23 Ağustos 2012

Hüzünlü ziyaret!

Macit CÜNÜNOĞLU




Uzun zamandır Karacaahmet mezarlığına uğramamıştım…
Anacığım orda yatar…
Geride bıraktığımız bayramın birinci günü…
İki lak lak ederiz, hâl hatır sorarız düşüncesiyle kalktım gittim.

O ne?
Gördüğüm manzara karşısında şaşkınlığa düştüm!
Çünkü kalabalıktan mezarlığa girmek mümkün değil.
Ayrıca kırk yıldır İstanbul’da yaşarım böylesine ilk kez şahit oluyorum.

Yanaştım görevliye, usulca sordum;
“Hayırdır, ünlü birinin cenaze töreni mi var?”
Olur ya, padişahımızın anacığının gömü işleminde başta Kadıköy, İstanbul trafiği felç olmuştu!
“Yok” dedi, “Uzun zamandır böyle”…
“Nasıl yani?”
“Türbeler çoğaldı, doğal olarak ziyaretçilerde.”

O an çaktım vaziyeti, derin düşüncelere dalıp kalabalığa karıştım.
Evet, son on yıldır tarikatların cemaatlerin altın çağı…
Süleymancısından Nurcusuna, Fethullahçısından Nakşisine.
Cüppeli’yi saymıyorum, o başlı başına bir fenomen, şirinlik abidesi!
Ayrıca dindarlığa meyledecek olsam kesin Cüppeli’nin müridi olurum ki…
Adama karşı özel bir sempatim var, bilhassa hapse düştükten sonra sevgim iki kat arttı!

Neyse, Allah razı olsun Flash Tv’den…
Yaptıkları yayınlarla Ramazan boyunca Hoca’nın eksikliğini hissettirmediler.
Naçiz bedeni Metris’te, iki dünyaya ait eşsiz görüşleri bizimleydi!

Ne diyorduk?
Karacaahmet’te gördüğüm mahşeri kalabalık…
Efendim derya deniz İstanbul’da gömülecek toprak kalmadı.
En popüleri Eyüp, Zincirlikuyu, Edirnekapı, Topkapı…
Bu yakada Karacaahmet.
Zaten çoğuna transfer yok, kapalı gişe!

Rahmetli Özal’ın anası türden olanlar için fark etmez…
Osmanlı camilerinin bahçeleri emre amade!
Dolayısıyla tarikat, cemaat şeyhlerinin itibar ettikleri mekândır Karacaahmet.
Eh, parada bol, deve yüküyle…
Anında yapılır bir türbe…
Gelsin müritler turlar, cennetin pasaportu dağıtılır kabirlerde!

Lâfı uzatmayayım, geldim anamın mezarına…
Adettendir, kaydettiğim Yasin-î şerif’i naklettim ‘Ay-Fon’dan…
Bir iki muhabbet, torundan haberler derken…
Anacığıma komşu gelmiş memleketten…
Kim mi?

Aceleye etmeyin, söyleyeceğim…
Öncelikle mezarın mimarisini anlatayım…
Farklı, bu yaşıma kadar gördüğüm tüm mezarlardan farklı…
Ki bu tespitime Hırant’ınki’de dahil.
Belki birazcık Nazım esintisi…
Her ne kadar görmemiş olsam da fotoğraflardan biliriz şairimizin mezarını.
Yalnız ustalıkla yapılmış belli.
Tam annemin yanı başı…
Hemşerim, arkadaşım, okuldaşım, yoldaşım…
Adı: Şeref AYDIN, nam-ı diğer emekçi dostu “Şeref Hoca”…

Epeydir görmemiştim…
Uzun yıllar mahpus yattığını biliyordum, rahatsızlığını, yurtdışına çıkışını…
Dönüşte uğramıştı yanıma, ayaküstü sohbet etmiştik…
Vakti yoktu, amansız hastalığın çaresizliği omuzlarına çökmüştü.

2006’da öldüğünü dostlardan işittim…
Radikal solcu gazeteler yazmış, çok sonraları internetçi olunca detayları gördüm.
Fakat Karacaahmet sonsuzluğuna taşındığını bayramın birinci günü öğrendim…
Onun da mezarının başına geçtim…
Eski alışkanlığımızdır, yumruk havada bir dakika saygı duruşunda bulundum…
Peşinden hafızamda yer etmiş Nazım şiirleri okudum…

Tam ayrılırken de nasihat ettim yoldaşıma;
“Canım Hocam”, “Bırak artık örgütlenme işlerini, burda bari rahat et”
“Görmüyor musun uğruna mücadele ettiklerini?”
“Kamyonla-Traktörle oy taşıyorlar iktidara”
“Ah ahhh Şerefim, görmüyor musun Karacaahmet’i, sınıfımızla dolu”
“Takılmışlar hacı hoca peşine, türbelerden mucize bekliyorlar”...
“O nedenle yalvarırım, yat yattığın yerde”
“Anam iyi tarihçidir”
“Boş verin geleceği, bol bol kaynatın geçmişten, memleketten!”.
Daha sık uğrayacağıma söz verdim.
Ne zaman iktidar düşerse (mümkün değil ama), müjdelerle gideceğim o zaman
Son olarak; “Sevgiyle Anacığım, değerli Şeref Hocam… Sağlıcakla kalın” dedim…
Ve hüzünle kalabalığa karıştım.

www.gazetemen.com

21 Ağustos 2012

Ağustos sıcağında...

.

1939 Ağustos’undan durduk yere söz etmek ne kadar anlamlı?
Ancak fi tarihinden Sümerlerden bahsetmiyoruz, şunun şurasında 73 yıllık hikâye!
Aşağılık Hitler’in iktidarı sağlamlaşmış…
Leblebi çekirdek niyetine Avusturya, Çekoslovakya’yı yutmuş…
Gözünü dikmiş Polonya’ya!

Lâkin bahane lâzım, niyet kötü…
Aynen kurtla kuzu misâli.
Açıyor tezgâhı, proje Himmler’in…
Sınır boyu; Naziler Polonyalı asker kılığında…
SS soyundan, basıyorlar ülkesinin gümrük binasını peşinden radyo istasyonunu…
Dokuz ölü, figüranlar toplama kampından, zehirlenmiş Yahudiler!

“Almanlar katledildi” yalanıyla rezilce cesetler sergileniyor Dünya’da…
Coşuyor Hitler, aşağılanıyor günâhsız komşu.
Şartlar olgunlaşmış…
Çalınıyor savaş tamtamları.
Ordular ilk hedefiniz Polonya…
Tarih:1 Eylül 1939
Başlıyor insanlığın gördüğü en kanlı savaş.
Ve geride kalan: 50 milyon ölü, milyonlarca sakat!

O nedenledir ki 365 gün içerisinde “1 Mayıs” ile “1 Eylül”ü çok severim…
İkisi de bayramdır, birincisi emeğin ikincisi barışın.
Emekle barış ne çok yakışır…
Havadır, sudur, ekmektir, insanlıktır, onurdur.

Antep’i düşünüyorum şimdi…
Yanarak, parçalanarak toprağa düşen dokuz can…
Uluslararası kanlı senaryoların bir parçası mı?
Cami duvarına işemeyeceğine göre Esad…
Meselâ “özgürlük” müptelâsı gûruhların marifeti mi?
Neden olmasın, ortam müsait, “hava kurşun gibi ağır…”
Mezarlıklar doymuyor taze bedenlere!

Ayrıca kan üzerinden beslenen o kadar çok sırtlan var ki…
Türkiye-Suriye sınırında bombalar patlarsa kalleşce…
Sloganlarımız hazır; “En büyük Türkiye, yaşasın Padişah”…
“Şehitler ölmez, vatan bölünmez”, “Feda olsun üç-beş Memed”.
İddia ediyorum, kötü yönetiliyor Türkiye…
Hem de kısa tarihimizin göremeyeceği kadar.
Öyle bir coğrafyadayız ki, düştük belâya, dalaşmadığımız komşu kalmadı.
Körebe oynuyoruz gözümüz bağlı…
Sağımız solumuz düşman, dokunduğumuz Esad, yıkılsın karşımızdan!


Sizi bilmem ama benim tahammülüm kalmadı…
Rahmetli Menderes bile bunlar kadar Amerikalı olmadı…
Zaten o yüzden ipi boyladı…
Kurtuluşu aramıştı son zaman…
Yollara düşüp soluğu almıştı Moskova’da…
Noktayı koydu 27 Mayıs, ölüm fermanın altında Beyaz Saray’ın imzası vardı!

Evet, karanlık bir iklim…
Başta Hitler’i, alçakça oyunlarını yazdım…
21. Yüzyıldayız…
“Tarihin tekerrürü” aptallar…
Dünü sorgulamayan anlamayanlar için.
Yitirdiğimiz dokuz can’dan ders almıyorsak…
Daha çok gider; 9 değil 99, dokuz yüz doksan dokuz can…
Ankara efendilerine saygısızca arz olunur!
“Bitsin bu travmalar, barış gelsin topraklarımıza” dersek…
Sesimizi duyan var mıdır?


Macit CÜNÜNOĞLU

Macit CÜNÜNOĞLU

  Acıyla yoğrulan bayramlar!


Bayramın ruhu ülke gündemini değiştirmeye yetmiyor…
Ne siyasetin çenesi duruyor ne terör…
Her şey bildiğimiz gibi, son gaz devam.
Bazı alışkanlıklar öylesine yerleşmiş ki, üç günlük tatil bile derman olmuyor!


O nedenledir ki Antep katliamının izahı zor…
Şemdinli Dağlıca Çukurca Şırnak’ın da…
Otomatiğe bağlanmış ölüm haberleri…
Sayılar azsa hüzünlü sevinç, çoksa katmerli keder…
Fakat değişmeyen netice, periyotları belirlenmiş yıkımlar giden canlar.

Ülkenin orta yerinde alev topu, çığ gibi büyüyen…
Yetmiş bine dayanmış Suriye’den gelen…
Kritik eşik 100 bin(miş), öyle diyor İsmet Berkan…
Olgunlaşma sınırı, Esad’ın ölüm fermanı!

PKK iştahlı, dişe diş göze göz…
Vurursan vururum prensibinden hareketle barış o kadar uzak ki!
Evet, nereye gidiyor ülke?

Bazılarına göre her şey yolunda, doğru belirlendi rota…
ABD’nin çıkarları doğrultusunda bas gaza…
Ne dersiniz?
İzlenen stratejiler bu kadar basit mi?

Sınırlarımızda on binlerce insana kucak açmak…
Kaosun ateşinde debelenen Ortadoğu’ya balıklama atlamak…
Daha da önemlisi taraf olmak; Hizbullah’ın, İhvan’ın, Hamas’ın saflarında…
Karanlık ve kanlı geleceğin habercisi değil mi?

Tesadüf mü Antep?
Asker sivil çoluk çocuk fark etmez…
Çok bilinen gerçektir; “Kurşun adres sormaz”…
Çünkü mayının, bombanın mayasıdır kalleşlik!

Ağlaşalım bayramın son günü, lânetliyelim terörü…
Sekiz canı uğurlayalım gözyaşları içinde…
Kan ağlıyor komşumuz, yetmiş bin misafir…
Ordular kuralım, adı: “Özgürlük”…
Ya ülkemiz?


Alev topu duruyor orta yerinde, çığ gibi büyüyen…
Tırmanıyor milliyetçilik ırkçılık dincilik cemaatçilik…
Uygarlığın beşiği, güneşin doğduğu topraklarda kara bulutlar dolaşıyor…
Ne iktidar farkında ne muhalefet!

Kahrolası oy uğruna satılığa çıkmış memleket…
Haydarpaşa’sıyla, Galata’sıyla, Boğaz’ıyla…
22 kilometrelik metro pazarlanıyor devrim diye…
Sanırsınız asrın icadı, insanlığın kurtuluş formülü…
Utanmasalar Nobel’e aday gösterilecek!


Yapın hesabınızı bakalım…
Yerel seçimler önümüzdeki yıl…
Kapanın elinde kalacak belediyeler…
O’ndan sonra başkanlık seçimi…
Padişahın taht'a çıkma merasimi…
En son genel seçimler, ileri demokrasinin zaferi!

Ancak kan akıyor kan…
Daha çok akacak, durmayacak…
Ne kadar teşne olursanız boyunuzdan büyük işlere…
Elbet birileri çıkıp hesap soracak…

Yalnızzz…
Faturayı ödeyen yoksul halkımız olacak ki…
Dün de böyleydi bugün de….
Yarın daha beteri.
Acı ama tecrübeyle sabittir; böbürlenen padişahların sonu hüzünlüdür…
Tarih Baba’nın kitapları yazıyor…
Er geç “Barış”, “İnsanlık onuru” kazanacak.
Çağdışı krallar karanlıklarda kaybolacak!


www.gazetemen.com

20 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

    Dinozorları seviyorum!


Minâ Urgan’ı bilmeyenimiz var mı?
2000’de yitirdiğimiz profesörümüz 85 yaşındaydı.
Dünya çapında İngiliz Edebiyatı Shakespeare uzmanı.
Ancak toplumumuz “Bir Dinozor’un Anıları” kitabıyla tanıdı…
Peşinden “Bir Dinozor’un Gezileri” geldi…
Her iki kitap da satış rekorları kırıp aylarca listelerde kaldı…
Hatta bu duruma Urgan;

"Kitaplarımın nasıl bu kadar sattığını anlamadım, hâlâ da anlamıyorum.
Nasıl satar benim kitabım. O kadar aykırıyım ki bu topluma...
Çok satıyorum, çok mu bayağı yazıyorum...
Acaba yanlış bir şey mi yaptım?"
diyerek şaşkınlığını ifade etmekten geri durmadı.


Peki, ya Dinozorlar?
157 milyon yıl yeryüzünün egemeni…
65 milyon yıl önce nesli tükenen varlıklar!

Merak eder dururum…
Minâ Urgan’ın kitaplarından sonra “Dinozor” sözcüğü nasıl popüler oldu?
Yaşlılık betimlemesi mi yoksa duayenlik mi?
Ayrıca anlayamadığım…
“Dinozorluk” övgü mü küçümseme mi?

Öyle ya, hayatımızda kıdemden söz etmek gerekirse o kadar çok dinozor var ki…
Örneğin Hıfzı Topuz, ondan yaşlısı Aydın Boysan, Muazzez İlmiye, Halil İnalcık…
Ve yüzlercesi!
Yaşayan darbecileri saymıyorum… Evren’le Şahinkaya’nın Allah belâsını versin.

Asıl üzerinde durmak istediğim siyasiler, yaşayan şahsiyetler.
Örneğin Rahşan Ecevit, Öymen, Ekşi, Topuz, Sav, Baykal (kıyamadım), Keskin ve ben(!)…
Tahmin edersiniz, ismini sıralayamadığım daha niceler…
Bu kişiler dinozor mu duayen mi?

Bir de genç yaşta ölüp efsaneleşenler var ki…
O da ayrı bir durum değerlendirmesi!
Bizden Menderesler, Aydemir, Gürcan, Denizler…
Uluslararası Che, J.F.Kennedy, M.L.King, O.Palme ve diğerleri.

Toplumumuz yaşlıları geleneği sever…
Özellikle bayramlarda büyüklerin elini öpmeyi…
Bilhassa hayır dualarını almaktır emelleri…
Yalnız ne hikmetse; sıkılırlar…
Belki metal yorgunluğu…
Tuhaf bir duygu, mirâslarının hayranı bedenlerinin göç etmesini beklerler!

Yine de sevdamızdır Bernard Shaw…
98 yaşında öldü adam, internetin İrlandalısı…
O’dur sanal âlemde en çok dolaşan…
Kimse yaşına bakmaz, takmışızdır kıdemlilere...
Hâlbuki zengin tecrübelerinden faydalanmak lâzım!

Dinozorlar milyonlarca yıl önce tükendi...
Atalarımız analarımız babalarımız eşimiz dostumuz yoldaşımız ölmedi mi?
Kıymetini bilelim kalanların…
Bayramlarda ellerini öpmesek de…
N’olur çöpe atmayalım.

Yaşarken değer verelim…
Sevsek sevmesek…
Görüşlerine katılsak katılmasak da…
Saygı da kusur etmeyelim.

Ne de olsa Bit Pazarı değil siyasî arena…
Dünün, geçmişin kıymetini bilmezsek…
Çöreklenir bugünkü gibi karanlıklar!

Not: Öyle bir özlüyorum ki Minâ Urgan’ı…
Gençler ölürken yaşamaktan utanan kadını…
Irgat’ın âşık olduğu yüce değer…
Saygıyla sevgiyle.

İkinci Not: Frank Sinatra’nın ölümsüz şarkısı “My way”…
Hepimizin ortak paydası; dinozorların, duayenlerin, gençlerin…
Ne güzel…
Öyleyse yaşasın dün, bugün, yarınlar!

www.gazetemen.com

19 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

Her şeye rağmen...


Yavan bir çağda yaşıyoruz, tatsız tuzsuz zevksiz.
Ne sanat sanata benziyor ne eğlence eğlenceye.
Siyah&Beyaz yılları özler olduk, zorlasanız da renklenmiyor hayat.

Yalnızız, huzursuz tedirgin ve mutsuz.
Renkli televizyonlar, onlarca program, diziler…
Ne yaparsanız yapın içimiz kan ağlıyor, yüzümüz gülse de.

Alışkanlığımızdan olacak, başımıza taş düşse iktidardan bileceğiz ama
bu kez derdimiz RTE değil…
Amacımız yaşadığımız çağı sorgulamak.
Nasıl oluyor da bu kadar yalnız olabiliyoruz?
Sevgisiz aşksız heyecansız şiirsiz duyarsız bir hayat!

Hâlbuki geçmişte ne kadar kalabalıktık…
İnançlarımız davamız mangal gibi yüreğimiz vardı.
Her şeyden önemlisi güçlüydük, omurgalı hayâllerimizin yılmaz takipçisiydik.
Oturduk mu dostlar sofrasına yalnız ülkeyi değil evreni meze yapardık!

Ya şimdi?
Kol kanat kırılmış, süt dökmüş kedi misâli korkak ve sessiz…
Şarkılar susmuş, ezberimizdeki dörtlükler o kadar uzak ki…
Bir çırpıda söylediğimiz Necip Fazıl;
“Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan bir günahı,
Seni beklediğim kadar.”


Merak ediyorum, kimdi beklenen…
Yoksa özlemini çektiğimiz Atilla İlhan’ın kadınları mıydı?
“…hiç yaşamayan, hiç olmayan”

Ne kadar hazin…
Güneşin en güzeli gölgelerin en koyusu suların en çağlayanı bizde…
Öylesine güzel ki vatan; sevda taşıyor bulutlar rüzgârlar.
Bugün bayram…
Çarpmıyor yüreğimiz sevinçle, gönüller dingin.

Parçalanmış bir ruh hâli, didişmekten kavgadan yorgun düşen bedenler…
Tükenmiş takat, bayram sabahı aralanıyor pencere…
Heyhat, en küçük hayat belirtisi yok!

26 Ağustos 1950’de intihar eden İtalyan yazar Cesare Pavese geliyor aklıma…
“Artık sabahı da kaplıyor acı.” diye not düştükten sonra günlüğüne yazıyor:


" …48-49′daki mutluluğumun hesabı görüldü. Bu soylu mutluluğun gerisinde şu vardı:
Güçsüzlüğüm ve hiçbir şeye bağlanmayışım. Ş
imdi, kendime göre, girdabın içine girdim: Güçsüzlüğümü seyrediyor, onu iliklerimde hissediyorum, beni ezen siyasal sorumluluğu yüklenemiyorum. Bunun tek çözümü var: İntihar."

Ne derin bir hesaplaşma…
“Sokaktaki insanların bu kaynaşmadan habersizce omzuna çarpıp geçmelerine
neden şaşıyorsun… Sen kendin, yanından geçen nice insanın acılarının, içlerini
kemiren kurdun ne olduğunu bilmez ve buna aldırmazken…”

“Yazıyorum… Ey, sen… Acı! Peki sonra?.. Bütün gerekli olan biraz cesaret…
İntihar düşüncesi alçakgönüllülük istiyor, kendini beğenmişlik değil, eylem…
Artık yazmayacağım.”
(18 Ağustos 1950)…
Gariptir, bu tarih doğum günüm!

Her şeye rağmen hayat güzel, bayramlar da…
Neşeniz sevginiz bol olsun…
Kararmasın yürekler akmasın gözyaşı…
Barışı selâmlasın insanlık, açlığın yoksulluğun son bulacağı…
Savaşsız sömürüsüz dünyada!


www.gazetemen.com

18 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

   Hüzünlü sevinçler!


2012 Londra Olimpiyat Oyunları’nın törenleri görkemliydi.
Sanırım hafızalardan uzun yıllar silinmeyecek.
İngilizler Shakespeare’den Baharat Kızlar’a kadar kimseyi unutmamış…
Ortaçağdan girip 21.yüzyıldan çıkmışlar.

Helâl olsun…
Yalnız akıllarına Magna Carta’yla (1215) Thomas More gelmemiş...
Birincisi: “Büyük Ferman”, ikincisi “Ütopya”nın yazarı…
Krala baş kaldırdığı için 6 Temmuz 1535’de idam edilen.

Neyse, geldi geçti…
Sıra da Rio 2016…
Hasretle bekliyoruz sambacıları, inşallah gözümüz gönlümüz açılır!

Biliyorsunuz 2020 Olimpiyat Oyunları’na adayız…
Metromuz açıldı Kadıköy’den Kartal’a…
Ayrıca dünyanın ikinci metrosu bizde.
Tarihi 1875 uzunluğu 573 metre.

1863’de açılmış Londra Metrosu, 450 kilometre…
1900’de Paris 214, 1904’de New York 1.355…
Moskova 1931, o da 300 km.

Varsın olsun, kıskanın gözü kör olsun…
Yine de dünyanın ikinci metrosu bizde, uzunluğu 573 metre!
Yap-İşlet-Ye metoduyla yapılmış…
Sponsoru Fransızlarmış!

Alışkanlığımızdır…
El burnuyla gerdeğe girmek!
Dolmabahçe Sarayı…
İngilizlerden alınan 300 bin altın borcu…
Bilmeyen var mı?

Tarih tekerrürden ibaret…
Ne varsa satıyor sultanımız.
Duble yol, metro yapıyor…
Yoktur üstümüze göz boyamak!

Hayâl bu ya…
Olimpiyat Stadı’ndayız…
Yıl: 2020
Yer: İstanbul
Milyonlarca akıyor insan…
Metrolar, Marmaray, otobüsler, minübüsler, taksiler vızır vızır çalışıyor…

Ve büyük show…
İnsanlık âlemini selâmlıyor XXXVII. Sultanımız…
Hezarfen Ahmet Çelebi uçuyor…
Fon da Nazım…
Gülümsüyor Aziz…
Uzaklardan el sallıyor Abidin…

Tam o sırada…
Huysuzun biri sesleniyor; “borcumuz ne kadar usta?”…
Sinirleniyor hünkârımız…
“Tiz kellesini vurun”

İşte metromuzun hikâyesi…
Uzunluğu 22 kilometre...
Kıssadan hisse…
Ne demiş değerli Sabahattin Âli:
“Görecek günler var daha/aldırma gönül aldırma”…
İyi bayramlar can dostlar…
Sevgilerimle, saygılarımla.

www.gazetemen.com

16 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

   İstanbul'a selâm!


Sıcaklar bir nebze olsun nefes aldırdı…
Fırsat bu fırsat yollara düştük.
İlk durağım Haydarpaşa, eski dostla selâmlaştık…
Ne yazık ki onarılmamış yaraları…
Son nefesini bekliyor.

Biliyorsunuz hünkârımızın çılgın projeleri var…
Taksim’e Çamlıca’ya cami, Haydarpaşa’ya Manhattan modeli!
Toprak Mahsulleri bonus, gümrük sahaları promosyon…
Bakarsınız Harem de katılır koroya!
Hedef: “Küçük Amerika!”.

Sevgili Uğur Yücel “1950 yılının İstanbul’unda ölmeyi” boşuna özlememiş…
Elbet bir bildiği varmış.
Vatan-Millet caddeleriyle başladı yıkım…
Bağrına vuruldu İstanbul’un…
Yalap çalap fabrikalar, çöreklendi montajcı zihniyet!

ABD projesi…
Karayolu seferberliği…
Üç beş traktör, doyacak köylünün karnı…
Birazcık şehirleşme modernleşme…
Uzak karakolun neyine endüstrileşme?

Gezdik dolaştık…
Her zamanki gibi sabırlı İstanbul…
Kimler gelip geçti hayatından…
Bizans’ı yaşamış yüzlerce yıl…
Peşinden Osmanlı…
T.C.’nin ilk yıllarına şahit olmuş…
Üç günlük çapulcuya mı teslim olacak?

Yarın 17 Ağustos…
Marmara depreminin yıldönümü…
Kıyısındaydı İstanbul…
Direndi Doğu Roma, Kalkedon, Mimar Sinan…
Göçtü göçerlerin yapıları…
Sorumlusu siyasilerdi.

Ancak açılıyor metromuz…
Kadıköy’den Kartal’a yıldırım hızıyla gideceğiz…
Köprüden geçmesek de padişaha dayı diyeceğiz!
Yaşasın ileri demokrasi yaşasın çılgın projeler!

Fakat yakıp yıkıp yok etmek iyi geliyor…
Giderek tarihimiz Vandalizm'in altın sayfalarına dönüşüyor…
Sivas’ta yak, Haydarpaşa’da yak…
Fark etmez, ha insan ha uygarlık…
Nasıl olsa aziz İstanbul’a bir tepeden bakıyor hünkârımız…
Çamlıca eteklerinden!

“Koy bir kaset Semra”…
Pardon, ben mi karıştırdım…
Yoksa sözünü ettiğim Özal mıydı?

Ahhh ah!
Ciğerim yanıyor İstanbul…
Sana sığınıyorum…
Hem kendini hem tarihi koru…
Çünkü sen insanlığın en değerli mirasısın.
Fayda yok Ankara’dan…
Güneşini esirgeme biz hakîr kullarından…
Âmin!

İyi bayramlar Ayasofya, Süleymaniye, Şah Kulu, Neva Salom…
Sizler bizim yarınlarımız inancımız…
Bu topraklar sizinle güzel…
Aydınlığın barışın müjdecisisiniz.

www.gazetemen.com

15 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

Tarih affetmez!


İçişleri Bakanı biber gazından ev yapımı salça gibi bahsediyor…
Organik, her bünyeye lâzım!
Teknoloji ilerliyor, bakarsınız kolluk kuvvetlerinin kurşunları da çağa uyum sağlar…
İnsan öldürür iz bırakmaz, sanırsınız nötron çekirdeği…
Vücuda saplanır suç aleti bulunmaz!

Mars’ta “Merak” biz de merak…
Şahin’in açıklamalarından sonra nereye gidiyor Türkiye?
İzmir’de vuruldu genç, kör oldu Ağrı’da göz…
Sorumlusu devletin memuru, can güvenliğimizden sorumlu makam!

Gelelim Suriye’ye…
Açıklama yapmış ABD elçisi; “Esad’a yardım İran’dan gidiyor”…
N’olmuş yani, normal değil mi Şia’dan Nusayrî’ye destek?
Peki, sünni iktidarımız kimin arkasında?
Alevî olmayan Özgürlük Ordusu’nun yanında…
Sevsinler tarafsız demokrasi anlayışınızı!

Bu arada toplanıyor 57 üyeli İslâm İşbirliği Teşkilatı…
Askıya alacaklarmış Suriye’yi…
Gerekçe: İnsan hakları ihlâli!

İnsanın kanı donup vicdanı sızlıyor…
Bre utanmaz reziller…
Ne zamandır Suudî Arabistan’da özgürlük var?
Yıllardır dinci faşizmin despotik krallığın teokratik devletin allahı yok mu?

Haydi bunu da geçelim…
İşsizlik azalıyormuş ülkemizde…
Üstelik son on yılın rekorlarına koşuyormuş…
Elbette inanıp inanmamak sizin elinizde!

Mademki ileri demokraside yaşıyoruz…
Cuma günü açılıyor metro…
Mesafe Kadıköy-Kartal…
İstikâmet batıdan doğuya…
Aynen siyaset gibi…
Aydınlanacak yarınlarımız güneşin doğduğu topraklarda!

Her ne kadar yeraltından seyahat etsek de…
Ankara politikalarının özü illegaliteden geçmiyor mu?
Meselâ Oslo?
Fidan’ın kuyruğu sıkıştı kurtarıldı özel yasayla!

Lâkin Hüseyin Aygün’e lâf çakanlar yok mu?
Üstelik CHP’li geçinenler…
Kanıma dokunuyor devletin bahçesinde gezinenler!

AKP’yi MHP’yi anladık…
Kâlü belâdan beri akraba kankalar…
Yedikleri içtikleri ayrı gitmez şemsiyeleri dogmatik inanç…
Görüldü meclisteki tavırları…
Millî iradeden kaçmak alışkanlıkları!

Evet, iyi gitmiyor ülke…
Kaosa, karanlığa, kanlı günlere el sallıyor.
Daha dün tartışıyorduk Obama Müslüman mı değil mi?
Bugünkü gündemimiz Sunni mi Alevî mi Protestan mı Evangelist mi?
Her neyse!

Mühim olan taşeron olmamak…
Velev ki oldun, hiç olmazsa onurlu ol, dik dur, boyun eğme, mazlumdan yana görün…
Çünkü tarih yaptıklarınızı affetmez!

www.gazetemen.com

14 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

"Faşizme karşı omuz omuza"


Başlığı görüp de solculuğumun tekrar depreştiğini sanmayınız…
Sloganı atan ben değil CHP grup toplantısına katılanlar.
Kulağa hoş geliyor, inanın öyle bir özlemişim ki!

Peki faşistler…
İktidar mı, diğer partiler mi?
Dinciliği ırkçılığı biliyoruz…
Fakat faşizmin kurumsal kimliğini de tanıyoruz.

İnsanlık Mussolini, Hitler, Franko, Salazar, Pinochet’yi gördü…
Ülkemiz Evren cuntasının zulmünü yaşadı…
Baskı işkence sürgün mahpusluk hayatımızdı…
Yargısız infazın sıradanlaştığı devirlere tanık olduk…
O nedenledir ki; “Faşizme karşı omuz omuza” verilen mücadelenin değerini bilenlerdeniz.

Ya PKK?
Yaşımız gereği bulunmuşluğumuz vardır Amed Tuşba Mardin Urfa’da…
Yetmişli yılların sonu…
O tarihler uyanışa geçen Kürt hareketinin yığınsal temsilcisi DDKD.
Lâkin Hızır’ın kanlı versiyonu yetişti imdada…
Tarih: 12 Eylül 1980

Dağıtıldı bastırıldı demokrasi güçleri…
El bebek gül bebek büyütüldü PKK!
Başlarında Apo, Türk-İslâm sentezine karşı…
Gelişti serpildi Bekaa’da Kandil’de…
Ve solculuk maskesi altında faşizmin semalarına yelken açtı!

Çok can aldı, binlerce ocak söndü…
Rol modeli Evren’in izinden gitti.
Ve bugün Hüseyin Aygün’e takıldı.

Hüseyin “Kürt”, PKK’lıların soydaşı…
Yalnız barış sevdalısı silaha karşı.
Anlar mı faşistler?
Dağa kaldırıp yargılayacaklar!

Yargılasınlar bakalım, bekleyip göreceğiz…
Dualarımız Hüseyin’den…
Barıştan insanlıktan demokrasiden yana.

Asla tuzağa düşmez ahlâkımız…
Hele ucuz yollara sapmak…
Komploculuk kitabımızda yazmaz…
Yarın utanacaktır ahkâm kesenler…
PKK’yla Aygün’ün ittifak hâlinde olduğunu söyleyenler.

Gelelim yüzde 50’lik iktidara…
Millî irade diye yırtınanlara!
Elim gitmiyor yazmaya ama gidişat Führer’inkine çok benziyor…
Bir oyun seyretmiştim yıllar önce…
Brecht’ten, adı: “Arturo Ui’nin önlenebilir tırmanışı”.

Farkındasınız, yükseliyor hünkâr…
Sermayesini yarattı, medyayı hizaya soktu…
Dindar nesiller için büyük adımlar attı…
Faşizmin sınırlarında geziniyor!

Bu arada destekleyicilerinden önemli bir kitle pişman…
Başta liberal demokratlar…
Geç uyandılar, şapkadan kuş çıkacağını sandılar…
Ama nafile!

Çünkü siyasal dincilik ile etnisiteye dayalı politikalarla varılmaz demokrasiye…
Hele özgürlüklere…
Haydi iş işten geçmeden…
Haykıralım yıllar sonra;
“Faşizme karşı omuz omuza” dostlar!


www.gazetemen.com

13 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

İnsanlık, Barış için Aygün!


BDP öncülü DEP'in milletvekili Mehmet Sincar’ın
katledilmesinin üzerinden on dokuz yıl geçti.
Hatırlarsınız, elim olay Batman’da gerçekleşmişti.
Sincar faili meçhul cinayetleri soruşturmak için bölgedeydi…
Çapraz ateş, kurşunlar, kalleşce öldürüldü…
Tarih: 4 Eylül 1993

Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş hazırladığı raporda diyor ki:
“Cinayeti Mahmut Yıldırım ile PKK itirafçıları Alattin Kanat,
İsmail Yeşilmen ve Mesut Mehmetoğlu işledi”…

Daha sonra Hizbullah üyeliğinden tutuklanan sanıklar olayın sorumluluğunu üstlendiler…
Ancak cinayet tam olarak aydınlatılamadı.

Ve Hüseyin Aygün...
Kaçırıldı, Ovacık Tunceli yolunda…
Doğduğu topraklar memleketi Dersim de.
Açık sözlü, yürekli milletvekili…
Araştıran sorgulayan...
Yalnız partisinin değil Türkiye’nin ihtiyacı insan.

Ya kaçıran?
PKK mı, Çakması mı yoksa derin devlet mi?
Veya Ergenekon’un Kürt versiyonu mu?

Peki amaç?
Türkiye İran Irak Suriye…
Raks yapıyor uluslararası siyaset…
Bir bakalım bölgeye...

Potada Esad, dönüşü olmayan bileti kesilmiş ABD tarafından…
Barzani şahin, Kürdistan’ın yaşayan efsanesi…
Dalgasını geçiyor Ankara’yla, ne Davut farkında ne Erdoğan.
Ahmedinejad dik duran, pusuda...
Düştüğü tuzaklar sonucu bedel ödeyecek komşusunu bekliyor!

İşte bu koşullarda buharlaşıyor Hüseyin Aygün…
Sevinen çok…
“İyi muhabbetler” diliyor şerefsizin biri, şamilce!

Ya itibarsızlaştırmaya çalışanlar…
Çoğu CHP’li…
İnsanlığını unutmuşlar…
Vuruyorlar Hüseyin’e, Kılıçdaroğlu’na…
Maksat iki puan almak…
Gün bu gün…
Nasıl olur da “Sosyalist-Kürt-Alevî” Atatürk’ün partisine damgasını vurur!

Sincar’ı yazdım başta…
Faili meçhul cinayetleri araştırıyordu…
Sonuç: Faili meçhul niyazi!

Can-ı gönülden diliyorum…
Hüseyin yaşar…
İnsanî değerlerin tükendiği toplumumuzda…
Işığa o kadar çok ihtiyacımız var ki…
İşte o değerlerin ön saflarında…
Karanlık iktidarlara, gözü kan bürüyenlere, dogmatik aydınlara rağmen…
Dersimlim canım ciğerim aydınlığım…
AYGÜN…

N’olur kurtul da gel…
Sağ salim…
Ailen yavruların vatanın için...
Bekliyoruz seni yürekten...
İnsanlık, BARIŞ için!

www.gazetemen.com

12 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

Paşalar!


Bir tarihler paşayla yarbayın tavla oyununa şahit olmuştum…
Paşa “Tuğ”luktan emekli…
Olsun, unvanı "Paşa” ya!
Eziyor subayı, kural falan tanımıyor, gelen zarı da oynamıyor…
Pullarını neye ihtiyacı varsa ona göre hareket ettiriyor.
Sonuç malûm, garibim 5-0 nakavt!

Bu hatıram Pamukoğlu’nu izledikten sonra aklıma geldi…
Şöhretli Tümgeneral emeklisi.
Sahi, “Or”luğa neden gidemedi?
Hâlbuki yalnız ünlü değil bir çuval da madalya sahibi…
Üstelik kahramanlıkları dillere destan.
Kimbilir, demek ki YAŞ uygun görmemiş…
Hikmetinden suâl olunmaz, ne eylerse güzel eyler kurmaylar!

Geçmişte görülmüştü…
Neydi “Tak-Şak”çı?
Evlere şenlik, gazeteciler etek bile giydirmişti!
Ya soyadı Küçük icraatları büyük olan?
Böylesi varlıklarından hâlâ irkilirim…
Bilhassa vatan sevgilerinden!

Neyse, medyanın bilhassa ekranların gülü Pamuk Paşa’yı gördükçe...
İçimi derin bir hüzün kaplar.
Tavlacı, tamburacı generallere uzanırım…
Düşünürüm, çıkamasam da işin içinden hep merak ederim…
“Nasıl bir duygudur rütbenin ağırlığı?”
“Zor mudur taşıması?”
“Mikrofonların, kameraların, tv’lerin pasaportu mudur yıldızlar?”

Ve uzaklara çok uzaklara giderim…
Doğduğum, ilk gençliğimi yaşadığım topraklara.
Karşıma Mustafa Kemal çıkar.
Osmanlı paşası, Padişah komutanı…
Aylardan Haziran…
İşgâl altında anavatan.
Yaş: 38… Umurunda mı rütbe şan şöhret unvan…
Tek bir hedef var; kurtulacak vatan.
Devam etmeyelim, gerisi zaten bilinen hikâye.
Ancak asıl derdimiz paşalık müessesi.

Gelişkin toplumlarda bu kadar çok mudur kurmay kadro?
Varsayalım ki sürüsüne bereket.
Peki, ya vatanseverlik?
Bu bağlamda darbeseverlik…
Demokrasiye sırt dönmek…
Hele solcudan, zinhar nefret etmek!

Merdiven dayadım yetmişe…
Altmıştan postmodernine..
Alayını yaşadım darbelerin…
Gülenini ağlayanını gördüm…
Kavrulanlara sürgünlere sönen ışıklara tanık oldum…
Anlıyorum ki kafa aynı kafa…
Siyasete tepeden bakmak, ülkenin patronu olmak…
Tanrı aşkına susun paşalar…
Biz de hoşnut değiliz gidişattan…
Lâkin halkımıza güvenmek lâzım.

Elbette vakti zamanı gelecek…
Önce sarsılacak hünkâr sonra tarihin karanlığına postalanacak…
Emin olun, çağımız 21.yüzyıl…
Bilgi çağı iletişim çağı…
Umut ne kışlada ne camide…
Gelecek M.Kemal’in çizdiği yörüngede...
Ah bu gerçeği bir kez olsun anlasalar!

www.gazetemen.com

10 Ağustos 2012

Selda Bağcan

.

Selda Bağcan demiş ki: “Erken öten horozu keserler”…
Ahmet Kaya’yı, Kürtçe şarkılarını kastetmiş.
Ah canım kardeşim!
Bu ülkede erken öten yalnız Ahmet mi?

Osmanlı’dan vazgeçtik, Cumhuriyet tarihine bak…
Hiçbirini gözün almıyorsa son altmış yıla…
Bak bakalım karşına ne çıkacak?

Nice Kayalar, Nazımlar, Kemâller, Denizler…
Saymakla biter mi?
Tarih tarih değil ki, erken öten horozlar manzumesi!
Hepsinin ortak paydası, kesilmiştir kellesi.

Lâkin insanlık tarihi de böyleydi…
Örneğin;
Giordano Bruno (d. 1548, ö. 17 Şubat 1600 Roma). İtalyan filozof,
rahip,
gökbilimci ve okültist. Rönesans felsefesini biçimlendiren filozofların
en önemlilerinden biri ve şair yönüyle de edebiyata en yakınıydı.
Ona doğacı “Coşkunluğun düşünürü” de denilebilir.
Aristotelesçi kapalı evren görüşünden ilk sıyrılanlar arasında yer alan
İtalyan filozof
Kopernik'in tezini savundu.
Evrenin sonsuz ve eş dağılımlı olduğunu ve evrende dünyadan başka
birçok gezegenin bulunduğunu söyledi.
Aykırı görüşler beslediği için 1600 yılında Roma Katolik Kilisesi'nin 
Engizisyon mahkemesinde yargılanıp sapkın ilân edildi ve Roma'da diri diri yakılarak idam edildi.

Aynen Sivas’ın kurbanları gibi…


Tanırdım Asım Bezirci’yi, edebiyatçılara örnekti kişiliği…
Kıydılar o’na, yoldaşlarına…
Yanıp kül oldular…
Külleri savruldu sonsuzluğa.

Daha dün andık Hiroşima Nagazaki’yi…
Üzerinden yıllar geçti…
Sanırsınız ülkemiz Ortaçağ…
Brunolar ülkesi…
Erken öten horozlar diyarı!

Zaman ilerledikçe koyulaşıyor karanlıklar…
Ancak aydınlık…
Işığının huzmesi azalsa da…
M.Kemal’den gelen umut…
İnadına var.

Gelelim Selda’ya…
12 Eylül’ün ünlü mahpusuna…
İtiraf et, sen de sevdin Tayyip’i…
İnandın yalanlarına.

“Açılım”, “İleri demokrasi” dedi…
Kulağa hoş geldi…
Tav oldun…
Umut dünyası…
Endişelenme…
Anlarız insan hâllerinden.

Fakat mahalle baskısı demen yok mu?
Asla affedemem.

Söyle kız, ne zaman baskı gördün bizden?
Ayıptır ayıp…
Söylediklerin ne vicdana ne izana sığar.
Belki cüzdan diyeceğim ama…
Dilim varmıyor daha ötesine.

Ne diyeyim bilemiyom ki…
Senin de yolun açık olsun devrimci bacım Selda Bağcan!

.
Macit CÜNÜNOĞLU

"Çek bir hizmet..."


Değerli Erol Çevikçe geçenlerde “CHP+MHP” ittifakından söz etmişti…
Amaç iktidarı geriletmek!
MHP’den cevap gecikmedi, bırakalım CHP’yle uzlaşmayı,
Bahçeli AKP’nin kucağına oturmaya çoktan razı.

Aslında meclisi olağanüstü toplantıya çağıran Kılıçdaroğlu samimiydi…
Ülkemizin en yüksek karar merciinin olayları görüşüp tartışması lâzımdı.
Şemdinli’yi Hakkâri’yi, sınır boylarında olan bitenleri.
Fakat ne mümkün, hünkârımız istemedi…
El hak, peşinden Bahçeli biat etti!

Sonuç bizleri şaşırtmadı…
Zaten uzun süredir yasama organının bir hükmü de kalmadı.
Kanun dediğiniz nedir ki?
Sultanın iki dudağının arasından çıkan düzenlemeler manzumesi.

Örneğin “4+4+4” tartışıldı mı?
Yalandan bir iki görüşme, postalandı şipşak notere…
Resmî Gazete’de yayınlandın mı, al sana sil baştan Tevhidî Tedrisat Kanunu.
İmam Hatipler hortlayacakmış, eksen kayıyormuş, din devleti olacakmışız…
Geçiniz bunları…
Olan olmuş, son on yılda ülkenin şaftı kaymış…
Hani derler ya; “çivisi çıkmış”…
Bindik bir alâmete, gidiyoruz Suriye’ye!

Lâkin ülkemizi bekleyen asıl tehlike…
Bin kez yazdım bir kez daha haykırayım; etnisiteye dayalı Milliyetçilik.
Kontrol kaçtı mı elden, maazallah sonuçlarını düşünmek bile akıllara zarar.
Düşünsenize; bir elde Kuran diğerinde Bayrak…
Savulun üç hilâlli Enver’in ordusu geliyor el’an!

Yalnız çatıştığın Ruslar değil, koşullar I.Dünya Savaşı hiç değil…
Dört ülkenin demirbaşı Kürtler…
Türkiye-İran-Irak-Suriye…
İster sev ister reddet…
Ancak hayat hakikâtler üzerinden seyreder.

En iyisi mi, biz bu konuyu Pensilvanyalı Hoca’ya danışalım…
Muhteremleri Said-î Kürdî’nin -pardon- Nursî’nin izinden gider…
Mademki üst kimliğimiz İslâm…
En uhrevî şemsiye, altındakiler Türk-Kürt-Arap-Gürcü-Çerkez fark etmez…
Bulsun ilahî bir formül yazsın bir reçete…
Öncelikle ortalık yatışsın, bilâhare barış görüşmeleri başlasın…
Bu kez Oslo’da değil, İngiliz’in kulağı var…
Kasımpaşa-Kulaksız’da olur…
Ne de olsa anavatan, özelliklerinden dolayı kutsal mekânımız sayılır!

Uzlaşma sağlanırsa, bakın o zaman ülkemizin nurlu yarınlarına…
Apo parlamentoda, Karayılan Dahiliye Müsteşarı…
Cezaevleri Genel Müdürü Ş.Sakık…
Bayık da Baş İmam kadrosuyla atandın mı…
Yaşasın huzurlu Dünya!

Boşuna dememişler; “Ahirette iman dünyada hizmet”…
Biliyorsunuz Fethullahçıların yeni adı: “Hizmet aşağı Hizmet yukarı”…
Öyleyse “Çek bir hizmet” barıştan yana…
Nasıl olsa siyasîlerden umudumuzu kestik…
Umudumuz olsun Pensilvanyalı Gülen Hoca!

www.gazetemen.com

08 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

Vefasızlık Madalyası!



Çok bilinen atasözümüzdür: “Ev alma komşu al.”
Bu sözün derin anlam ve önemini gel de Başbakan’a izâh et!
İdrâk eder mi yoksa “git işine len” diyerek azarlar mı?

İkinci şıkkı daha yakın görüyorum ama yine de günâhını almayalım.
Ancak bizim sözünü ettiğimiz apartman, villa komşuluğu değil…
Meramımız ülkemizin komşuları.

Batıda: Yunanistan Bulgaristan,
Doğuda: Gürcistan Ermenistan İran Nahçıvan,
Güneydoğuda: Irak ile Suriye.

Bu ülkeler arasında en kâdim sınırdaşımız İran…
Bir de Ruslar vardı…
Biliyorsunuz Sovyetler oldu…
Bilâhare aslına rûcu etti, T.C.’ye epeyce komşu hediye etti!

Şimdi gelelim asıl meseleye…
Dünkü dost yeni düşman Suriye’ye!
Yıllar önce tanışıp uzun sohbetler etmiştim…
Dostumun eniştesiydi, Hataylı Arap alevîsi.
İTÜ mezunu, kimya yüksek mühendisi…
Aydın, ne de olsa altmışlı yılların öğrencisi.

Lâf aramızda bir hanımı da Suriye’de…
Soydaşımızdan çocuk olmayınca ikincisini (genç olanını) anavatanından almış…
Maksat zürriyet, anlarsınız ya!
O nedenle bir ayağı Suriye’de.

Aktarıyor; bugünü değil Hafız Esad’lı devirleri…
Belki o tarihlerde yavru Beşar vitamin bile değil!
Aman da aman ne sıkı idare varmış…
Kahvede oturup arkadaşınla yarenlik etmek bile zormuş.

Çünkü Suriye halkının üçte biri Hafız’ın ajanıymış…
Sıkıysa düzen hakkında, Baaslı diktatör aleyhine konuş bakalım…
Anında polisler ensende…
Nereye götürüldüğün meçhul, hukuk/adalet rastgele…
Kıçı kurtarırsan ne mutlu sana!

İşte bu adamın oğlu Beşar…
Armut dibine düşer!
Güzelliği dillere destan eşi Esma Sultan Suriye’nin laik yüzü…
Ya mahdum Esad, diğer Arap liderleri gibi diktatörün allahı!
Üstelik doktor, Hipokrat yeminli…
Hay sana o diplomayı veren İngilize ne demeli?

Evet, bu adamın dostuydu Recep Tayyip Erdoğan…
Yedikleri içtikleri ayrı gitmiyordu…
Hatta ortak tatil yapıyorlardı aile boyu…
Ege’de Bodrum sahillerinde!

Biraz daha zorlansa tek devlet olacaktık…
Bakanlar kurulları toplanmıştı İstanbul’da!
Sonracıma ne olduysa oldu, öküz öldü ortaklık bitti!
Aslında ölen öküz de yok…
Fitne fitne…
Dostluğumuzu çekemeyen münâfıklar fit soktu aramıza!

İşte o tarihten beri can-ı gönülden ilgileniriz komşuyla…
Sanırsınız eyaletimiz…
Şemdinli’de kan gövdeyi götürür…
İktidarda tık yok…
Sanki Halep Ankara’nın semti…
Kurduğumuz ordular, ellerinde bayrak savaşırlar doya doya!

Ne dersiniz garip bir durum değil mi?
Öküz altından buzağı arayıp her melânetin sorumlusu Batı’dır yanlışına düşmeyelim…
Mademki her işe teşne hünkârımız var…
Gerçek olimpiyatlar Arap diyarında…
At izi it izine, sap samana karışmış…
Ne fark eder?

Nasıl olsa sürünen, bedel ödeyen yoksul halklar…
Maksat demokrat görünümlü padişahlık yayılsın…
İster Müslüman Kardeşler, ister Hizbullah, ister El Kaide marifetiyle…
Ha, bu arada şampiyonluk madalyamız çoktan takıldı boynumuza…
Üzerinde yazıyor: “Komşularını satan ülke!”


www.gazetemen.com

06 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

Merak bu ya!


ABD robotu Merak Mars’a indi…
Diğer adı Merih, Güneş Sistemi’nin dördüncü gezegeni…
Hayat var mı yok mu, inceleyecek dört bir yanı.

Ne mutlu bize…
Dünya gözüyle komşuları keşfediyoruz.
Müthiş heyecan…
“Tanrı Parçacığı”nı bulduk…
Sıra da kâinat!

Rabbim, bu ne cömertlik…
Uzayda fetihler…
Yeryüzünde olimpiyatlar…
Rekor üstüne rekorlar…
Yoksa…
Tövbe tövbe…
Yaklaşıyor muyuz yanına?

Fakat Tanrım…
Ne kadar şımartmışsın Amerikalıları?
Nijeryalı gariplere döşendiler 156 sayı…
Aslını inkâr eden NBA’lileri gördükten sonra…
Bağışla, insanlığımdan utandım!

Diğer yandan…
Yok mudur adaletin?
Biliyorsun mübârek aydayız…
Yani Ramazan…
Nedir Müslüman’ın Müslüman’dan çektiği?
Özel olarak mı tayin ettin…
Küstah Amerikalının Anadolu şubesini?

Takmış kafayı Esad’a…
Sanki bütün Arap kralları temiz…
Tek o zenci!
Nasıl da bastırıyor…
Gözü kararmış…
Hayat memat meselesi kabul edip saldırıyor arsızca!

Bu arada hayranlıkla izliyoruz Adem evladının buluşlarını…
İyi ki cennetten kovmuşsun…
Dünyayı çevirdiler cehenneme desem de…
Yarattığın gezegende iyilerde var.
Fakat -her şeyi bilensin- maalesef azınlıktalar!

Gelirsek yeryüzünün en güzel mekânı topraklarımıza…
Ne kadar soy-sop yaşıyor…
Sanırsınız Amerika.
Her ne kadar adı: T.C. olsa da…
Nuh’un gemisinden aşağı kalmaz!

Affet Tanrım,
Orta Asya’da suyumuzu elektriğimizi doğalgazımızı kestin…
Sürdün bizi Anadolu’ya…
Hikmetinden sûal olunmaz…
Eyvallah!


Lâkin bin yıldır kavga hâlindeyiz…
Ne huzur gördük ne saadet…
Diyorum ki; birazcık acısan…
Son nefesimizde -vazgeçtik CHP’den- pembe dünyanı bir kez olsun görebilsek…
“Merak” bu ya!


www.gazetemen.com
Macit CÜNÜNOĞLU

Barış o kadar uzak ki!


Nazım 56’dan sesleniyor…
Hiroşima’nın üzerinden on bir yıl geçmiş…

“Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.”


6 Ağustos 1945
İnsanlık nükleerle, Atom’la tanışıyor…
Saat: 8.15
Kızıl bir alev yakıyor yıkıyor yok ediyor.
Gidiyor on binlerce can!

Nazım’ın “Kız Çocuğu” anlatıyor;

“Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.


Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.”


Hiroşima’nın Nagazaki’nin üzerinden altmış yedi yıl geçti…
Ne insanlık savaştan vazgeçti ne yakıp yıkmaktan!
Daha dün; acıların en derini Vietnam…
Dökülen kanın dört kıtada ardı arkası kesilmedi.
N’oldu Bosna’da, Avrupa’nın göbeğinde?
Sustu üç yüz bin yürek…
Lânet olsun, barış o kadar uzak ki!

Afrika’da yüz binler…
Afganistan, Irak’ta milyonlar…
En tazesi komşuda, Suriye’de…
Barış o kadar uzak ki!
Hiroşimalı çocuk kavgasını sürdürsün…

“Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâğıt gibi yanan çocuk.


Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.”


Evet, çağımızın özlemi Barış…
Yalnız seslendirenler o kadar az ki…
Ne ABD farkında ne Ankara…
Kan akıyor Güneydoğu’da…
İnsanlarımız ölüyor sınır boylarında!

Ordular kuruyoruz Suriye’de…
Saldırıyorlar Halep’e, Şam’a…
Irak’tan ders almayan siyasiler…
Kibirle, efelenerek bakıyorlar…
Kan gölüne dönmüş coğrafyaya!

Bugün 6 Ağustos…
Hiroşima’nın yıldönümü…
İnsanlığın yaşadığı en büyük acı…
Barışın simgesi Olimpiyatlar hatırlar mı Londra’da?
Yoksa anılar küflendi yürekler nasırlandı mı?

www.gazetemen.com

05 Ağustos 2012

Macit CÜNÜNOĞLU

Vehbi'nin Kerrakesi!

Beklenen açıklama Cumhurbaşkanı Gül’den geldi;
“Tayyip Bey’le hukukumuz kardeşlikten öte”…
Ve ilâve etti: “Günü geldiğinde hep beraber karar veririz”…

Kırk senaryo üreten komplocular…
Ağzınızın payını aldınız mı?
Yazdık çizdik, bir türlü inanmadınız…
Gördünüz, kutsal organizmanın hemoglobinleri…
Davalarına oksijen taşımıyor mu?

Başından beri söyledik…
Erdoğan’la Gül ayrılamazlar…
İspat için şarkı mı söyleyelim?

Gerekirse onu da yaparız…
Bir elimizde ud diğerinde kadeh (mübârek Ramazan, şerbet dolu)…
Sözler sanat güneşimizin…
Nurlar içinde yat Zeki Müren…
Senden başka “Paşa” tanımam…
Evet, “Aynı bedende can gibiyiz/biz ayrılamayız”.

Yıllardır anlatıp durduk…
Lâkin dinleyen kim?
Yeni yeni uyandı demokrat liberaller…
Gidişat gidişat değil!

Yıl 2002, günlerden 3 Kasım…
Her şey öyle güzel başladı ki…
Demokrasi rüzgârları, özgürlükler havada uçuşuyor!

Ergenekon, Ayışığı, Eldiven, Poyraz, Balyoz senaryolarını es geçelim…
Soğancızade’nin uzmanlık alanı…
Bugünlerde Silivri’de döktürüyor…
Herkesin bildiği gerçeklere su katmayalım.

Önce yüzde 34, peşinden 47…
En son yüzde elli…
Kim tutar dünyalar fatihini?

Coştu, neyine güvenir bilmem…
Petrol bulsak…
Eyvallah diyeceğim de…
Elde avuçta yok, borç dayanmış gırtlağa…
Gerçekleri ters yüz etme ustası…
IMF’ye borç veriyor, demokrasi ihraç ediyor…
Daha neler neler…
Utanmasa dünya efendisi Obama’yı koltuğundan edecek!

Ulu tanrım…
Ne günlere kaldık?
Derdimiz başkanlık yarışı!
Gül mü olsun Sultan mı?
Canım halkım canından bezmiş…
İşsizlik yoksulluk…
Alışılagelmiş manzara-î umumiye…
Tartıştığımız gündeme bakın:
“Esad’dan sonra n’olacak Suriye?”.

Yalnız dikkâtinizi çekmiştir…
Diyor ki Gül: “Hep beraber karar vereceğiz”…
Anlaşıldı mı Vehbi’nin kerrakesi?

Bu konuda düşünüp haftaya devam edelim…
Çünkü beyanat mühim…
Kimdir karar mekanizması?
Madem ki ülkemizin yarınları mevzubahis...
Uyanık olmak lâzım!


www.gazetemen.com

03 Ağustos 2012

Londra'dan İstanbul'a!

“12 Dev Adam” hikâyesi Avrupa 32. Basketbol Şampiyonası’yla başladı.
Athena gurubunun hafızalarımızdan silinmeyen bestesi, takımımız ikinci olmuştu.
O gün bu gündür basketbolcularımız her zaman “12 Dev Adam”.
Onca başarısızlığa hatta olimpiyatlarda yer almamasına rağmen.

Ve rüzgâr devam etti, marşları olmasa da “Sultanlar”, “Periler”…
Padişahlık öykünmelerinden metafizik varlıklara!
Belki Amerika’ya özendik…
92 Barcelona olimpiyatlarının “Rüya Takım”ına!

Futbol kulüplerimiz de öyle değil mi?
Hepsinin adı var; Horozlar, Akrepler, Timsahlar vs…
Belki en tevazuu sahibi; “Kanarya”yla “Hamsi”ler!

Ancak bir talihsizliktir gidiyor…
Millî sporumuz halterde tık yok.
Yüzmede boğulacağımız kesin…
Jimnastik zaten uzak…
Teferruat branşları da es geçelim…
En iyisi mi umudumuz devşirme atletlerle pehlivanlar!

Farkındasınız, şu an’a kadar Londra hüsrânla geçiyor…
Kimbilir, belki Esad’ın ahı tutmuştur!
Zaten ah etmeyen kaldı mı?
Sağolsun Recep’le Davut’a, yedi düveli düşman etti…
Biri hariç…
O da Amerikalı Obama!

İnanın insanın içi acıyor…
Yetmiş beş milyonluk ülke, yüz kûsur sporcu…
Nasıl olur sondan birinci?

Başlarında gelmiş geçmiş en lâfazan bakan…
Arkalarında aile boyu başbakan…
Eee, olmayınca olmuyor işte…
“Van minut”la akan sular durmuyor…
Emek disiplin istiyor olimpiyatlar.

Yine de çıkmayan candan umut kesilmez…
Mazimiz parlak, atalarımızla ne kadar övünsek az.
Halis “Türk Malı”; Naimler, Haliller, Elvanlar…
Bu toprakların yetiştirdiği öz evlâtlar!
Boşa mı gidecek onca emekler?

Allahtan mahcup etmedi sultanlarla periler…
Kore’ye atladık, Çin’i katladık…
Bak şu işe?
Kim demiş Asya Kaplanları?
Dayanır mı güneşin doğduğu ülkeye…
Adımız: Anadolu
Hünkârımızın diyarı…
“İleri demokrasi” sayesinde yeneceğiz düşmanları!

Bir de rezervimiz; 100 milyar dolarla Cüppeli…
Kim oluyor dünyanın yalınayak ülkeleri?
Bastırdık mı duayla parayı…
Satın alamayacağımız madalya yok!

Çünkü gelecek biziz, yarınlarız…
Çılgın projelerimiz var, ustalık dönemindeyiz.
Gülü de indirelim Çankaya’dan…
“Dağılın lan, geliyor sultan!”

Not: Değerli izleyiciler, 2020 Olimpiyatları garanti…
Hatta 2020’den 2120’ye…
Damgamızı vuracağız yeni yüzyıla…
İmza: Ortadoğu Fatihi!


www.gazetemen.com


01 Ağustos 2012

Gazetemen'den...

01/08/2012 09:06

Tanrının lûtufları!

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine iki yıl var, şimdiden başladık tartışmaya.
Kimbilir, belki sistem değişir “Başkan” seçeriz!
Fakat asıl üzerinde durmak istediğim Erdoğan’a rakip olabilecek şahsiyetler…
Tahammül yok, adı konmadan bir kaşık su da boğmak istiyorlar.
İster gül olsun ister ayva çiçeği!

Ayrıca Erdoğan’a rağmen Gül’ün aday olacağını hiç sanmam…
Nedenine gelince; öncelikle bu iki zat-ı muhterem dava arkadaşı, ideolojik birliktelikleri var…
Ki bu kardeşlik sağcının solcunun yoldaşlığına benzemez…
İdealleri kutsal, İslâm referanslı!

İkisi de rahle-i tedrisattan yetişme, rahmetli Erbakan’ın öğrencisi.
Damardan almışlar düşünceyi, üç kuruşluk makam uğruna birbirlerine düşmezler.
Bilirler ki ademoğlu fani, bugün var yarın yok.
Ancak siyaset öyle mi, özellikle dindar muhafazakârlık?
Hedefte ülkeyi değiştirmek dönüştürmek var.

Bir de boşuna mı değişti eğitim sistemi?
“4+4+4”lerin meyveleri toplanıp dindar nesiller yarınlarımız olacak!
Yurdun dört bir tarafına yayılacak ilim irfan yuvası İmam Hatipler, nurlar saçacak!
İşte bundan dolayıdır ki Gül ile Erdoğan’ın yolları ayrılmaz.

Bakmayın siz nifak düşkünlerine, AKP’yi bölüp parçalamak isteyenlere…
Necip halkımız gayet iyi biliyor ki; yüz yıl daha hünkârımız iktidarda!
Üstelik var mı alternatifi?
Muhalefette iki milliyetçi, bir sosyal demokrat görünümlü parti…
Hayatta üçü bir araya gelmez…
Yıllarca yüzde 50 oy’u paylaşırlar…
Ondan sonra çıkıp meydanlara zafer narası atarlar!

Evet, Erdoğan önderliğinde AKP’nin büyük projesi hayata geçiyor…
Dile kolay, doksan yıllık mücadele.
Cumhuriyetle beraber terk edilen mevziler tek tek geri alınıyor…
Emperyal gücün bayrağı dalgalanıyor Ortadoğu’da!

Daha dün izledim Türkmenleri…
Türkiye-Suriye sınırı, Kilis yakınlarında…
Aralarında para toplamışlar, silah alıp özgürlük orduları kurmuşlar…
Birinin adı: Fatih Sultan Mehmet diğeri: Sultan Abdülhamit…
NTV muhabiri ballandıra ballandıra anlatıyor!
Yıkılıyor Esad, bırakın bölünmeyi sınırlarımız genişliyor!

Oradan geçiyoruz Irak’a…
Yine NTV, mikrofonu dayamış Barzani’nin sağ koluna…
Sanırsınız Ankara’nın valisi…
“Emrinize amadeyiz” ayaklarında!

İnanırsanız bu manzaraya…
Ki ben inanıyor göğsüm kabarıyor, çok yakında Musul-Kerkük vatan topraklarında!
Daha ne olsun?
Böylesi başarılara imza atmış iktidar yıkılır mı?

Dönersek başa, asla ve asla Gül ile Erdoğan rakip olmazlar…
Belki Putin-Medvedev modelini benimserler…
“İkimiz bir fidanın gülüyüz” dizesindeki gibi…
Sağlıkları elverdiği sürece Çankaya’ya çıkıp inerler…
Yine de halkımızı başsız bırakmazlar…
Çünkü tanrının lûtfudurlar!


www.gazetemen.com

31 Temmuz 2012

Âminli Demokrasi!


 

 
 
Ne çok kaşınacak yaramız varmış…
Anlaşılıyor ki; huzur saadet bu topluma haram.
Farkındasınız, üç günümüz üst üste olaysız geçmiyor.
Kürt sorunu yılların birikimi, Alevîlik derseniz ondan aşağı değil…
Sağolsun idarecilerimiz, çözüm üretmek yerine yangına körükle gitmeyi marifet sayıyorlar!

Bir de laiklik meselesi var ki; evlere şenlik, nasıl tartışacağınızı da bilemiyorsunuz.
Çünkü iki tarafta burnundan kıl aldırmıyor…
Laisizm yanlısı katı mı katı, laikliği hedef alan ondan sert!
Biri görüşlerinin kaynağına batılı değerleri yerleştirmiş...
Diğeri dinsel dogmaları.

Biliyorsunuz kavram Fransız patentli…
1789 devriminden sonra piyasaya çıkmış ve o tarihten beri modernitenin vazgeçilmezi.
İyi de; uğraştığı, kiliseye hapsettiği din: Hristiyanlık.
Ayrıca İncil, Tevrat’a Kuran’a benzemez.
Seküler hayata müdahele etmez, oruç tutturmaz, günde beş kez tapınağa çağırmaz…
İçkiyle giyim kuşamla derdi yoktur…
Kısaca uhrevîdir.

Peki, Ortaçağ?
Kilise destekli feodalitenin bin yıllık saltanatı…
Ta ki rönesansa, yani aydınlanmaya, keşiflere icatlara Luther’e sanayi devrimine kadar.
İnsanlığın hâllerindendir…
Ruhban sınıfı bağnazca iktidarını ilân ederse olur…
Ayrıca 21’inci yüzyılda yok mu?
Olmaz mı, nitekim örnekleri çoktur!

Dolayısıyla esas olan: Demokrasi…
Dinsel temaların kullanılmadığı sömürülmediği düzen…
Adaletin, hukukun üstünlüğüne dayalı eşitlikçi, sosyal devlet anlayışı…
Irkçılığın yasaklandığı, mezhepçiliğin prim yapmadığı kurallar rejimi…
Tıkır tıkır işleyen mekanizmalar.
Vatandaşın hizmetkârı devlet…
Hesap sorulan, yanlışında bedel ödeyen özür dileyen devlet.

Diyeceksiniz ki; nerdeee?
Haklısınız, ülkemizde böyle bir devlet anlayışı yalnız son on yılda değil uzun yıllardır yok…
Üstelik nasıl olsun ki?
Çok beylik olacak ama “hak verilmez alınır”…
Demokraside öyle, rahmetli İsmet Paşa’mız düşünmüş taşınmış…
Bakmış kuzey rüzgârları sert esiyor, Batı kucağını açmış bekliyor…
O günkü konjonktür de cevaz vermiyor…
Bir gecede demokrasiyi ilân etmiş!

Sonrası, n’olacak; üç buçuk askeri darbe…
Sebep; ülke elden gidiyor diyen mi, özgürlükleri bol bulan mı, balans ayarı çeken mi?
Kısaca hepsinin dayanağı; “Vatan-Millet-Sakarya”.
Hâl böyle olunca demokrasi dönmüş deveye…
Sağı solu eğri-büğrü arabesk varlığa!

Yalnız haklarını yemeyelim…
Sandığı unutmamışlar, özgür iradeli vatandaş daima oy vermiş…
Makarnaya bulgura palavraya tav olsa da her türlü partiyi denemiş.
Ne yapalım, buna da şükür!

Lâkin yine de gidişat hakkında söz söylemek lâzım…
Madem ki memleketin iç işleri şahine…
Dış işleri davuta teslim edilmiş…
Varın gerisini siz düşünün!
İşimiz kaldı Allah’a…
İnşallah bugünleri aramayız…
Âmin!


www.gazetemen.com

30 Temmuz 2012

Kılavuzu karga olanın...



 

Arap Baharı’nı düşünüyorum da, ne baharmış mübârek.
Üzerinden yaz geçti kış geçti yine de durmak bilmiyor!
Demir attı Suriye’ye, Esad inat mı inat…
Teslim olmak bir yana, kan gölüne döndü ülke!

Bastırıyor ABD, niyet kötü…
Kıvamına gelmiş bölge, taşeronu herkesten hevesli.
Ne de olsa tecrübe sahibi…
Libya’da maşa olmanın tadına vardı!

Gözümle gördüm, İstanbul’un lüks hastaneleri ev sahibiydi…
Anti-Kaddafici gûruhlar sıram sıram ağırlandılar.
Hizmette sınır yok, hesabı ödeyen Türkiye…
Garip ama yoksul halkımıza kapalı mekânların kapıları ardına kadar açıktı!

Şimdi de Güney illerimiz…
Elli bine yaklaşmış Suriyeli misafirler…
Yerleşkeleri depremzede Vanlılar da yok…
Faturayı ödeyen yine Türkiye!

Ohhh! Suyundan da koy!
Fakir fukaraya makarna-bulgur-tahin helvası…
Arap isyankâra sevdanın yolları!

Sormazlar mı adama; “bu nasıl adalet?”…
Kendi vatandaşına sırtını dön…
İhvancılara, El-Kaidecilere, Hizbullahcılara, Hamascılara kankardeş muamelesi!

Peki Arkadaş, Kürdün günâhı ne?
Mahabat’tan sonra kuramadı bir devlet…
Onun da ömrü on bir aydı!
Neyse ki imdada yetişti Amerika…
Önce Saddam’ın kellesini aldı…
Peşinden Irak Kürdistanı’nı ilân etti…
Var mı itirazınız?

Hatırlarsınız, bir zamanlar can düşmanımızdı Barzani…
Ya şimdi?
Unuttuk ağzımızdan çıkan lafları, yedi cihana dostluğumuzu sergileyip…
Kırmızı halılar döşedik Çankaya’nın yollarına, o biçim hasbıhâller ettik!

Gelelim “Büyük Devlet”, “Oyun Kurucu” martavalına…
Irak’la 400 Suriye ile 800 kilometre sınırımız varmış…
Varsa var, n’olmuş?
Kurulacak Büyük Kürdistan’a izin vermezmişiz!

Yahu kırk kere söyledik, dilimizde tüy bitti ama..
Bir kez daha tekrar edelim; senin aslî görevin taşeronluk…
Bu kafayla da bir adım öteye gidemezsin…
Madem ki biat etmişsin Büyük Patron’a, daha açık ifadeyle Oval Ofis’e…
O ne derse o olur…
Kurulacaksa Suriye’nin kuzeyinde devlet…
Irak’ta olduğu gibi…
Senin görevin paşa paşa itaat etmek. (Nokta)

Ayrıca büyük devlet olmanın yolu halkına hizmet…
Eşitlikçi, özgürlükçü, adaletli anlayışla…
İktidarda olduğu on yılı…
Tarikatçılığın, cemaatçiliğin yükselişini…
Yaptığı karşı devrimleri gördük.

O nedenledir ki Usta, sakın korkma...
Alt üstü 1200 km’lik sınır…
Alır ABD’den icazeti…
Salar güneye…
Nasıl olsa full-aksesuvar diplomat Davut emrine amade!
Bak o zaman ülkemizin yarınlarına…
Hani derler ya; kılavuzu karga olanın… ( Bu kez üç nokta)
Devamı gelecek yazıya!


www.gazetemen.com

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...