03 Ocak 2014

Baykal'a gizli mektup!


Macit CÜNÜNOĞLU

 

 
 
Dur!
Lütfen dur!
Önce Kılıçdaroğlu ile görüşüyorsun…
Eyvallah, partinin başkanı…
Meclis başkanı ile görüşüyorsun…
Ona da eyvallah, ne de olsa milletvekilisin, vekillerin başkanı…
Ya Cumhurbaşkanı?
Lütfen yani!
Dur, burda bari dur, sıfatın statün ne?
Yoksa sen birilerinin iddia ettiği gibi CHP’nin kadrolu imamı mısın?

Biliyorum hastalığını…
Kariyerizm, iflâh olmaz, maalesef tedavisi yok…
Ne kaset durdurur ne ikinci lig…
İllâki bir numara olacaksın, ilken “az olsun benim olsun”…
Yeter ki kaptanlık bandı kolunda olsun.

Hatırlıyorum siyasî özgeçmişini…
74’te bakandın, 78’de yine…
90’larda Başbakan yardımcısıydın…
Görüp göreceğin o, 8 dönemdir parlamentodasın…
Bir tebelleş oldun CHP’nin başına…
Ne koltukmuş be?
İki kez istifa ettin, gözün hâlâ makamda…
Pes doğrusu diyeceğim ama Kamer anlar sen anlamazsın!

İşin yok mu…
Gitsene be kardeşim.
Seni görmekten ruhum sıkıldı, sen sıkılmadın.
Torunlarının torunlarıyla oyna, Konyaaltı’nda  falezlerde suya gir…
Spor yap, koş…
Lâkin CHP’den, meclisten uzak dur…
Yetti gari!

Görüşme…
Çankaya’ya çıkınca toplumun gönlünde güller mi açacak…
Yoksa devletin sır perdesi aralanıp kirli çamaşırlar ortalığa mı saçılacak?
Aman aman, sen de kalsın…
Otur oturduğun yer de.
Eğer devletin bekasını dert ediyorsan…
Bir kez daha lütfen!

Kusura bakma ama başlarım devletinden bekasından…
Sen halkın bekasından söz et…
Aldığın yüzde 20 oylardan vazgeç…
Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…
Sen onu merak et.

Fakat tekrar gündeme oturdun ya…
Helâl olsun…
Sen var olduğun sürece, CHP’de ne Kılıçdaroğlu’nun ne Sarıgül’ün borusu öter…
Aynen emniyet supabısın; statüko, eski Türkiye adına!
Öyleyse yola devam, tak koluna Tayyip’i…
Dün olduğu gibi selâmete koş…
Üç kuruşlu çıkar, yıpranmayan egon uğruna!


www.gazetemen.com

.

Adaletin kaybolan vicdanı!


Macit CÜNÜNOĞLU

 

 
 
İddia ediyorum, AKP sandığa gömülsün, hapishanelerin yarısı boşalır.
Çünkü iktidarın enteresan bir hukuk anlayışı var.
Başta evrensel standartları yok, kişiye gruba göre değişebiliyor veya
uygulamada çıkan ofsayt pozisyonlar yürütmenin gözü kara hamleleri
sayesinde bertaraf ediliyor.
Örneğin 182 vatandaşımızın ölümünden birinci derece sorumlu tutulan
ve ağır cezalara mahkûm olan Hizbullahçılar garip bir şekilde davul zurna
eşliğinde salıverildiler, bilâhare yarım ağız “pardon” denilse de iş işten
geçmişti, çoktan tüydüler!

Şimdilerde de sosyolog Pınar Selek’in peşine düşmüşler; beraatlar,
ağırlaştırılmış müebbetler, Fransa’dan iade talepleri havada uçuşuyor…
Davanın seyrinde hukukun ibretlik dalgalanmaları, papatya falında olduğu gibi
peşpeşe verilen “Suçlu-Suçsuz” kararlarıyla donatılmış bir dosya…
Avrupa’da hangi mahkemeye gitse hâkimler kıçıyla güler!

Lâkin bu topraklar oldum olası harikalar yaratmaya pek bir sevdalıdır…
Ki dünyada saygın imajımız zedelenmesin, adaletin asil pençesinden
kurtulan olmasın!
En son Şirinceli Sevan’ı nişanladık, tam isabet…
Mahpushanelerin iki yıl zorunlu misafiri olacak, zafer hukukun!
Suçu ağır, 60 metrekare ev, köy evi, salon salamanje helâ…
Türkiye sizinle gurur duyuyor hâkimler!
Bastırın, göz açtırmayın kefereye, yastığına el koymuş gardiyanlar…
İki evlâdıyla vedalaşmış Sevan, el sallamış dostlarına ve ilâve etmiş:
“Asla pişman değilim” ...

İstanbul’un meşhur kaçakları geldi aklıma…
Beyoğlu’nun göbeğindeki Demirören Plaza, bir de Başbakan’ın kafayı
takıp meydanlarda dillendirdiği Zeytinburnu gökdelenleri…
Tarihî yarımadanın siluetini bozan hilkat garibeleri!
Demirören taçlandı, Futbol Federasyonu başkanlığına sıçradı…
Erdoğan’ın dostu müteahhitin akıbetini bilmem, en son umrede görülmüş…
Yanında iktidarın milletvekilleri varmış!
Yine de Sevan Nişanyan’ın 60 metrekaresini ve 2 yıllık cezasını baz alarak
hesap yaptım; kaç yıl hapis yatar Demirören ile Zeytinburunlu güzel?

Neyse, bu ülkede temel sorun hukukun kaybolan vicdanı.
Sevan Avrupa’da yaşasaydı kültüre turizme yaptığı katkılardan dolayı
devlet nişanıyla ödüllendirilirdi, bizde ise hapishane yolları!
Biliyor musunuz, kitaplığımın en değerli eseri “Sözlerin Soyağacı”…
İmza Sevan Nişanyan, nefis bir Türkçe etimolojik sözlük…
Her daim yararlandığım kaynak kitap bir Ermeni vatandaşımın alın teri.
Ne mutlu bana ki Şirince’nin evrensel ruhunu anlıyorum…
Ve o güzelim vişne şarabından yudum yudum içiyorum…
Kadehimi Sevan’ın onurlu mücadelesine kaldırırken,
pikabımda Sevim Tanürek’in buğulu sesi…
Sahi, bu kadını kim öldürdü?
Hatırlayan var mı?
Sen çok yaşa vicdansız adalet e mi!

www.gazetemen.com

.

02 Ocak 2014

Eğitimin çirkin yüzü!

Macit CÜNÜNOĞLU
Macit CÜNÜNOĞLU
 

Yeni yılın ilk skandal haberi internet sayfalarına düştü.
Olay Amasya’nın Gümüşhacıköy ilçesinden…
Din dersi öğretmeni Abdussamet Arslan “Bir sunni alevi ile evlenirse
yüz kırbaç cezasıyla cezalandırılır, çocuk yaparsa ölür.”…
Bununla kalsa iyi, devam ediyor…
“Kurtuluş Savaşı’na yardım eden bayanların başı kapalı olduğu için
biz bu savaşı kazandık, bugün olsa kazanamayız.”…
Ve etek boyundan cinsel değerlere kadar uzanan bir yığın zırvayla süslenen
ders notları, insanın kanını donduracak türden.

Okul Müdürü ise olayın abartıldığını;
“Ben ne soruşturma açtım ne de inceleme başlattım. Öğretmen masum,
bir suçu yok. Bu olayın üzerine gidersek diğer öğretmenler de artık
ders anlatırken ağzından bir şey kaçırmamak için rahatsız olacak.
Bütün toplumu kucaklayıp, kazanmamız lazım”
diyor.

İşte Türkiye işte Millî Eğitim’in hâli!
Fikir yoksunu zavallı öğretmeni mi eleştirirsiniz yoksa ona sahip çıkan idareciyi mi?
Veya tepeden tırnağa çağdışılığa, bağnazlığa sürüklenen eğitim sistemini mi?
Evet, zaman zaman miting meydanlarında tanık oluyoruz…
Halkımız haykırıyor; “Türkiye seninle gurur duyuyor!”…Duyun bakalım, ileri demokrasilerde mahzuru yok…
Lâkin bu öğretmeni, bu zihniyeti ne yapacağız?
Onunla da mı gurur duyacağız?

Ayrıca söz konusu eğitimcinin düşünce yapısı resmî ideolojinin vazgeçilmezi…
Irkçı, şeriatçı, mezhepçi, ayırımcı…
Ve sorumluları belli, bugünkü iktidar ile yaslandıkları cemaatler.
Zaten uzunca süredir Millî Eğitim siyasetin ve tarikatların arpalığına dönüştü…
Geçmişin KİT’leri gibi, yalnız bir farkla…
Buralarda üretilen meta değil ülkemizin geleceğini belirleyen genç beyinler…
Hani M. Kemal’in cumhuriyeti emanet ettiği…
Evlâtlarımızı, torunlarımızı yarınlara taşıyacak eğitimciler ordusu…
Vah vahhh!
Gelinen nokta öylesine berbat, öylesine ürkütücü ki!

Bu saatten sonra gel de Abdussamet hocayı akla, izana davet et.
Ne demeli bilmem ki, bilimin, düşünsel özgürlüğün faziletlerini mi?
Emin olun bir kulağından girer, sindirim sistemine uğramadan kıçından çıkar…
Çünkü organizması işkembeye bağlı kalın bağırsaktan oluşmuş…
Elbette kafası da vardır ama o kafa orta çağdan (skolastik) kalma…
Evrimleşme sürecini tamamlayamamış, prematüre türden!

Her zaman söylemişimdir…
Bir ülkenin iki bakanlığı önemlidir.
Birincisi Maliye…
İkincisi Eğitim…
Parayla geleceği (gençliği) elinde tuttu mu…
Gerisi hikâye.
Ya güneşi görürsün ya karanlığı…
Bugün olduğu gibi, tercih sizin!

www.gazetemarjinal.com

.

"Dün dündür..." çağı!

Macit CÜNÜNOĞLU

 

 
 
Son yolsuzluk ve rüşvet olaylarının ülkemize hayrı dokundu.
Daha doğrusu bu musibetten sonra epeyce ayrılıklar yaşandı.
Bilhassa kanaat önderleri arasında, ne de olsa pek çoğu sabah akşam
televizyon ekranlarından âkil adamlar tafrasıyla vaaz vermekte…
Kimi Bay RTE’nin safında yer tutarak övgüler düzmekte…
Bazıları da Hoca Efendi’nin başını çektiği Hizmet hareketinin
hizmetçisi olmayı sürdürmekte.

Darbe dönemlerinde de böylesi derin çatlaklar yaşanır…
Meselâ 27 Mayıs, destekleyen anlı şanlı öyle kalemşörler vardı ki,
ilk akla gelen Çetin Altan ile rahmetli İlhan Selçuk.
Bilâhare bu iki yazı ustasından ilki Özal üzerinden serbest piyasaya
müthiş bir giriş yaptı, peşinden mahdumlarını sürükleyerek.
İkincisin darbe seviciliği ise ölümüne kadar devam etti…
Öyle ki, başında bulunduğu gazeteyi yerlerde süründürecek kadar inatçıydı,
son zamanlarında da kızıl elma koalisyonunu savunur olmuştu…
Biraz daha zorlasa Ergenekon şemsiyesi altında hayata geçirecekti ama
kader utansın, Zekeriya Öz imdada yetişti, zaten ömrü de cevaz vermedi,
makul sayılabilecek bir yaşta hakkın rahmetine kavuştu.

Gelelim asıl meseleye, daha düne kadar Hizmet hareketini dibine kadar
savunup da bugün lânetleyenlerin düştüğü trajikomik hâllere…
Hakikaten kontrpiyede kaldılar, sahibinin sesi Zaman grubunu saymazsak
büyük bir bölümü iktidar cenahında yer aldı…
Ne de olsa mama orda!
Köftehorlar işte, içi dolu ayakkabı kutusunun kokusunu 450 Km. den alırlar!
Veryansın ediyorlar, sevgili gülen çoğu zaman salya sümük ağlayan Hocamıza…
Ne fettanlığı kaldı ne Amerikancılığı…
Dosta düşmana karşı ayıp oluyor ama elin ağzı torba, sahip oldukları köşeler
zincirli değil ki, yaradana sığınıp çakıyorlar.

İnanın bugünlerde Bugün ile Samanyolu’nu izliyorum…
En doğru, en güvenilir haberler onlarda, ayrıca yayınlarında penguen hindi
gibi mahlûkatlar da yok…
Muhalefetin en hasını en kralını dobra dobra yapıyorlar, üstelik tırışkadan değil…
Takdim ettikleri malumatın alayı belgeli, helâl olsun adamlara!

Gelgelelim Tayyip Usta’nın, Yeni Türkiye hayâllerinin peşinden koşanlar…
Görev kıtası gibi her yerdeler, işleri Sultan’ın saçma sapan komplo teorilerini
savunup şirinlik yapmak, ayakları yerden kesilmiş kaz misali!
Uçuyorlar, uçuyorlar…
Kalemleri, söylemleri de öylesine kıvrak ki…
Devir değişsin, yıkılsın kaleler…
Bugün Hoca’ya yaptıklarının aynısını Erdoğan’a da yapacaklar…
Ve konacak bir bataklık elbette bulacaklar!
Sen çok yaşa Demirel…
Ne iyi etmişsin “Dün dündür…” gibi mucizevî formülü bularak…
Çağımızda herkesin ihtiyacı var!

www.gazetemen.com

.

01 Ocak 2014

Hoşgeldin 2014

Macit CÜNÜNOĞLU

 

 
 
2013 yeni yıla bir yığın olumsuz miraslar bırakarak geçti gitti.
Peki, giden yıldan neler hatırlıyoruz?
Birinci Gezi olayları veya isyan boyutuna varan başkaldırı…
İkincisi, yılın son ayında patlayan yolsuzluklar, rüşvetler…
Ve paçavraya dönen hukuk sistemi!
Bir de sultanın önlenemez savrulmaları, konuştukça batan,
aldığı kararlarla cumhuriyet tarihimizde ilkleri başaran.
İbretle izlediğimiz manzara gerçekten çılgın projelerin ürünü,
özel hayatlara karışma pahasına dersine çalışılarak üretilmiş,
her türlü soygundan, rüşvetten beslenerek bataklığa dönüşmüş sistem.

Elbette savunma mekanizmaları hazır…
Başta havada uçuşan pespaye komplo teorileri…
İçi boş, inandırıcılıktan uzak suikast-tuzak tezleriyle desteklenip
garip bir felakete sürüklenen ülkemiz…
Ve suçüstü yakalanmanın ayıbını taşımayacak derecede
salkım saçak iktidar ile piyasada bolca mevcut gönüldaşları…
Bir telaş, bir şaşkınlık, bir korku!
Yaşanan hızlı bir şekilde halktan kopuş süreci…
Çünkü yeni yılın gündemi iki sandığa endeksli.

Öyleyse haydi Türkiye…
Sesi her zaman az çıkan namuslular ordusu…
Birinci hedef Gezi’nin namusuna sahip çıkmak…
Ki o isyankâr ruh evlâtlarımıza bırakacağımız en değerli miras…
İşte bu duygu ve yürekle 30 Mart’ta sandıkların başındayız…
Başta İstanbul ve Ankara derebeylerini yıkmak için.

Gerisi kolay, domino teorisi mi kelebek etkisi mi dersiniz?
Kaleler bir kez yıkılmaya görsün…
Eğer diyalektiğin yasaları bizleri yanıltmazsa…
Büyük final, tarihî hesaplaşma, tekrar buluşacağız sandıkta…
Gündem cumhurbaşkanlığı seçimi.

Bence en keyiflisi, halkımız Sultanımızı oylayacak…
Ekseninden kayan ülkemizi evrensel hukuk çerçevesinde ya yörüngesine oturtacak…
Ya da yolsuzluklara, rüşvetlere, dinsel maskeli şeytanlara evet diyecek.

Evet, iyimser gönlüm 2014’e merhaba derken umutlu olmak istiyorum…
Beton istilâsına dur, AVM saltanatına hayır diyebilmenin heyecanıyla…
Temiz Türkiye, gülümseyen toplum, yaşanabilir çevre, gelecek nesiller uğruna
mücadele bayrağını yükseltelim, aydınlık yarınları kurmak için…
Hoşgeldin 2014, emeklerimizi boşa, yüzümüzü kara çıkartma.

31 Aralık 2013

Zor durumda Vatan!


Macit CÜNÜNOĞLU

 

 
 
Yılbaşı arifesinde demokrasi ayakkabı kutusuna girdi.
Ne demişti Bülent Abi; “Ben kum torbası değilim!”
Vuran kim?
Kim olacak, anlı şanlı Sultan!
Yalnız dövülen Bülent Abi olsa iyi…
Ne yargı kaldı, ne yasama.
Alayı nasibini aldı.

Tanık olduğumuz manzara meşrutiyette olur mu?
Olmaz…
Ne de olsa bir alt organ var…
Ya şimdi?
Ne organı, dersimiz biyoloji mi…
Veya kuvvetler ayrılığından bahisle yurttaşlık bilgisi mi?
Geç bunları geç…
Yaşadıklarımız -dilim varmıyor söylemeye ama- resmen neofaşizm…
Hem de bir gruba dayalı değil, tek kişinin egemenliği…
Savcıdan, hâkimden, bakandan, milletvekilinden hesap soran!

Hâlbuki ne kadar umutlanmıştık…
Bir taraftan Bülent Abi itiraz ediyor diğer taraftan cemaat…
Oh dedik!
Lâkin hevesimiz kursağımızda kaldı.
Kadük oldu ileri demokrasi atılımları, evrensel insan hakları standartları…
Sebep olanlar utansın!

Keşke şu dershaneler sorunu yaşanmasaydı…
Keşke yolsuzluklar, rüşvetler, hırsızlıklar su yüzüne çıkmasaydı…
Ne güzel geçinip gidiyorduk…
Ah ahhh!
Kader işte, kıydılar güzelim cumhuriyetimize!

Ayıp oluyor iç ve dış kâfirler…
Faiz lobisi, Tahtakale piyasası, bilhassa Halk Bank düşmanları…
CHP’liler, Geziciler, Esedciler, Amerikancılar, Avrupacılar, Siyonistler…
Kısaca yedi düvel…
Nedir len Sultanımıza kastınız?
Kodu mu oturtur…
Ne hukuk dinler ne demokrasi…
Ne de olsa Kasımpaşalıdır!

Son sözüm de Bavulcuzadelerden Baransu Abime…
Diyor ki,
“Kılıktan kılığa girdiler…
Yedikleri yetim hakkı, çaldıkları para, aldıkları rüşvet ortaya çıkmasın diye
utanmadan bir de ellerini Allah’a kaldırıp dua seansları düzenlediler…
Utanmadan milletin yüzüne baktılar ama Allah’a nasıl baktılar doğrusu
hayretler içindeyim.
Dini de Müslümanlığı da başlarındaki örtüyü de kısacası tüm kutsalları da
yalanlarıyla kirlettiler.
Değer miydi bu kadar alçalmaya, alçaklığa…”


Evet, haklı olmasına haklı da…
Ya sen, ya siz?

Kısaca düştük ellerine…
Satırla katırın arasına, seç beğen al…
En iyisi mi önümüze, yeni yıla bakalım…
Tazelensin umutlar, sevgiyle saygıyla nice yıllar.

Not: Baransu ağır yazmış, Sultan’ın yerinde olsam anında dava açar
sesini soluğunu keserim. Bu toprakları çobansız köy mü sandı...
Bastır büyük Usta, arkandayız!

www.gazetemen.com

.

30 Aralık 2013

Kumpaslı Demokrasi!

Macit CÜNÜNOĞLU

 

 
 
“Tarihin bizi donattığı kıt malzemeyle insanı yargılamayı
  kesinlikle reddediyorum.”
Mahatma Gandhi

Yaşı dört buçuk milyar olan gezegenimizde insanoğlunun varlığı çok yeni…
Homo Erectus (Dik duran insan-RTE değil canım): 1 milyon yıl
Homo Sapiens Sapiens (Biz): 89.000
Afrika’dan dünyaya yayılışımız: 66.000
İlk duvar resimleri: 30.000
İlk tarım: 10.000
İlk şehirler (Çatalhöyük-Eriha): 9.000
İlk yazı: 5.000
İlk kitap (Gılgamış): 4.500
Birleşmiş Milletler’in kuruluşu: 78
Evrensel İnsan Hakları Sözleşmesi:75…
Ve 21’inci yüzyıl, günümüz, TÜRKİYE.

Tarih bilinciyle bir kronolojiye bakıyorum, bir çağımıza…
En önemli fark elektrik (aydınlık) olsa gerek.
Gecenin gündüze evrildiği, karanlığın mahkûm olduğu çağ.
Bir de HUKUK.
İnsanlığın en büyük kazanımı…
Aklın düzenden, dogmatizmden, dinden bağımsızlaşarak özgürleştiği
ve Fransız Devrimi’nden sonra modern toplumların benimsediği
kurallar manzumesi; özgürlük-eşitlik-kardeşlik ilkeleriyle yükselen değer.

İlkel komünal, köleci, feodal, kapitalizm derken geldik Yeni Dünya Düzeni’ne…
Yani küresel sermayenin egemenliğine…
Arada “Sosyalist Sistem” var ki, yetmiş yıllık acı tecrübe…
Sizlere ömür, Marx Amcaya selâmlar eşliğinde!

Evet, çağımızın parlayan yıldızı HUKUK, HUKUK, HUKUK…
Onun bununki değil, günü geldiğinde herkese lâzım olan evrensel gözde…
Yalnız bizim ülkemizde ortalık malı, tabiri caizse fahişe!
Nasıl mı?
Nasıl olacak canım, fırsatını bulan her güç yatağa atıyor…
Dün vesayetçi militarizm, bugün vesayetçi siyaset…
İkisinin de ortak paydası kapitalizm…
Gelen ağam giden paşam…
Ezilen halk, kahramanımız cambaz…
Fondipliyorlar vicdanı cüzdanında olan reziller!

Üç kuruşluk saltanat adına bu ülkede ne huzur kaldı, ne sükûnet…
Evrensel hukuk hacıyatmaz maskaraya döndü.
Sanırsınız sahibinin sesi alametifarika…
Polis-Savcı-Yargıç figüran…
Hukuk çaya çorbaya limon…
Dünya’nın, Avrupa’nın en büyük adalet sarayları…
Tüy dikiyor insanlık değerlerinin üstüne!

Ya tarih, ya kronoloji?
Ne anlar cemaat, ne anlar siyaset…
Bulmuşlar kuzu gibi bir halk, her türlü sömürü tavan yapmış…
Düşmeye gör devletin tezgâhına, her taraf kirli kumpas!

GAZETEMEN-MARJİNAL

.

29 Aralık 2013

Kedi!

Macit CÜNÜNOĞLU

 

 
 
Rejim şirazesinden çıkmıştır, sorumlusu da iktidarın başıdır.
Bir ülke düşünün ki, “yürütme” kendi atadığı hâkimlerden savcılardan şikâyet ediyor…
Kime?
Halka, yüzde elliye, makarna bulgur dağıttığı yeşil kartlıya…
Vah vahhh!
Zavallı memleketim, ne hâllere düştün?
Hani demişler ya, “kılavuzu imam olanın burnu baldan çıkmaz.”
Aynen öyle, ülkeyi bir yolsuzluk bir hırsızlık sarmış ki…
Sormayın gitsin!
Çalan mağdur, hırsızı yakalayan düşman…
Utanmasalar hırsızı muhalefetin akrabası yapacaklar!

İnanın bu manzarayı gördükten sonra aklıma kedi geliyor…
Köşeye sıkışan, gözlerinden ateş çıkıp dişlerini gösteren…
Süt dökmüş, ciğer çalmış, üstelik ortalığa pislemiş…
Hesap soruluyor, daha doğrusu sorgulanır gibi yapılıyor…
Lâkin kedi arsız, pişkin, yavuz hırsız…
Hırlıyor, mırlıyor…
Haince saldırıyor; bir elinde kefen arkasında kıllar…
İnsanlık onuru ayaklar altına alınıyor.

Ah ahhh!
Türkiye Türkiye olalı böylesini görmedi…
M. Kemal’i katmayalım hesaba, nurlar içinde yatsın.
Millî Şef siyaseten iyidir kötüdür, herkes kabul eder ki haysiyetlidir namusludur.
Menderes derseniz?
Evlâtları dâhil bugünkülerin yanında çamurun içinde parlayan ve
asla kirlenmeyen, onca demokrasi yanlışına rağmen çalıp çırpmayandır.

Ve siyaset-î azam…
Evet evet, Demirel…
Aile boyu geometrinin yamuklar silsilesinden…
Yine de bireysel anlamda sütten çıkmış ak kaşık…
Altüstü Güniz Sokak’ta bir gecekondu ile binlerce kitap…
Gece gündüz dua ediyor;
“Tanrım giderayak bi daha bi daha beni Cumhurbaşkanı yap!”

Nihâyet Özal ve Özalizm…
Bir devrin başlangıcı, “işçinin şerefiyle zenginin şerefinin eşit olmadığı” yıllar…
Prenslerin, papatyaların dayanılmaz saltanatı, görgüsüzlüğün hüküm sürdüğü,
bir konulup beş alındığı devirler…
Devamında mesutlar, çillerler, erbakanlar vesaire vs.
Kısaca ahlâk denilen kavramın tedavülden kalkıp sürgüne gönderildiği yıllar…
Tek kelimeyle utanmazlık çağı, kirli savaş uğruna on binlerce gencin yitirildiği,
binlerce faili meçhul cinayetin işlendiği kopkoyu karanlık bir çağ!

İşte günümüz; tam da yakın tarihin kara lekelerini lânetlerken…
Yüksek huzurlarınızda K E D İ…
İnanın böylesi görülmedi…
Hain, sinsi, kurnaz, rezil, hırsız, himayeci…
Ve aydınlığa laikliğe demokrasiye hukuka cumhuriyete düşman…
En tepede, baş edebiliyorsan baş et…
Eyyy namuslu müslüman, onurlu İNSAN!

MARJİNAL-GAZETEMEN

.

28 Aralık 2013

Hırant'ı düşünürken...


Macit CÜNÜNOĞLU

 

 
 
Balyanlar 18. ve 19. yüzyıllarda saray mimarı olarak Osmanlı tarafından
yaptırılan birçok önemli esere imzasını atan Ermeni ailesidir.
Birkaç tanesini hatırlatayım, gerisini siz tasavvur edin.

- Dolmabahçe Sarayı
- Yıldız Sarayı
- Beylerbeyi Sarayı
- Çırağan Sarayı
- Valide Sultan Sarayı
- Defterdar Sarayı
- Dolmabahçe  Camii
- Aksaray Camii
- Ortaköy Camii
- Nusretiye Camii
- Küçüksu Kasrı
ve onlarca eserle bu liste uzayıp gider…

Ki sadece çok azını sıraladığım eserler İstanbul’u İstanbul yapan eşsiz
örnekler ve sanatsal özellikleri ile de yerli yabancı turistlerin başlıca uğrak yerleridir.
Gotik ve barok sanatından esintiler taşıyan yapılar âdeta İstanbul’un incilerle
bezenmiş kolyeleri olup, yeryüzünde bu kadar güzel fotoğraf veren başka bir kent yoktur.

Gel gör ki son yılların modası ve teknolojinin getirdiği nimetlerden yaralanma
adına pek çok kutsal mekânda elektronik panolar vardır, dinsel öğütlerin ayetlerin yer aldığı.
Bir tanesi de Kadıköy meydanına bakan Sultan III. Mustafa İskele Camii girişinde…
Basından okudum, Hristiyanların Noel Bayramı’na denk geldiği gün Maide Suresi’nden
51. Ayet ışıklı panoda boy göstermiş, binlerce insanın önünden geçtiği cami duvarında…
Ayet diyor ki,
“Ey iman edenler, Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlara birbirinin
dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır.”


Cahil çirkinliği sosyal medyaya yansıyınca Kadıköy Müftüsü yazının yanlış
anlaşıldığını, Hristiyanların hedef alınmadığını ve ayetin kaldırıldığını ayrıca
İstanbul Müftülüğü tarafından soruşturma başlatıldığını ifade etmiş…
Ne diyelim, 21’inci yüzyılda yaşadığını henüz fark etmeyen canım ülkeme yakışır!
Bir ırka dayalı faşizm vardı, insanlığın baş belâsı…
Bir de dine dayalı faşizm hortlasın, hoşgeldin hoşgörü çağı…
Ne yer ne içersin?
Lâkin bizim buralarda maalesef hoşgörüye ihtiyaç yok…
Çünkü sultanımız sayesinde “Tek Bayrak, Tek Milliyet, Tek Din”   
altında geçinip giden asîl bir milletin efradıyız!

Zaten az kaldı, biraz daha gaza basarsak kökünü kazıyacağız Rumların,
Yahudilerin, Ermenilerin…
Dilerseniz son tiraj durumuna bakalım:
Rumlar: 2.200
Yahudiler: 17.000
Ermeniler: 57.000
Ve toplumsal tahammül: 0 (sıfır)


Aslında bugün ecdadımızdan, padişah eşlerinden söz edecektim…
Soylarından, soplarından…
Fakat şu Maide suresinin 51. Ayeti yok mu, iyice iştahımı kaçırdı…
Bir de sultanımızı dinledim, Üsküdar da konuşuyordu…
Kefenden, savcıdan, HSYK’dan, emniyetten dem vuruyor…
Toplanan güruh karşılık veriyor;
“Dik dur eğilme, bu halk seninle!”

Kafiyedeki ses uyumuna hayran kaldım ve Hırant geldi aklıma…
Yakında ölüm yıldönümü…
Her yıl olduğu gibi katledildiği yerde olacağım, bir avuç on binlerle…
Ellerimizde karanfil, yüreklerimizde derin sızı…
Haykıracağım sonsuzluğa;
“Yaşadıklarımız rüya mı yoksa hayâl mi?”

Anlıyorum ki insanlık çoktan ölmüş, öyleyse Fatiha eşliğinde bir ayet
gönderelim, yine Tanrı kelâmından Hırantcığımın aziz ruhuna, içinde güvercinler olan.
Gelinen durum ne kadar acı; siyasetiyle, hukukuyla, adaletiyle, inançsal boyutuyla…
Nereye elinizi atsanız elinizde kalıyor, nereye dönseniz karanlık…
Galiba ülkemizde ağır bedeller ödenecek ve güneş geç gelecek…
Düşman yaratma kültüründen beslenen efendiler başımızda olduğu sürece!

GAZETEMEN

.

27 Aralık 2013

Dosttan mektup!

Macit CÜNÜNOĞLU
Macit CÜNÜNOĞLU
 

Yeni yılı karşılamaya hazırlanan ülkemizde işler karışık…
Yakın zamanda da düzeleceğe benzemiyor.
Vesayet rejimlerinden sonra kusursuz işleyen iktidar mekanizması
çatırdamaya, yarılmaya başladı…
Çünkü kurdukları sistem de maalesef vesayetçi, üstelik tek kişinin
hegemonyasına dayalı, bir anlamda seçilmiş krallık modeli!
Yargı kurumları harmanlanmış, kolluk güçleri tırpanlanmış,
sapır sapır dökülen yürütme, yeniden dizayn edilen parlamento…
Bu saatten sonra kimse demokrasiden, hukuktan, adaletten söz edemez.

Evet, kına yaksın Sultan…
On bir yılda öyle bir memleket yarattı ki ne kadar övünse azdır!
Mebzul miktarda düşman, hem içte hem dışta…
Modern toplumların vazgeçilmez prensibi “kuvvetler ayrılığı”
doksandan golü yemiş, yerlerde sürünmekte…
Kafasını azcık kaldıranın kellesi koparılmakta…
Ve özgürlük, insan hakları vadederek iktidara gelenlerin zavallı hâlleri!

Çağlayan, Güler, Egemen, Bayraktar…
İstifa eden etmeyen, kadro dışı kalan, hepsi bir tarafa da…
İnanın en çok Ertuğrul Günay’a üzüldüm!
Kesin ihraç talebiyle disipline verilmiş, hâlbuki tek ayak üzerine
durma cezası ne çok yakışırdı kendisine…
N’olacak, zalimler işte!

Yine de kim ne derse desin AKP milletvekilleri içinde Ertuğrul Abim
bi taneydi; sanattan zarafetten namazdan niyazdan anlayan çelebi.
Ayrıca kamu vicdanı, “ucube” aktivesinde aslanlar gibi direnmiş,
plastik sanatların arkasında durmuştu…
Kolay değil, tek bir ağaç olmayan çölde vaha gibi parlamak…
Âdeta serap gösterdi bizlere, derin nefesler aldırdı.
Verdiği hizmetleri, dik duruşunu, açık sözlülüğünü asla unutmayacağım…
Gönüllerin şampiyonu Abim benim, Allah senden bir kere değil
bin kere razı olsun!

Dosta düşmana insanlığı, demokratlığı, kusura bakma ama azcıkta kaliteli
dönek olmayı öğrettin, varsın olsun, o kadar kusur Fettan Hoca’da da bulunur!
Her şeye rağmen yolun açık olsun…
Lütfen tivitlerini esirgeme, emin ol gönüllerin pınarısın…
Aklın sağduyunun sesi, sen nerde biz orda, gideceğin son adresi yazmayı unutma!

Aman ha!
Cemaatçilere sığınma, zaten yeteri kadar varlar…
Ayrıca aldığım son duyumlara göre tayin-terfii işlemleri dondurulmuş…
Belki senin müstesna özelliklerinden dolayı ek kontenjan açabilirler ama
gel baba ocağını da düşün derim, CHP’yi…
Hazır Baykal kızakta, söz; ben de omuz vereceğim…
Kemal Abiyi devirelim…
Ne de olsa devrimci gelenekten gelmekteyiz…
Somut koşulların somut tahlilini yaptım…
Tüm rüzgârlar iyiden, güzelden, kariyerizmden yana…
Canım Abim benim…
En kısa sürede görüşmek ümidiyle…
Öptüm!

Bir dost.

MARJİNAL-GAZETEMEN

.

26 Aralık 2013

Siyasî Şovmenlerin Dünyasından...


Macit CÜNÜNOĞLU

 

 
 
Son olaylar göstermiştir ki “Hukuk” dediğimiz evrensel
değerler manzumesi ülkemizi uzun yıllar teğet geçecek.
Bunun başlıca ve tek nedeni siyasiler ve siyasî dokunulmazlıklardır.
Bir ülkede meclise kapağı atan her birey rahatlıkla suç işleme
özgürlüğüne sahipse ve bırakın yargılanmayı, sorgulanamıyorsa
neye yarar demokrasi, neye yarar adalet?

Balık baştan kokar misâli iki temel sorunla karşı karşıyayız.
Elbette sade ve onurlu vatandaş olarak…
Birincisi “Nerden buldun yasası?”
İkincisi, kürsü hariç dokunulmazlık zırhından arınmış parlamento.
Yasama organı son olayları fırsat bilip bu iki engeli aştı aştı,
yoksa ilk fırsatta yenisine gebedir Türkiye.

Çünkü bu ülkede bazı kurumlar vardır, eğer bir biçimiyle içinde
yer almak zorunda kaldıysanız kirlenmeniz kaçınılmaz olur.
Örneğin yerin yüzlerce metre aşağısında üretim yapan maden işçisinin
hâli, ocağa pürü pak girse bile kömürün karası sinmiştir üstüne başına…
Ki o siyahlık onun alın teri, şerefidir.

Ya siyaset, belediyeler, en üst makam parlamento?
Ülkeye hizmet aşkıyla yanıp tutuşanların arenası değil mi?
Temiz toplumlarda EVET…
Peki bizde, günahtan korkmayıp ayıptan korkan toplumumuzda?
Köşe dönme, sınıf atlama aracı değil mi?
Bırakalım işin popülizme dayalı demogojik yanını…
Yıllardır gördüğümüz manzara, dünden bugüne, yarınlara sarkacak olan…
Hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet maceraları…
Ve kaynağı maalesef Ankara, kendi maaşlarında bir çırpıda uzlaşan
milletvekili kast’ı, seçilmiş ayrıcalıklı sınıf, halkına tepeden bakan!

Evet, “böyle gelmiş böyle gitmez” diyorsak bugünden tezi yok…
Dokunulmazlıklara HAYIR, “Nerden buldun?” yasasına EVET.
Başka çare de yok…
Temiz toplum yolunda mesafe katetmenin yolu parlamentodan geçiyor…
Kokan balıkların dünyasından, mesele parti meselesi değil…
Hele hele de şovmenlerin işi hiç değil.
On bir yıl çal çırp, ülkenin altını üstüne getir…
Ondan sonra da siyasî erdem adına, kamu vicdanı adına bayraktarlık yap…
Yemezler usta!

Ebru’nun gözyaşlarına inanırım, senin istifana asla…
Önce hesap verin, halktan çaldıklarınızı iade edin…
Bahşiş verir gibi değil, mahşer gününü dünyaya taşıyın…
Cehennem ateşini yüreğinizde hissedin ve bir kez olsun düşünün…
“Nasıl kıydınız bu ülkenin geleceğine, evlâtlarına?”…
Suçlu ayağa kalk; namusluca, onurluca ve yüreğiniz yetiyorsa cevap verin!

MARJİNAL-GAZETEMEN

.

25 Aralık 2013

"O"nun Dünyası!


Macit CÜNÜNOĞLU

 

 
 
“Zırva tevil götürmez” diye bir atasözümüz var…
Sanki bugünler için söylenmiş, daha doğrusu “O” için.
Konuşuyor ve hakikaten zırvalıyor.
Son yolsuzluk ve rüşvet operasyonu üzerine diyor ki,
On gerekçesi var ve başlıyor sıralamaya;
Başta yedi düvel, faizci, lobici, iç düşman, dış düşman, Gezici, kestaneci,
ana muhalefetin başı, yavru muhalefetin kıçı…
Konuşuyor, hız kesmeden önüne gelene çakıyor!

Ancak ortalıkta hırsız, soyguncu, rüşvetçi yok...
Kundura kutusu, banka kasası, para sayma makinası,
altın gümüş platin uranyum yok…
Karşı cepheye geçen neo-muhalif Bayraktar’ın istifası yok…
Ertuğrul’un tivitleri yok.

Varsa yoksa kahrolası Sultan sevmeyenler…
İstiklâl mücadelesine taş koyanlar…
Paralel örgütlenmede yamuk yapanlar…
Hâkimler, savcılar, polisler, bürokratlar, servisçiler…
Eee, sonra?
Genel Müdür, Beddua Güzeli, Obama, Esed, Çavez, leblebi çekirdek;
alayı düşman saflarında!

“Ciddiyet, ciddiyet”, “sadede gel” diye sesleniyorsunuz…
Başta da dedim ya, fabrika ayarlarına dönmesi mümkün olmayan hatalı imalat…
Hem insanlık, hem siyaset adına!
Alt üstü bir soygun vakası, kahramanları siyasiler, iktidardakiler…
Bakan çocukları, işadamları, bürokratlar…
Kimin elin kimin cebinde belli değil durumu olsa da…
Omurgada her zamanki gibi “O”…
Tanrının yeryüzündeki gölgesi, yüzde ellinin taptığı…
Konuşuyor konuşuyor, kırk dereden su getiriyor…
Sorulara cevap YOK, YOK... Maalesef Y O K!

Sizi bilmem ama ben sıkıldım.
Hoşgörü sınırlarım azaldı, tansiyonum çıktı, basurum azdı…
Rakıyı, sigarayı bırakmışım…
Bütün doğal müsekkinler doktor raporuyla yasak…
Gel de dayan…
Temiz Türkiye uğruna kavga et…
Evlâtlarımız, torunlarımız adına…
Ve bu muhteşemlere ve yüzlerce “O” ya…
Tahammül et!

Not: Son dakka haberi…
Yüce Türk Büyüğü İdris Abi (Naim ŞAHİN)
artık saflarımızda… Oleyyy!

GAZETEMEN

.

Hicazkâr eşliğinde...

Macit CÜNÜNOĞLU
Macit CÜNÜNOĞLU
 

 



Ülkeye komünizm gelmedi ama rötarlı da olsa “istifa mekanizması” geldi!
Buna da şükür, bakalım hangi bakanlar kervana katılacak?
Lâf aramızda, yine de iyi direndiler…
Ne de olsa polis şefi değiller, ülkenin koskoca bakanları…
Biri İçişleri, diğeri Ekonomi…
Favori istifa aday adayları, Çevre ve Şehircilik ile AB’den sorumlu devlet bakanı.
Bir anlamda sistemin omurgası, lâkin aile boyu kirliliğe bulaşmışlar…
Çürümüş devlete destek çıkarcasına!

Hep yazıp çiziyoruz, Sultan’ın kaptanlığındaki gemi epeydir su almaya başladı…
Hatta klasmandan tenzil-i rütbe ile düştü, artık Kaptan; reis, gemi; tekne olarak anılacaktır…
Ki hak ettikleri rütbe budur.
Çünkü devlet idaresinde elle tutulur hiçbir mevzii kalmadı…
Şairin dediği gibi; “Her şey kirleniyordu, birinciliği iktidara verdiler!”
Ülke itibarı sıfır, komşularla ilişkiler sıfır, vatandaşlık hakkı sıfır…
Daha ne olsun?

Yazık, hem de çok yazık!
Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzlukları yaşanıyor…
Birileri çıkıp meydanlarda; “Hicaz makamından dualar okuyor!”Dedim ya, gariptir bu ülke…
Hukuk yerlerde sürünüyor, emniyet müdürleri pas pas…
Geriye kalıyor “millî irade”, iktidarda olan…
Savrulmuş, şaşkın, yavuz hırsız misâli sağa sola çamur atmakta…
Evinin önü bataklık, lâkin cennet bahçesi göstermekte mahir…
Yalan dolan, bir çuval lâf…
Mideniz alıyorsa tüm bu rezilliklere katlan!

Suyu ısınan siyasî cami duvarının dibinden ayrılmazmış…
Gitti iki bakan, ikisi sırada…
Bir kez daha mızrak çuvala sığarsa şaşma!
Çünkü işleri bu, biat kültüründen gelen o kadar çok mürit var ki…
Hükümet istasyon, bakanlar banliyö treni…
Biri gider biri gelir…
Aslında kirlenen şerefli makamlar, vicdanlar…
Yalnız kimin umurunda, kim takar ki?

Evet, gündemde kabine revizyonu…
Fonda “Beraber ıslandık” şarkısı…
Hep beraber, tek bir ağızdan haykırıyorlar;
“YOLA DEVAM”…
Öyleyse iyi yolculuklar Usta, müsait bir yerde inecek var…
Seninle yolculuğa mangal gibi yürek, kaşarlanmış sıfat lâzım…
O da bizde yok, git gittiğin yere, lütfen bu yoksul halkı sürükleme…
Dersem, dinleyecek vicdan var mı sende?

MARJİNAL

.

Sazanlık hâllerimiz!


Macit CÜNÜNOĞLU

 

 
 
Bir kez daha “devlet” sorgulanıyor.
Ve daha uzun yıllar da sorgulanmaya devam edecek.
Çünkü devlet dediğimiz organizasyon ürkütücü, tehlikeli.
Uzak durmakta fayda var, bulaşmaya gelmez.
Vazgeçtik sıradan vatandaştan, bu tezim siyasiler için de geçerli…
Devlet karşısında herkes haddini bilecek!

Aslında bu üst yapı kurumunun mayası ekşi…
Suratsız, nobran, yüzünden düşen bin pişman!
Batı toplumlarının iki yüz elli yıl önce çözdüğü meseleleri
hâlâ tartışıp şekil vermeye çalışıyoruz veya iktidarın hizmetinde
olacak şekilde eğip büküp düzenlemeler yapıyoruz.
Normaldir, “3 Y” (Yasama-Yargı-Yürütme) prensibi üzerine
kurulmayan devletlerin kaderidir; illâki bir ayağı topal olacak!

Son olaylardan yola çıkarak bir kez daha anlaşılmıştır ki
ülkemizde devlete yaslanan yürütme erki var.
Fütursuz, gözü kara, “ben yaptım oldu” zihniyetinin hâkim olduğu
yönetim anlayışı, su yüzüne çıkan ister yolsuzluk ister rüşvet olsun
fark etmez, kefenli müritlerle birlikte hedefe yürünecek!
Oh ne âlâ!
Yargının sağlam kalan tek tük kaleleri çırpınıp dursun,
yasama organı meclisteki cılız muhalefet sıra kapaklarını istediği kadar vursun…
Kör tuttuğunu yine öpecek…
Utanmazca, arsızca, rezilce ve tüm dünyanın gözlerinin önünde!

Sıkça yazıyorum, şu yeryüzünde allah için ne bir dost kaldı ne arkadaş…
Yalnızlığa mahkûm olmuş garip bir ülkenin zavallı vatandaşlarıyız.
Biliyorsunuz, tanrının lütfu sultanımız bir iki ülke dışında Araplarla nizalı…
İran derseniz, ilişkiler uzun süredir limonî…
Ermenistan zaten kırmızı kartlı…
Batıya bakacak yüz de kalmadı…
Birazcık Rusya, o da ticari ilişkiler aşkına, bir de liderler arasında
fıtrattan gelen gen akrabalığı, ikisi de anti-demokrat asabi,
astıkları astık kestikleri kestik, üstelik fazlasıyla demogojik!

Neyse ki ileri demokraside çareler tükenmez…
30 Mart’ta yapılacak seçimler imdada yetişiyor.
Belki bir fırsat, diktatörlüğe giden yolda kilometre taşı…
Adaylarımız da nihâyet kesinleşti, İstanbul’da ceberrut devlete inat
gülen surat maskesiyle piyasayı parselleyen Sarıgül…
Ankara’da çaktırmadan yavaş yavaş transfer edilen Mansur…
Bir umut, bir nefes…
Kazanırlarsa iş bitmiştir, belki kökten kurtuluşun müjdesi…
Görüyor musun Tanrım, ne hâllere düştük…
Önce seçtik, şimdi yıkmak için çareler arıyoruz iktidarı…
Denize düşen seçmen sazana sarılır misâli!

24 Aralık 2013

Yaşasın Truva atları!


Macit CÜNÜNOĞLU

 

 
 
Bay RTE’nin “İleri demokrasi”si bütün hışmıyla ilerliyor…
Ne hukuk tanıyor ne insan hakları…
“30 Mart” seçimlerinde sarı kart görmezse daha çok can
yakmayı da sürdüreceğe benzer.
91 seçimlerinde de toplum aynı tuzağa düşmüştü…
“Şeffaf karakollar” vadediyordu Demirel…
Bu yolla iktidara geldi, Başbakan oldu.
Vazgeçtik saydamlıktan, sayıları binlerle ifade edilen faili meçhul
cinayetlere tanık olduk!

O nedenledir ki bu ülkede liderlerin ne yalanları biter ne vaatleri.
Üstelik daha dün emniyet güçleri baş tacıydı…
Bugün tıkaç muamelesi görüyor…
Ne yaman çelişki diyeceğim ama nafile!
Ok yaydan fırladı, Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluğu yaşanmakta…
Alınan tedbirler, yasal düzenlemeler gerçeği ters yüz edebilir mi?
71’in 24’ü tutuklandı, aralarında Bakan çocukları, bir bankanın Genel Müdür’ü…
Hâlâ demogojik nutuklardan medet umuluyorsa batsın böyle
“İleri demokrasi”, bize az porsiyonu da kâfi…
Yeter ki kaliteli namuslu olsun, düşünceyi hapsetmesin dört duvara.

Lâkin gidişat tehlikeli ve de ürkütücü…
Ustalık döneminin çılgın projeleri saçılıyor birer birer!
Karakolların etrafı zırhla örüldü, düşmeye gör, el sıkacak ne bir dost,
haber uçuracak ne bir kuşkanadı bulacaksınız…
Yukarda Allah, bir de sorgucun vicdanı ile baş başasınız…
RTE’nin adaletinde peşrev olmaz, ne çıkarsa bahtınıza!

Aynı şekilde hukuk; ne evrensel normlar kaldı, ne AİHM’si kararlarını ciddiye alan…
Nurlar içinde yat Sakallı Celal, batıya ilerleyen gemide
doğuya doğru koşan zihniyetin pençesindeyiz!
Ayrıca Haşim Abi (AYM başkanı) gözümde büyümeye başladı…
Bilhassa son zamanlarda, Balbay’ı salıverdi, belki sırada diğerleri.
Zaten “12 Eylül” anayasasını beğenmiyordu, yapılana da taş koyuyor…
Daha fazla özgürlük, daha fazla insan hakları diyor!

Bak şu tanrının işine, muhalefetin adresi değişip devletin en yetkili
makamlarına taşındı…
Bir de ininden kafa çıkartıp ortalığı karıştıranlar!
Demek ki bu iktidarın mezarını içteki yapılar kazacak…
Bir nevi Truva atları!

Ne yapalım, buna da şükür…
Tek kurtulalım, yoksa bu iktidar çok yakında sokağa çıkmamızı da yasaklayacak…
Bir nefes alma…
Ölmeyip sürünelim, karanlığa tahammül edelim diye…
Yine de kötümser, umutsuz olmayalım.
Bu halk ne eylerse güzel eyler, bakarsınız önümüzdeki seçimlerde
tek yönlü biletlerini kesip tarihin çöplüğüne gönderir ustalık
dönemini yaşayan birilerini!

GAZETEMEN

.

23 Aralık 2013

Şikeli Hayatlar!

Macit CÜNÜNOĞLU
Macit CÜNÜNOĞLU
 




“Şike”,
orijinal adı: Quiz Show
Gerçek bir olaya dayanan Robert Redford filmi.
90’larda izlemiştim, kısaca hikâyesi;
50’li yıllarda Amerika’yı kasıp kavuran bir yarışma programı,
“Twenty-One” (ülkemizde ‘Yirmi bir’ adıyla Beyazıt Öztürk sunmuştu.)
Yapımcının da yardımıyla bütün soruları bilen bir yarışmacı bulunur…
Amerika’nın saygın ailelerinden gelen, yakışıklı bir profesör…
Program halkın ilgisini o kadar cezbeder ki, âdeta “Kaçak” filminin
finali gibi her bölümü olağanüstü ilgiyle izlerler.

Gel zaman git zaman bilgiye dayalı yarışmadaki kusursuz başarı idealist
bir avukatın dikkatini çeker ve yaptığı zorlu araştırmadan sonra şikeye ulaşır…
Reyting uğruna sorular yarışmacıya ahlâksızca veriliyormuş!
Ve filmin finali, yargılanma sahneleri…
İşte bu süreçte (duruşma arası) yarışmacı genç ile babası buluşur…
Olayın etkisiyle omuzları çökmüş Baba evlâdına;
“Sende bana ait olan bir şey var” der…
Evlât şaşırmıştır, merakla sorar; “Ne?”…
Cevap gecikmez; “Hiçbir zaman kirletmeye hakkın olmayan SOYADIM.”

Bütün bunlar aklıma nerden geldi?
Kirlenmeden; yolsuzluklardan, rüşvetten, hırsızlıklardan…
Öylesine ki, bakanlar, evlâtları, bürokratlar, işadamları, siyasiler vs.
Pisliğe bulaşmış, yerlerde sürünen ve bir değer ifade etmeyen soyadlar…
Filmde konu edilen aile ismi, şerefle korunması gereken…
Atadan gelen, babadan evlâtlara geçen…
Sorarım; çağımızda, ülkemizde bir anlamı var mı?

Cevabı belli, olmadığı içindir ki katlanılması zor olan bu rezillikleri izliyoruz…
Tehditler, beddualar havalarda uçuşuyor.
Soysuz bir iktidar hırsı, Karun’u sollayan zenginlikler servetler saltanatlar…
Halkın manevî duygularını sömürerek yükselen değerler silsilesi…
Adı ister siyaset olsun ister cemaat…
Alayı aşağılık sürüngenler ordusu, ülkesine halkına ihanet eden.

Elbette tarih bu günleri yazacaktır…
Kirli isimlerin iğrenç kavgasını, makarna-bulgura dayalı siyaset kültürünü…
Ve Tanrı adına hareket edenlerin düştüğü zavallı hâlleri!
Peki, ya utanma duygusu?
Geç babam geç, o ne ki?
Alınır mı satılır mı, yenilir mi içilir mi?
Aslolan dünya nimetleri, kutsal ayetleri kirli ağızlarına pelesenk edenlerin
ve salyalarıyla harmanlayıp piyasaya sürenlerin ruhlarında ne işi var
günâhın, izzetin şerefin…
Ve hepsinden önemlisi de…
Sahip olunan ve göz bebeği gibi korunması gereken SOYADI…
Bir kez daha hatırlatıyorum; bir anlam ifade eder mi?
Karar sizin.

MARJİNAL

.

22 Aralık 2013

Akşam postası... Karadeniz'den

Macit CÜNÜNOĞLU
22/12/2013 17:10

 

 
 
“İman öyle bir şeydir ki, tekeden bile süt çıkartır!”
Recep Şaban söylüyor, Ordu’da.
Bu sözü ilk kez duyuyorum, emin olun böyle maharet
her iman sahibine nasip olmaz.
Demek ki tanrının sevgili kuluymuş, tekeden süt çıkartan
daha neler neler yapmaz ki?
Örneğin kundura kutusundan civciv, katırdan tay bile çıkartır!

CHP’nin liderini de aklınca aşağılıyor…
“Genel Müdür” diyor, ne demekse?
“Kalitesiz” olduğunu ilân ediyor, kendince…
Ki o kişi İETT işçiliğinden gelme, küçümseyene bugüne kadar hiç rastlamadım.
“Kalite” meselesine gelince; üslup resmen CHP’lilere hakaret içeriyor…
Çünkü sayın Kılıçdaroğlu o makama atamayla gelmedi, delege oylarıyla
seçildi ve şu anda da Ana muhalefeti temsil ediyor…
Ancak anlayana, seviye meselesi işte!

Fakat Fettan Hoca için söyledikleri yenilir yutulur türden değil…
“Devlet içinde devlet olmaz, ininize ininize gireceğiz” diyor!
Böyle dost düşman başına!
Hangi devlet, hangi in?
Vatandaş olarak biz biliyoruz ki iktidarda AKP…
Yoksa gizli bir ortağı mı var, ayrıca devletin zulası (in) sayılabilecek
kozmik odalar neresi?
Ayrıca hani şeffaflık, bu çağda gerçekten tuhaf ittifaklar!

Ya Bülent Abi (Arınç), nicedir hâli?
Sen tut, Amerikalara git, huzura çık…
Aç muhabbeti, bir güzel halvet ol…
Ondan sonra da liderin lâf çaksın!
Olacak iş değil ama oluyor işte, ihanet parayla değil ya…
Ne de olsa kalite meselesi!

Fettan Hoca altta kalır mı, ekranlarda izledim…
Kükremiş aslan gibi ağzından alev fışkırıyor.
Pençeyi takmış bir kere, leşini görmeden peşini bırakmaz…
Zaten “geldikleri gibi giderler” demişti…
Bilirim, sözünün eridir, bekleyin görün, üç vakte kalmaz kesin sonuç!
Koçum benim!

Lâkin ne dershanelermiş be?
“Bir musibet bin nasihatten iyidir” derlerdi de inanmazdım...
Bak gör işte; parçalanıyor iktidar lime lime!
Dile kolay, bir bakan evlâdının yolsuzluktan, rüşvetten hapse düşmesi
ne kadar acıklı bir durum…
Önce baba, sonra iktidar için.
Üstelik kusursuz işleyen hukuk devletinde(!)

Vatandaşı saymıyorum, onlar kim ki?
Makarna bulgura tav olmuş millî iradenin yoksul üyeleri…
İbretle izliyorlar manzarayı, dinden girip imandan çıkanların düştüğü
zavallı hâlleri…
Hep bir ağızdan haykırıyorlar; “Bu günleri de mi görecektik?..
Ve devam ediyorlar; “Demek ki bu devirde babana bile güvenmeyeceksin,
bilhassa tekeden, sütten söz edenlere.”…


Öyleyse yolculuk vakti geldi Abbas, topla pılı pırtını…
Dön baba ocağına…
Ki bu kentin adı İstanbul ve bünyesinde ne düşkünler barındırır…
Sen de katıl yavaş yavaş!

.

Siyasetin Kavalcıları!

Macit CÜNÜNOĞLU
Macit CÜNÜNOĞLU
 



Bazı futbolcular vardır, kaptan doğar.
Tanrı vergisi işte, sıradanlık onlara yakışmaz.
Takımın neferliğine, gizli kahramanlığa soyunmak mı?
Asla, yeşil sahalara “1 Numara” gelmiştir, bir numara olarak da…
“Jübile” yapar diyeceğim ama yanaşmaz, yine oynayacak bir takım bulur!
Sanatçılar da öyle değil mi?
40’ıncı, 50’inci sanat yıllarını kutlarlar…
Hatta bazıları işi altmış, yetmişe kadar vardırır ki ölmediğini ayakta olduğunu
dosta düşmana göstersin!

Ya siyaset, siyasiler…
Şu anda parlamentoda bile yetmiş yaş ve üzeri o kadar çok milletvekili var ki…
Sanırsınız meclis Karacaahmet bekleme salonu!
Gözümüz yok, Allah hepsine sağlıklı uzun ömürler versin…
Ve müthiş fikirlerinden necip halkımız feyz almaya devam etsin!
Fakat bunların içinde bir de oynak oyuncular var, tut tutabilirsen…
İlk aklıma gelen Kubilay Uygun, XX. Dönem Afyon Milletvekili.
Gerçekten hızlıydı, bir çalımla dört beş partiyi harmanlardı…
O kadar ki dayanamayıp meclisteki koltuğuna tekerlek taktılar, artık mobil elemandı…
Bir orda, bir burda, o tarihlerdeki rekorlarını kimse kıramadı!

Aynı kıvraklık belediye başkanları için de geçerli.
Hele bir tanesi Kubilay’ın Adana Şubesi, sitemiz “Marjinal’in hemşerisi.
Anlamışsınızdır kimden söz ettiğimi, evet; yüksek huzurlarınızda Aytaç DURAK.
Çukurova’nın medara iftiharı, sanırsınız fareli köyün kavalcısı!
Parti falan fark etmiyor, o nerde seçmen orda…
Kazanılan beş seçim, sırada altıncısı…
Öyleyse vatana millete hayırlı olsun!

Lâkin bir de gönül verdikleri partilerin mutfağında yetişenler var…
Çilekeş, her türlü meşakkate katlanmış, yılların içinden süzülüp gelen.
Deyin ki genç takımdan, daima ilk on bir de oynayan…
Bir nevi görev adamı, öl derseniz ölür, davalarının samimi militanı.
Yaşlar ilerleyince bunların da gönlünden makam mevkii sahibi olmak geçer…
Hizmet aşkıyla aday da olurlar, hatta seçileceklerinin ışığını hissederler…
Gel gör ki tepe yöneticiler yok mu?
Bizans entrikalarından medet umup varlıklarını ilelebet korumak isteyenler…
Bu değerler delegeyi iknâ etseler bile merkezdeki oligarşik yapıyı aşamazlar.

Çünkü üsttekilerin tek hedefi, maçı kazanmak, pardon seçimi kazanmaktır.
Artık bu zihniyet için ilkeymiş, ülküymüş, ideolojiymiş hepsi hikâye…
Piyasada ne kadar çürük elma varsa toplarlar partiye…
Ve çıkarlar seçmenin karşısına; dürüstlükten, faziletten söz ederler!
Utanmadan sıkılmadan aynaya bakmadan!
Dolayısıyla bu ülkede siyasetçilik meslektir, her bünyeye uymaz.
Aytaç Duraklara gelince örnekleri piyasada o kadar çok ki…
Tüm partilere fazlasıyla yetecek kadarlar!

Bu arada zannedilmesin ki değişime karşı duran biriyim…
Mümkün mü?
Ne demiş Antik Çağ’ın büyük düşünürü Heraklit;
“Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.”
Naçizane sitemimiz heybesinde aynı anda üniforma taşıyanlar…
Tezgâh açtığı partilerin önünde kılıktan kılığa girenler…
Ve gün gelecek bu türlerin nesli tükenecektir.

Not: Sayın Durak’ın mektubunu “Marjinal”de okudum.
Bence yerden göğe haklı ve acilen göreve iade edilmesi gerekir.
Ne de olsa arkasında bire bir seçmen iradesi var, millî irade…
Ya bakan fırlamalarının, çakal takımının arkasında?
Babalar gibi duran iktidar!

MARJİNAL

.

21 Aralık 2013

Orta Oyunu!

Macit CÜNÜNOĞLU
21/12/2013 06:55

 

 
 
“Takalar geçiyor allı yeşilli
  takalar geçiyor dümenleri lâzlı
  takalar geçiyor en nazlı
  yelkenlilerden de güzel…”


Bu romantik mısralar rahmetli Ecevit’in.
Dün gibi hatırlıyorum, tarih: 5 Mayıs 1972
CHP’nin Olağanüstü 5’inci Kurultay’ı…
Kürsüde Millî Şef…
Delegelere sesleniyor: “Ya Bülent, ya Ben”…
Ve oylamaya geçiliyor, günlerden 14 Mayıs…
Malûm sonuç, Bülent ECEVİT üçüncü Genel Başkan olarak tarih sahnesinde.

Bu satırların sahibi de aynı tarihlerde tiyatroculuk oynuyor…
Müstafî öğretmen olarak sanatın ufuklarına yelken açmış.
Yer: Kadıköy, NET Sahnesi…
Oyunun adı: Damdaki Muhalif
Yazarı: Necmi ONUR (Hürriyet Gazetesi)
Konu: Söylemeye gerek var mı?..
“AK GÜNLER”e doğru!

“12 Mart” faşizminden çıkmış ülke…
İlk seçimlerde CHP (1973)  koalisyonla da olsa iktidarda…
Ondan sonrası bilinen hikâye!
Asıl üzerinde durduğum tiyatro günleri…
Senaryo-Text-Prova/Ezber/Mizansen/Mimik-Kulis ve Sahne…
Bir anlamda günümüz; siyaset, parlamento, iktidar ve seyirci.

Son gelişmelere bakıyorum da, aynen tiyatro.
Hisseli Harikâlar Kumpanyası’ndan seçme eserler.
Sergilenen oyun tûluat desem tûluat değil, vodvil desem hiç değil…
Belki trajedi, belki orta oyunu…

Başrol de: Sultan
Yardımcı Roller: Vezirler
Figüranlar: Mahdumlar-Bürokratlar-İşadamları
Yapımcı: Fettan
Senaryo: Zaman
Yönetmen: Avcı Söz
Teknik: Varansu
Işık: Samanyolu
Kostüm: Zerraf
Müzik: O Ses’ten Nağmeler…

Ve geliyoruz günümüze…
“Ak günler”den kaosa…
Karar sizin…
 
Ya bu çirkin oyunu elimizde çekirdek, arkamıza yaslanıp izlemeyi sürdüreceğiz…
Ya da “n’oluyoruz?”, “bu kadar da olmaz ki” deyip gereğini yapacağız…
Yerel seçimlerde, tiyatronun ilk zili çalar çalmaz, üçüncüsünü beklemeden
 sarı kartı göstereceğiz ki, kırmızıyı çıkartmaya yüzümüz tutsun.

Evet, Temiz elli Zekeriya abi, karıncaezmez Bülent emmi…
Nasıl teslim ettiniz iktidarı, sanattan anlamaz balıkçı takımına?
Olta atsalar iyi, trolle ülkenin dibini kazıyorlar…
Patlattıkları dinamitler de caba…
Ve öyle bir derde düştük ki, reisleri ayrı âlem…
Hele de tayfası, neyse yazmayayım…
Birazdan şiir okuyacağım…

“Takalar geçiyor allı yeşilli…”

The END


.

20 Aralık 2013

Hırsızın zavallı hâlleri!


Ekonomik kriz dünyayı kasıp kavuruyor…
Başbakanımız açıklama yapıyor, “Teğet geçti!”
Altı üstü bir soruşturma bir operasyon, rutin işler…
İktidar ayakta, koro hâlinde saydırıyor;
“Borsa düştü dolar çıktı, vay şerefsizler, alçaklar, hainler!”
Ve devam ediyorlar; “Ülke battı, ilk günkü kayıp 25 katrilyon!”

Şaşkınım, şaşkınlığım hâlâ da devam ediyor…
Arkadaş, bu nasıl ekonomi?
Üç beş bakan çocuğu…
Rüşvet, yolsuzluk, altın ticareti, Sit, kamu arazisi yüzünden
gül gibi geçinip giden ekonomimiz batar mı?
Münafıkların, muhalefetin ağzı diyeceğim ama açıklayan kendileri!
Resmen beyaz bayrak durumu, çarşaflama hâli!

Neyse ki dayanıklılar, yürekler-vicdanlar-et kalınlığı taş gibi…
Meselâ bu işler Kamboçya’da olsa, ortalıkta ne bakan kalır ne hükümet…
Ne diyordu millî sözcü Bülent; “Allah verdikçe veriyor!”
Vermesine veriyor da acaba utanma duygusunu neden esirgiyor?
Hiç düşündünüz mü?

Yine de iktidara, ekonomiye güvenim tam!
Soyadıyla müsemma Rıza Sarraf da kim?
Kıçı kırık bir tüccar, ülke altınının yüzde kırk beşini kontrol ediyormuş…
Boğaz’da 40 milyon avroya yalı almış(mış)…
Bir milyona tablo kapatmış(mış)…
Yatları, uçakları varmış(mış)…
Yaşı da 29’muş muş da…
N’olmuş yani, siz de çalışın siz de götürün yavruyu!
Adam prodüktör (yapımcı), ek mesleği rejisör (yönetmen)…
Hobileri, figüranlık (sahibinin sesi)…
Ya sahibi?
Dağa kaçtı, inek içti, suya düştü!

Terstir bizde siyaset, önce ahlakla başlar, hırsızlıkla sürer sonra tekrar başa döner!
Ayrıca cevabı belli sorularla lütfen sıkıştırmayın, ben aklıma geleni yazıyorum…
Öyle kazık da olmasın…
Varsa merakınız Nazlı Yengem ne güne duruyor…
Hem de boşa çıkmışken!
Vallahi o da bir âlem, yengemdir diye söylemiyorum…
Kırk yıllık yani bir gün de oldu Kâni!
Kıvraktır yani!

Kim ne derse desin, siyaset bu ülkenin garabeti…
Elbette bal tutan parmağını yalayacak, yalasınlar da doysalar iyi…
Bir de halkın vergisine göz dikiyorlar, devletin hazine dairesine…
Soyuyorlar doymuyorlar, bi daha soyuyorlar yine doymuyorlar…
Tam on bir yıldır sürüyor kutsal eylemleri…
Aynen öncekiler gibi!
Bu arada ne cumhuriyetmiş be, sanırsınız Osmanlı torunu…
Çalıyorlar, çırpıyorlar…
Gene yıkılmıyor, direniyor dosta düşmana karşı!

Not: “Marjinal”in değerli okurları, iyi hafta sonları…
Yaz derseniz yazarım, yazma derseniz yazmam…
Parola: Ankaralı Sülün Osman
Pazara buluşmak umuduyla…
Saygıyla.

macitcununoglu@gmail.com

MARJİNAL-Macit CÜNÜNOĞLU

.

İmam'ın yellenmesi!

Macit CÜNÜNOĞLU
20/12/2013 08:07

 

 
 
Temel elindeki parayla konuşuyormuş;
“Ula uşağım, Tanrı teyulsun, pileyrum, ancak ondan da aşağu teyulsun!”
Temel’in dediği gibi ah bu para denilen araç yok mu?
İnsanı vezir de yapıyor rezil de, elbette tercih sizin.
Yazılarımda sık sık Özallı devirlere gönderme yapıyorum,
ülkemizin kabak çiçeği gibi açıldığı, görgüsüzlüğün tavan yaptığı yıllar.
Kimilerine göre ülke şahlanmış, tut tutabilirsen.
Bu arada da yasaklı Demirel’in özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz sıkça sesini duyuyoruz…
Diyor ki, “Ey ahali, 11 Eylül günü bu ülkenin borcu 13 milyar dolardı, ya şimdi?”
Tonton cevap veriyor; “Git işine, ülkeyi 5 sente muhtaç ettiniz, şimdi kredi gani!”
Monolog bu minval üzerinden sürüp gidiyor.

Ve zaman hızla ilerliyor, elle tutulur hiçbir yanı olmayan 90’lı yıllar…
Sanırsınız ülkenin karanlık çağı, siyasetçi savrulmuş keza asker…
“A’dan Z’ye her şeyin bozuk olduğu düzen”, kazananı vurguncu, spekülatör…
Köksüz soysuzlar takımı, siyasetle kol kola devleti soymaktalar.
Hele biri var ki, değinmeden geçemeyeceğim…
Galerisi var Sirkeci’de, otomotiv üzerine.
Hani deveyi amuduyla yutmak var ya; öylesi işte…
Olmayan servetine servetler katıp vergi rekortmenliğinde bir numaraya oturuyor.
Hâlâ da öyle, yıldızı sönmüş gözükse de daima ilk beşte!

Madem dünden söz ediyoruz, dilerseniz ünlü Manukyan’ı da hatırlayalım.
Bilindiği gibi Genelev patroniçesi, Ermeni ve o da yılların vergi şampiyonu.
Geçenlerde Yedikule’deki Surp Pırgiç Hastanesi’ni ziyaret ettim, bahçesinde
bulunan huzurevini, Manukyan pavyonunu…
Yaşlı hemşerilerimle uzun uzun sohbet imkânı buldum, hepsi Madam’a duacılar.
Bir de hekim dostum anlattı, sağlığında Manukyan Cerrahpaşa Üniversite
Hastanesi’nin bir katını bağış yoluyla tefriş etmek istemiş…
Yetkililer Ermeni diye izin vermemiş, asîl milletim benim!

Bütün bunlar aklıma nerden geldi?
Bugün yaşananlardan, yolsuzluklardan, rüşvetten, para sayma makinalarından.
Adı geçenler tek bayrak, tek kitap, tek milletin aziz vatandaşı...
Konuştu mu mangalda kül bırakmazlar, en üzerinde durdukları hassasiyet ise
“din”, “iman”, “ahlak”, “doğruluk”, “ar, “namus”, “şeref”, “haysiyet” vs.
Ayyuka çıkan rezilliklere bakıyorum, bir de bunlara…
Acaba diyorum, ben başka bir gezegende mi yaşıyorum?

Yüzde elli seçmen de aklıma geliyor, hani şu meşhur “Millî İrade” tayfasından olan…
Bu canlarım herhâlde kör ve sağır değil...
En azından içlerine bir şüphe düşmüştür…
Öyle ya, bir tarafta Manukya’nın ahlakı, diğer tarafta İmam’ın yellenmesi…
Acaba diyorum siyasî tercihlerini kimden yana kullanacaklar?
İyiden doğrudan yana mı, yoksa Ebru kızımızın şarkıları eşliğinde
tanrının lütfundan yana mı?

Merak bu ya, bekleyip göreceğiz ve nihaî kararımızı ondan sonra vereceğiz…
Ve yazmaya devam edeceğiz; insanlık, güzellik, onur, sadelikten yana.

19 Aralık 2013

Sisler Arasında…

Macit CÜNÜNOĞLU
Macit CÜNÜNOĞLU

 


Depremin artçı etkileri sürüyor, ortalık toz duman…
Kimin eli kimin cebinde belli değil.
Bu arada “komplo”, “çete”, “tezgâh”, “hizmet”, “devlet içinde devlet” vs…
Onlarca görüş gırla gidiyor!
Bazı dostlarımız da “deniz bitti” diyerek sevinç içinde…
Öyleyse kurtuluş yakın!
Keşke diyeceğim ama…
Bir ayağı Almanya’daki “Deniz Feneri”ni ne çabuk unuttuk?
Rezillikleri ayyuka çıkmış davanın sonucunda ne oldu?
Kocaman bir 0 (sıfır), sen sağ ben selâmet!
Ve sizlere ömür, kaynadı gitti.

Ya şimdi?
Kimler yok ki!
İşadamları, bürokratlar, bakan çocukları…
Ortaya çıkan skandal ahtapot gibi, o kadar çok kolu var ki…
Bir ucu iktidarda, bir ucu vurguncunun cebinde!
Ve dönen rakamlar ciddi boyutlarda, deyin ki 90 milyar Euro…
Ülke ekonomisinin yaklaşık beşte biri.
Olay büyük ve derin, Tarzan zor durumda!

Ancak pişkinler, öylesine ki, hacıyatmaz dediğimiz oyuncak
bunları gördükten sonra çocuklarımızın dünyasından istifa etti…
Hem de on bir yıl önce.
Bastırıyor Sultan…
Daha düne kadar savunduğu hukuku, adaleti “şer çetesi” ilân ediyor…
Bu kadarına da pes doğrusu!

Arkasında da -lütfen bağışlayın beni- yalaka ordusu…
İnatla savunuyorlar rüşvetçiyi, yolsuzu, hırsızı, iktidarı…
Buna da pes, lânet olsun alçaklara.
Yine de gidişat iyi, fazla iyimser olmamamıza rağmen sevgili Sultanımız
ağır yaralanmıştır, hem de Brütüsler tarafından!
Operasyonlarına, yüreklerine sağlık…
Helâl olsun, aferin onlara, demek ki yeteri kadar yemlenmemişler!

Bu arada “Bir musibet bin nasihattan evlâdır ” sözünü hatırlayıp
“Düşmanımın düşmanı dostumdur” tuzağına düşmeden
Nazlı Ablamın saf değiştirmesine sevinmedim dersem yalan olur.
“Hoş geldin Yenge”, soyadını taşıdığın rahmetli hemşerimizdir…
Valla yakıştınız bizim cenaha, Amasyalı sayılırsınız!
Darısı diğer yağcı, yalaka takımına…
Ne de olsa ustamız Mevlâna, hepinizi bağrımıza basacak kadar hoşgörümüz var bizim…
Yeter ki gelin!

Evet, son söz olarak da; tecrübeyle sabittir ki bu iktidar gitmez…
Hatta ve hatta zeytinyağı gibi üste çıkarsa…
Oyları artarsa…
Ne bileyim ben, Kasımpaşalı İstanbul, Ankara, Adana’yı alırsa…
Halk tarafından seçilmiş kral olursa…
Emin olun Melih’in izindeyim;
“Tüküreyim böyle adaletin, düzenin içine” dersem asla şaşırmayın!

macitcununoglu@gmail.com

.

Buyrun hasbihale...

Macit CÜNÜNOĞLU










Bir ülke düşünün ki temelinde fosseptik çukurları…
Kimler tarafından açıldığı, kimler tarafından kullanıldığı önemli değil…
Sonuç itibariyle zaman zaman ülkeye yayılan pis kokular her daim var.
Mataracıları, İşgüzarları hürmetle anarken…
Hatırlar mısınız bilmem, bir tarihler bu ülkede “surları deldirmem” diyen
siyasi önderler cirit atar ve seçmen katında ciddi oylara mazhar olurlardı.
Bir de Özal’ın bakanı vardı, İsmail Özdağlar…
Nasılsa sandığı doldurmak isterken yakayı ele verdi…
Ve Yüce Divan’da yargılanıp hapse mahkûm oldu.
Yanılmıyorsam Sandıklılıydı!

Daha sonra işin çivisi çıktı…
Sistem öylesine çürümüştü ki mahkemeler siyasiler için yolgeçen hanına dönüştü.
En son Devlet Bakanı Çağlar’ı hatırlıyorum…
O da bir iki ay misafir edildikten sonra paçayı kurtardı.
Başkaca da varsa unuttuğum için lütfen bağışlayın.
Yalnız sermaye birikimi dediğimiz ve nerde duracağı belli olmayan illet
hastalığa tutulduysanız artık iflâh olmazsınız.
Ne din ne ideoloji çare olur, giderek soysuz bir sömürgene dönüşürsünüz…
Ve yaşadığınız görkemli hayatın enstrümanlarını (uçaklar, yatlar, yalılar vs.)
kullanırken yaşanılan toplum gözünüzde küçülüp değersizleşir…
Çünkü vicdan dediğimiz insanî duyguların bütünü bencildir artık, vahşidir…
Mağarada yaşayan atalarımızı mumla aratacak kadar!

Keşke Marx gibi yıldız bir düşünür on dokuz değil de XX. Yüzyılda yaşasaydı…
Bambaşka bir yöne savrulurdu insanlık.
Ayrıca bazılarının hâlâ inatla savunduğu Leninist uygulamaları sosyalizm
sanması gibi saçmalıklara katlanmak zorunda kalmazdık,
Neyse, düşünceye saygı çerçevesinde ona da eyvallah!
Lâkin “1924 İzmir İktisat Kongresi”nin temel hedefleri arasında yer alan
karma ekonominin en büyük zaafı sermaye birikiminin yollarını formüle
edememiş olmasıydı…
O nedenledir ki devlet kasasından sülük gibi beslenen zenginlerimiz türedi,
örneğin Koçlar, Sabancılar, Eczacıbaşıları, Doğuşlar, Uzanlar ve diğerleri.

İşte bu cazibeli gelenek bugün de devam ediyor, arsızca rezilce.
Mesele “A” partisi “B” partisi değil, asıl mesele toplumun gözünün içine
baka baka gerçekleşen soygunlar.
Ve “benim zenginim iyidir” diyen kör zihniyetlerin egemenliği altında
yaşamaya tahammül etmek, ne kadar acınası durum?
Teröristi, insanlık düşmanlarını savunan siyasilerin dünyasını izlemeye
mahkûm edilmek gibi bir şey!

Belki de gençlik yıllarında okuduğum George Orwell kitaplarının
fazlasıyla etkisi altında kalmışımdır, o nedenle söylediklerimi ciddiye almayın…
Benimkisi dostlarla hasbihal!
Ancak Thomas More’un yıllarca önce iddia ettiği gibi sömürüsüz, eşit, özgür
düzen hep ÜTOPYA olarak kalacak…
Gelen öpecek, giden öpecek ve değişmeyen tek gerçek…
Üretenler, yaratanlar sömürülmeye devam edecek.

Yaşasın güler yüzlü SOSYALİZM!
(Hayrola başıma taş mı düştü ne?)
Dostlara sevgiyle…
 

.

18 Aralık 2013

Akşam postası...

Macit CÜNÜNOĞLU
18/12/2013 17:38

 

 
 
İktidardaki partiyi ecdatları Osmanlı’ya benzetebiliriz…
Tarihsel süreç açısından; “Yükselme-Duraklama-Gerileme-Çöküş” devirleri.
Zincirlikuyu nizamiyesinde ne yazıyordu:
“Her canlı ölümü tadacaktır!”
Öyleyse tarihin çöplüğüne “Hoş geldiniz!”…

Yüce tanrım, bugünleri de gösterdin ya, Allah senden razı olsun!
Ne demiş büyüklerimiz; “yüzde elliden sonra azanı teneşir paklar!”
Var mı itirazınız?
Bir de leş kargaları gibi ülkenin tepesine çökmüşlerse…
Neye yarar bayrak, neye yarar kitap?
Sonuçta mazlumun, yoksulun ahı var.

Farkındasınız…
Resmen çöküyorlar, su alıyor gemi.
Muhalefetin bir b.k yaptığı yok, birazcık fettan Hoca, az porsiyon devlet…
Temizlik harekâtı başladı, gelen dalga dipten!
Ohhh!
Sefam olsun!

Operasyonlar da umurumda değil…
Zaten lağımlar akıyordu.
Yapılan iş sondaj, anında pis kokular yayıldı…
Hem de öyle ki, Bakanlar Kurulu’nun şerefli üyesi utandı…
Dedi ki, “ben olsam istifa ederdim”…

Lâkin nerdeee?
Deriler kalın, yürekler kaşar…
Uçaklar, yatlar, villalar, tatlı hayatlar…
Bal tutan parmağını yalar misâli deveyi amuduyla götürmeye alışmışlar!

Yine de üzüldüm…
Kime mi?
Halk Bankası Genel Müdürü’ne.
4,5 milyon dolar çıkmış ayakkabı kutusundan!
Helâl olsun, tam zula!
Necip halkımızın tasarruflarının saklanacağı en güvenli adres!
N’olmuş yani?
Bu kadar yaygara koparmaya değer mi?

Fakat içimde bir şüphe…
Ne yalan söyleyeyim kaynar durur.
Deyin ki fitne, deyin münafıklık…
Şu an ekranlarda Bülent Abim…
Arz-ı hürmet eder ellerinden öperim.
Konuşuyor; “hedefimiz 3 Y”…
Açılımı: Yolsuzluk-Yoksulluk-Yasaklar’la mücadele!
Bak şu asalete?

Yine de tüm olan bitenden sonra sevgili hükümetimize bu tuzakları
hazırlayanları uzakta aramayalım…
Bence içerden, birincisi kum torbası…
İkincisi, onun arkasında duran Erciyes dağı…
Tepesinde karlar, eteklerinde güller eksik olmayan!
İkisinin de emeğine sağlık, erinde geçinde bu halktan üçün üçte birini
ÖDÜL olarak alacaklar!

Ne dersiniz ve önümüzdeki seçimlerde ödül törenine var mısınız?

.

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...