel Yayın Yönetmeni…
Dokunmuş basının ahlâkına, şalterine.
Yazdıkları yenilir yutulur türden değil.
Şahsen medya mensubu olsam…
Tabii ki temizsem…
Yedi ceddinden başlarım da…
Neyse ki üzerime alınmadım, sonuçta kendi hâlinde emekliyim.

Olsun, yine de söyledikleri üzerinde durmak lâzım...
Ayrıca ülkemizde kime sorarsanız sorun…
Gazetecinin haklı bir şöhreti var.
Önce güvenilmez, yazdığına inanılmaz, iktidar kayığını sever!
Ee, daha ne olsun?

O nedenledir ki sevgili Ahmet okurlarına ders verme…
Ne demiştin “İsyan Günlerinde Aşk ” adlı eşsiz eserinde:

“Kimseyi kendi ölçülerinle yargılama, herkesi kendi ölçüleriyle yargıla”…
“Ahlâksızlık benim ahlâkıma uymayan değil, kendi ahlâkına uymayandır”…

Ne dersin yüksek ahlâk sahibi Ahmet Usta?

Meraklısı için not: Bizim başkanın parlak siyasî hayatı devam etti.
İş adamı kimliğiyle çiftliklerinin yanı sıra yurtiçi ve yurtdışı şirketleri aldı yürüdü.
Önce kız kardeşi bilâhare kendileri milletvekili sıfatıyla parlamentoyu şereflendirdi!
Ya şimdi?
Nerden bileyim değerli okurlar…
Köprüde sürtündük diye akraba olacak değiliz ya!
.

21 Haziran 2012

Ağlayan Laleler!

 

 
 
Cilo…
Yüksekliğiyle ikinci sırada…
Diğer bir adı Buzul Dağı.
Hakkari/Irak sınırında.
Tepelerine yakın yerde Dağlıca.
Deyin ki kartal yuvası.

Kuş uçmaz kervan geçmez…
Gitmeyi denedim bir kez…
Dedi komutan: “Aklını peynir ekmekle mi yedin?”.
İşte öyle bir yer.

Cevizi balı ünlü…
Bir de lalesi.
Lalesi yalnız bildiğimiz türden değil.
Osmanlıyla ilgisi yok!

Bilinen adı: Ters Lale.
Asuriler diyor ki: Ağlayan Lale.
Her sabah göbüşünden su yayılır!

Halkımız “Ağlayan gelin”, “Kerbelâ Lalesi” de der…
Baharın müjdecisidir.

Karlar eriyince yüzünü gösterir…
Toprak altından çıkmanın sevinciyle gülümser…
Uzar gider ışığa doğru…
Narin dursa da dayanıklıdır soğancıkları…
Yeter ki okşansın…
Sanırsınız insan yüreği!


Çok askerde gördüm…
Ellerinde laleler…
Gözlerinde hasretle karışık tedirginlik…
Tersliğine inat laleler umut mu umut…
Ya objektife bakanlar?


Ben de var…
Odamda durur…
Kartpostal boyutunda…
İçinde canım!

Hâlâ yüreğim çarpar…
Gözlerim nemlenir…
Aklıma düşer 21 Ekim sabahı yaşadıklarım.

Tanrım, nasıl bir acı…
Ölüm yağıyor gökyüzünden…
Gözyaşı, ağlamak, öfkelenmek çare mi?
Dipsiz kuyularda çırpınmak, çaresizlik, bilinmezlik…
Ve sesini duymak…
“Yaşıyor” diye sessizce haykırmak!

Biliyorum bencilce…
Ya gidenler?
Kulaklarımda anaların babaların çığlıkları…
Heyhat!
Televizyon ekranlarından izliyorum…
Anlamsız bakışlar…
Çırpınırken insanlar…
Çok uzaklardan bir ses geliyor…
Belki koro, belki on binler…
Sonsuzluğa sesleniyorlar: “Vatan sağolsun!”.


Ne zaman lale görsem…
Ters olanını düşünürüm.
Toprağa düşen fidanlar…
Kınalı kuzular…
Davul zurnayla uğurlanışlar…
Ve geride kalanlar…
Hiç dinmeyecek…
Mezara kadar taşınacak acılar!


Sonra gökyüzüne bakarım…
Yarattığı gölgeyi paylaşamadığımız güneşe…
Kardeşçe yaşamak…
Barışı solumak bu kadar zor mu?


www.gazetemen.com

19 Haziran 2012

Dağlıca!



Cilo'nun ters laleleri
Dağlıca baskını olmuş…
Tarih: 21 Ekim 2007
12 şehit 16 yaralı 8 kaçırılma.

Milliyet gazetesi yazarı eski dostum Derya Sazak'la görüştüm...
Bilgi kirliliği almış başını gitmiş…
Bilen bilmeyenin ahkâm kestiği günler!
Uzunca sohbet ettik ve ertesi gün köşesinin konusu Dağlıca'ydı.
Noktası virgülüne dokunmadan 17 Şubat 2008 tarihli
yazıyı değerli Sonsuzluğa yazılar okurlarıyla paylaşmak istedim...
Saygıyla.

*68 kuşağı

"ATV'nin 'Hatırla Sevgili' dizisinde 1971'deki 12 Mart Muhtırası'nın ardından Erim hükümetinin başlattığı 'balyoz harekâtı'ndan sahneler izliyoruz.
Sıkıyönetim altındaki Türkiye'de ağır bir baskı ve işkence dönemi başlıyor.
Kayıplar, gözaltında işkenceler, üniversitelerden sokağa taşan eylemleri önleme adına başvurulan insanlık dışı yöntemler...
Çocuğunu kurtarmaya çalışırken ölen bir baba. Kızını, 'Şu anda kim bilir kaç evde bu acılar yaşanıyordur' diye teskin etmeye çalışan bir anne. Haftalar, aylar alan 'kontrgerilla' sorgulamaları. Onca eziyetten sonra, mahkemeye çıkmayı, cezaevine gönderilmeyi 'hayata dönüş' saymaktan başka çaresi kalmayan insanlar. 'Bağımsız Türkiye' inancıyla yitip giden canlar. Deniz'ler... O çocukları asmakla ne kazandık!
Daha ağır bir travmayı 12 Eylül'de yaşadık.
Soğuk savaşın 'son darbe'sinde, NATO'nun ileri karakolu Türkiye'de Evren cuntası, 'Sovyetler'e karşı Batı'yı 'komünizmden' korumaya çalışırken 'sol'u ezdi, 68 kuşağını tasfiye etmeye çalışırken 'merkez'i çökertti ve siyasal İslamın önünü açtı.
1960'lardaki fikir akımlarını 'tehlike' saymak ve olayları sokağa taşırmak yerine demokrasinin önünü açabilmiş olsaydık; ne 'sağ-sol' çatışmalarında 5 bin gencimizi kaybederdik ne de bugün Kürt sorunu, İslam gibi tartışmaların çözümsüzlüğüne saplanıp Türkiye'nin geleceğinden kaygı duyardık.
'Hatırla Sevgili' dizisinin ilk bölümlerinde 'Menderes'in dramı' da vardı:
Eski Başbakan'ı ve iki bakanını idama gönderen bir Türkiye! Ne yazık ki elli yıl sonra Menderes'in 'Benim iki gömleğim var, biri idamlık öteki bayramlık' sözleri güncellik kazanabiliyor.
'Menderes'in sonu' siyasette bu çağın referansı olamaz!
Siyasi diziler, genç kuşaklar açısından da öğretici.
68 kuşağının yaşadıkları 'film' değil, yakın tarihin gerçekleri.
Dağlıca baskınını izleyen günlerde, 36 saat süren çatışmada oğlu sağ kalmış bir baba telefonla aradı.
Kendisini tanıttı; 12 Eylül 1980 öncesi Ankara'dan tanıdığım bir sendikacıydı, ortak dostlarımız vardı; Dağlıca'yı konuştuktan sonra, eski anılara uzandık.
Darbeden sonra ne yaptığını, yurtdışına çıkıp çıkmadığını sordum.
'Pasaportum cebimdeydi' dedi:
'Çıkmadım, eşimi yalnız bırakamazdım. Kanserdi ve birkaç ay sonra kaybettik. İki çocuğumu ben büyüttüm. Onlardan biri Dağlıca'da... Sağ olduğu haberi gelinceye dek ağladım.'
68 kuşağının çocukları koruyor Türkiye Cumhuriyeti'ni sınır boylarında.
'Devrim yapacaklar' diye bir kuşağı yok edenlerin haberi var mı?!"


*Derya SAZAK-Milliyet

07 Mayıs 2012

Değerli Erol Çevikçe'nin penceresinden...


Normal Yazı BoyutuBüyük Yazı Boyutu
Orta Yazı Boyutu




7 Mayıs 2012-VATAN İnternet Gazetesi

 

Biraz da biz övünelim

Erol Çevikçe - cevikce@ttmail.com

Erol Çevikçe
Her zaman söylerim, “ben kökümden şanslıyım” diye. Aydınlanma ve çağdaşlaşmada Anadolu’nun beşiği, müze kent Amasyalı olmak ayrıcalığın daniskasıdır. 1950’lerde Kabataş Erkek Lisesi'nde yatılı öğrenci olabilmek, eşsiz bir fırsattır. Mühendis olmak isterken, İTÜ’nün sınavını kazanamadığım için İÜ İktisat Fakültesi'nden diploma almam, rastlantının en âlâsıdır. Hele ki, iş yaşamına Devlet Planlama Teşkilatı'nda başlamak, nadir bir kısmettir. Üstüne üstlük, daha kırkına gelmeden, Halkçı Ecevit’in milletvekili ve bakanı olmak ise onurların en yücesidir. Şimdi ben, dayıoğlum Macit’le övünmekte haksız mıyım? Buyurun son bir yazısı:

"Macit CÜNÜNOĞLU

30. 04. 2012 - 07.11 GAZETEMEN İnt. Gazetesi









Macit CÜNÜNOĞLU
30.04.2012 - 07:11
Macit CÜNÜNOĞLU
İmparatorluğun Ayak Sesleri!
Başyazarımız kadar olmasa da bu adamı seviyorum…
Özelleştirme meftunu, sanat uzmanı!
“Sen kimsin?”…
“Mürebbiye parmağı”…
İnanmayacaksınız…
Böyle lâflar sarf eden başbakanı bir özlemişim!
Müthiş…
Bir o kadar etkili.
Sağlamcı, meydan okuyor cepheden.
Helâl olsun…
Toprağım, adamım benim!
Boş yere mi üç sezon nambır van…
Şimdi yüzde elli…
Yarın yüzde altmış!
Ayrıca kime kafa tutuyorsunuz…
Sanatmış, hukukmuş, oturma eylemiymiş…
Dalga mı geçiyorsunuz…
Sizi gidi dalgacılar!
Kahvaltılar, “Beraber yürüdük” numaraları…
Az şey mi…
Çoğunuz sıraya girmedi mi?
“Yetmez ama EVET” ayaklarına yatmadı mı?
Unutur mu tarih…
Aptal mı halkımız?
İşte böyle…
“Karamanın koyunu…” demiş atalarımız…
Bu adam özelleştirme şampiyonu.
Ayrıca Opera-Bale-Tiyatro-Senfoni'de devletin parmağı olur mu?
Devlet dediğin inanç, din, mezhep, cemaat, tarikat, cennet, PTT'yle ilgilenir…
O nedenledir ki ülkenin göz bebeği diyanet ile telekulak...
İmam hatipler kışla…
Gerisi hikâye!
Evet, dünyevî olan her şey özelleşecektir.
Tanrıyla olan ilişkiler haricinde.
Var mı itirazı olan?
Yaptıkları yapacaklarının teminatıdır…
Ve adı-soyadı-göbek adı demokrasidir…
İleri vitese takılmış olanından!
Yürü git aslanım benim…
Kim tutar seni?
NATO’yu hizaya sokmuşsun ki (öyle diyor C.K.)…
Yirmi birinci yüzyılın gerçek padişahısın!
Takma kafanı oyunculara, hukukçulara…
Zaten ülke döndü tiyatroya!
Ankara dersen; Hisseli Harikalar Kumpanyası…
En kralından çek bir anayasa…
Özelleştir orduyu, emniyeti…
Çok değil az kaldı…
İlân edilecek RTE imparatorluğu!

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...