12 Aralık 2025

ŞARKILAR EŞLİĞİNDE

Amasya'nın vitrini sayılan Hatuniye Mahallesi'nin, nam-ı diğer İçerişehir'in evleri uzunca bir süredir ''Yalı'' kategorisine terfi etti. 
En azından ırmağa cepheli olanlar.
Oysa çocukluğumda, gençliğimde söz konusu evlere ''Yalı'' denildiğini hiç duymamıştım!
Ancak çağımız pazarlama çağı, özellikle de turizm sektöründe... 
Demek ki ''Yalı boyu evleri'' kulağa daha hoş daha havalı geliyor.
Varsın olsun, bence hiç bir mahzuru yok.
Hele bir de ışıklandırma yapılınca Yeşilırmak boyları Venedik ile yarışır.
Daha doğrusu biricik kentimiz Amasya'ya ne yapılsa yakışır.
Adı üstünde: Yeşil Amasya, Şirin Amasya.
Ayrıca onca şehzadeyi bağrından çıkarmış, bunlardan yedisi de tahta oturmuş şehir.
Ya Strabon; coğrafyanın efendisi ve yaşadığı devrin kutup yıldızlığına yükselmiş filozof hemşerimiz.
Ne kadar gurur duysak övünsek azdır.

Ayrıca kentimizin yazarını çizerini sanatçılarını sayamıyorum bile,
tarihsel geçmişinde kilometre taşı olan
ve ülkemizin ilk musikî cemiyeti unvanını taşıyan ''Amasya Musikî Cemiyeti''nin varlığı bile yeter.
Kuruluşu: 1913, kurucusu: Giriftzen Asım Bey.
Bu arada büyük bestekâr İrfan ağabeyimiz (Özbakır) Hicaz makamından  sesleniyor:
''Severim düşünmeyi mâziyi anmak için...''

Evet, bugün yeteri kadar Amasya'mızı yad ettik, müsaadenizle varalım kürkçü dükkânımıza...
Yani yarım yüzyıldan fazla süre yaşadığım canım İstanbul'a...
O bir aşk, kara sevda, ömür boyu sürecek
bir ilişki...
Öyleyse muhabbeti soğutmadan uzanalım dünyanın incisi Boğaz'a.
Tabii bir hemşerimizin mekânına...
Ancak bu kez gerçek bir yalıdayız, Arnavutköy'de, Amasya'dakiler gibi çakma değil!
İşletmecisi Avukat Adil Çıtak.
Muhakkak aranızda tanıyan bilen okurlarım vardır, gönül insanıydı Adil ağabey.
Birinci sınıf, butik, Boğaz'a nazır balık lokantası.
Adı: Antik Restoran.
Yetmişli yıllar, genciz, haftada iki üç gün 
Boğaz'dayız...
Bu arada Genco Erkal ve sanatçı tayfası işyerinin müdavimleri arasında.
Bizim ekip de her buluşmada lüfer sipariş ediyor.
Vay be, o devirlerde işçi maaşıyla ne de zengin yaşıyormuşuz!
Ya şimdi, son yıllarda?
Mendebur lanetin yüzünden bırakın lüferi balığın tadını unuttuk.
Kader utansın, neyse...
Boğaz'dayız şimdi, hatıralarım yelken açmış mavi sulara...
Siyasetten arınmış beynim...
Yüreğimde nihavent şarkının ezgileri...
Yine İrfan ağabeyden:
'' Gidenler dönmez geri...
Sevgiyle, saygıyla selâmlarım herkesi.

Macit CÜNÜNOĞLU

11 Aralık 2025

AMASYA SEVDAMIZ

Tarih takıntım olduğundan dünkü yazımda söz etmiştim.
Kusur mu? Belki de, ama huy işte.
Neyse ki obsesifliğimin kimseye zararı yok.
Öyleyse gelelim mevzuya...
Efendim uzun zamandır dikkatimi çekiyor; Amasya'yı övmek isteyen sosyal medya kullanıcıları kentin yaşını sürekli 
8500 yıl yazıyorlar. 
Kim bilir, biraz daha zorlasalar Göbekli Tepe ile yarıştıracaklar.
Hatta ünlü Türk büyüğü(!) Halaçoğlu'nu arkalarına alsalar Amasya'yı Sümerlerin 
başkenti ilân edecekler.
Oysa okuduğum güvenilir kaynaklarda 
kentin yaşı en fazla MÖ. 4 bin, 4 bin beşyüz yıllarını işaret ediyor.
Bence inandırıcı, makul olan da bu...
Ama bizde hamaset sınır tanımıyor.
Bir başka örnek vereyim...
TSK Kara Kuvvetleri brövesinde kuruluş tarihi MÖ. 209 yazıyor.
İlk Türk devleti Göktürklerin kuruluşuna bakıyorum MS. 552, Uygurlar 745...
Kesmez, illâki 2234 sene öncesine tarihlenecek ki ordular arasında birinciliği alalım!
Bu da bizim tarih anlayışımız, gerçekler 
halının altına, cilalı padişahlar komutanlar vitrine...
Nasıl olsa bu malzemeyi pazarlayacak asil kanlı bir millet bulunur!
''Ne mutlu Türküm diyene.''

Neyse, gelelim günümüze, memlekete.
Biliyorsunuzdur, veya okumuşsunuzdur.
İl yöneticilerimiz bir araya gelmişler, 
kenti yeniden ışıklandırmaya karar vermişler.
Ortaya da 126 milyon TL. koymuşlar.
Fena para değil, ortalık aydınlanır, ışıl ışıl olur.
Yakışır Amasya'mıza...
Ve aydınlık kentimize milyonlarca turist akın etmeye başlar...
Ne dersiniz, olur mu?
Yoksa fikirler, zihinler değişmedikçe bir numara olmaz mı?
Daha dün, Ali Kaya'nın işyerinin başına gelenleri unutmadık.
Sahi n'olmuştu?
Takunyalı vali ile Özel İdare Müdürü elele verip turistik işletmeyi kapatmaya kalkışmışlardı.
Neymiş efendim, müşterilere alkollü içecek servis ediliyormuş.
Ne var bunda, turist binlerce kilometre uzaktan gelmiş, karşısında panaromik Amasya manzarası, elinde Merzifon Karası üzümlerinden yapılmış şarap, 
iki kadeh içip gidecek...
Üstelik mutlu, ne var bunda?

Demem o ki, dağı taşı ırmak boyu evleri ışıklandırılsın...
Ortalık şenlensin, gecenin karanlığına güneş doğsun...
Ama kenti yöneten idarecilerin beyinsel dokuları da harekete geçsin...
Eskişehir örnek alınsın, UNESCO listesine 
öpücükle, ampulle girilmiyor...
Profesyonel destek alınarak Amasya Turizmi için öncelikler tespit edilsin...
Ve ilgili herkes elini taşın altına soksun.

Macit CÜNÜNOĞLU



NOEL BABA

 


Gençliğimden beri tarih meselesine takıntılıyımdır.

Daha doğrusu kesin tarihlendirmelere.

Örneğin İsa'nın doğum tarihi:

Tarih kitaplarına göre MÖ. 6 ile 4 yılları arasında doğmuştur.

Nerede: Roma İmparatorluğu'nun sınırları içinde bulunan Yahudiye eyaletine bağlı Beytüllahim şehrinde.

Eyvallah, peki hangi gün: Katolikler 25 Aralık, Ortadokslar 6 Ocak olduğuna inanırlar.

Haydaaa, oldu mu şimdi?

Bilimsel Tarih Hristiyan mezheplerinin inanışlarına göre mi yazılacak?

Ama yazılıyor,ciddi ciddi de pazarlanıyor.

Hatta 4. yüzyıl papazı Nikola ''Noel Baba'' oluyor, palyaço giysileri içinde çocukların dünyasına sokuluyor.

Tabii tezgâh ABD menşeli, ''1929 Büyük Buhran''ı aşma numaralarından sadece birisi, yani çocuk versiyonu. 

Maksat alış veriş olsun, tüketim artsın.

Netice de muhtemelen Nasıra'da doğmuş MS. 30'lar da Kudüs'te yaşamış İsa, Yahudi gezgin bir vaizdi.

Annesi bakire Meryem'di, babası muhtelif, inanca göre değişiyor.

Daha doğrusu Eski Ahid ''Tanrı'' diyor, Yeni Ahid ''Yusuf''u işaret ediyor.

Her neyse, 34 yaşında Romalılar tarafından çarmıha gerilen İsa'nın bilatarih doğum günü, içinde bulunduğumuz Aralık ayında insanlığın önemli bölümünü meşgul ediyor.

Hristiyan toplumlarda Noel partileri düzenleniyor, Anadolulu, Akdenizli, Demreli papaz Aziz Nikola'nın ruhu palyaço kılığında dünya çocuklarının rüyalarını süslüyor.

''Acaba bizim evin bacasından girip bana da hediyeler getirir mi?''

Ah canım benim, zengin ülkelerde olur da bizim ülkemizde Noel Baba yaşayamaz.

Çünkü asgari ücretin satın alma gücü belli.

Vallahi de billahi de adam açlıktan ölür, üstelik peşinden ağlayan bile çıkmaz.

En iyisi mi sen babanın getirdiği ekmeğe razı ol, boşver gitsin Noel Baba masallarını.


Bu arada tarih takıntımdan söz etmişken başıma gelen bir vakayı paylaşmasam olmaz.

Efendim, geçenlerde E-Devlet'in Soyağacı sayfasını ziyaret ettim.

Bir de ne göreyim, sevgili annemin doğum yeri ve tarihi değişmiş.

Tesadüf bu ya; daha dün yazdım.

Kadın Usturumca doğumlu, 

yıl: 1912.

Yani 1. Balkan Savaşı'nın başlangıcında daha kırk günlükken annesinin kucağında Amadolu'ya göç etmiş...

Ve Nüfus Cüzdanı Amasya'da düzenlenmiş.

Ancak Devlet-i Âliye anacığımın nüfus bilgilerini değiştirmiş ve doğum yerini Amasya, doğum tarihini de 1 Temmuz 1913 yapmışlar.

Bak şu işgüzâr devlete.

Olacak iş mi, ayrıca benim anam Hazreti İsa mı, önüne gelen doğum yerini, tarihini değiştirsin?

Kütüğümü aldırttığım Kadıköy Nufüs Müdürlüğü'ne gittim, çözüm yeri Amasya dediler.

Tabii moralim çok bozuldu, çünkü çocuklarım babaannelerini hep Selanikli biliyorlardı, öyle anlatmıştım.

Ya şimdi, güvendiğim yegâne belge devlet eliyle değiştirilmiş.

Dava da açamam, emekliyim (cepte para yok)...

En iyisi otobüs bilet parasına kıyıp problemi yerinde çözmek...

Gördünüz mü Ah Amasya vah Amasya derken zorunlu olarak düşeceğim memleket yolarına...

Olsun be, sağlık olsun...

Yeter ki canım anamın ruhu şad olsun...

Selanik güzelim benim!


Macit CÜNÜNOĞLU

09 Aralık 2025

MUHACIRLER

  Amasya'da, mahallemizde bazı komşularımıza

''muhacirler'' derlerdi.
Aslında anne tarafıma da ''muhacir'' denildiğini duyardım.
Evet, rahmetli annem Usturumca doğumlu.
O tarihlerde Selanik'e bağlı bir ilçe.
1912 yılında Balkan Savaşı başlayınca kırk günlükken
annesinin kucağında, kundakta Anadolu'ya ailecek göç etmişler.
Tabii buna ''göç'' denirse.
Aile savaşta ciddi kayıplar vermiş, yangın yerinden 
kaçış misâli binbir zorlukla gelip Amasya'ya yerleşmişler.
Bu tarihten on yıl sonra da Millî Mücadele sona ermiş,
Türkiye ile Yunanistan arasında ''Mübadele Anlaşması''
imzalanmıştı.
Sene 1923, ve büyük göç dalgası başlamış.
İki milyona yakın insan 1924 yılına kadar yer değiştirmişti.
Mübadele; toplumsal, ekonomik ve siyasal yanları olan bir olay.
Ama en önemlisi de bireylerin hayatında yarattığı etkiler. Parçalanan aileler, yitirilen eşler, çocuklar, kardeşler, geride bırakılan evler, bahçeler, iyi komşular…
Yorgi’ler Ahmet’ler, Nina’lar, Fatma’lar doğup büyüdükleri topraklardan başka yerlere göç ediyorlar.
Yüzlerce yıldır yaşadıkları, kaç kuşağın doğup büyüdüğü topraklarından bir gece içinde ayrılmak zorunda kalıyorlar. 

İsteyip istemedikleri sorulmadan.
Gemilere bindirilip memleketin hiç bilmedikleri, görmedikleri topraklarına taşınmışlardı.
Açlık, sıtma ve yabancıya karşı hoşgörüsüzlüğün bunaltıcı baskısı ile karşılaşmışlardı.
Peki ama onların memleketi neresi şimdi?
Selanik mi, Amasya mı, Yanya mı, Kayalar mı?
Yaşanabilir tek gezegenin çocuklarıyız.
Ancak sığamadık koca dünyaya.
Ne ülkeleri paylaşabildik, ne de şehirleri..
Dostluk ve kardeşlik duygularıyla yaşamak yerine, düşmanlık, kin ve nefreti egemen kılmaya çalışanların istedikleri oldu çoğunlukla. 

Göç, sürgün, tehcir ya da mübadele…
İnsanlığın en eski yarasıdır yerinden yurdundan edilmek. Farklı olanların, azınlık olanların yazgısı olmuştur sürülmek.
Sürgünün toplumun ve bireyin yaşamlarında bıraktığı izler, yüz yıllardır durmadan kanayan, bir türlü iyileşmeyen derin yaralar gibidir.
Onu konuşunca, anımsayınca sızlamaya devam eder. Unutursak, yokmuş gibi davranırsak iyileştiğini düşünürüz. Ama o sızlamaya devam eder. 

İnsanlık binlerce yıldır farklı dinlere, farklı siyasal sistemlere, farklı inançlara sahip oldu.
Ancak bunların hiç biri savaşları, yağmaları, sürgünleri önleyemedi. 
Birileri başka birilerini yerinden yurdundan etmeyi
bugün de sürdürüyor.
Bu anlamda Amasya, mazbut ve de vakur ahalisiyle ''muhacir'' dedikleri soydaşlarıyla zaman içerisinde 
kaynaşmasını bildi.
Onların elinden tandır kebaplarını, yemeklerin en lezzetlisini yediler.
Ve açtıkları lokantalarda içkilerini yudumlarken
mezelerin en kralını tattılar.
Öyleyse İstanbul'dan bir kez daha selâm olsun,
hem de binlercesine...
Kahraman'a Nurettin'e, Savadiyeli, Dere Mahalleli,
Kubalı kardeşlerime, can dostlarıma.

Macit CÜNÜNOĞLU

08 Aralık 2025

İĞNECİ BABA

 Kocacık Çarşısında bulunan İğneci Baba'yı herkes tanır sanırım.

Ya kardeşinin kim olduğunu bilen var mı?

Aman efendim, derdim yarışma sorusu yöneltmek değil,

ayrıca ne haddime, sadece Kapıkaya'da ikamet etmekte olan

Serçoban hazretleri olduğunu hatırlatmak istedim.

Fakat İğneci Baba'nın kardeşi yaman mı yaman.

Karasenir köyünde oturur, çobanlık yapar, uzun boylu,

keskin bakışlıdır.

Rivayet bu ya; günlerden birgün ağabeyini ziyaret etmek için 

Amasya'ya gelir.

Elinde de sağdığı sütleri koyduğu mendili vardır, keramet bu ya, 

mendil sızdırmaz.

Kunduracı ağabeyinin yanına varır, mendilini bir çiviye asar...

Fakat bu sırada dükkâna güzel, hoş bir kadın gelir.

Ayakkabı siparişi için ölçü verecek.

Ölçüyü alan İğneci Baba müşterisinin topuk güzelliğine dikkat çeker.

Zaten kardeşi de kadının güzelliğine fokuslanmış,

gözlerini ayıramamaktadır.

İşte tam bu sırada bakarlar ki mendil taşıdığı sütü sızdırmaya başlamış.

İğneci Baba durumdan işkirlenmiş, müşterisinin gitmesini beklemiştir.

Peşinden İğneci Baba kardeşine dönerek tarihi sözünü sarf eder...

Der ki; 'Keramet dağ başında ermekte değil, keramet burada, çıkındaki sütü damlatmamakta.'


İşte sihirli söz burada devreye giriyor.

Demek ki iki kardeş de keramet sahibi.

Öyleyse gelelim Serçoban'a...

Yine çobanlık yaptığı günlerden birgün sürüden kaçan

bir oğlanın peşine düşmüş, çok da yorgun düşmüş,

yakaladığında da keseciğine yemin etmiş...

Uzun uğraş sonucu yakalamış da...

Ancak oğlağın manalı bakışları yüreğini dağlayıp gönül tellerini 

titretmiş...

Ve kesmekten vazgeçmiş.

Hikâyeye bakar mısınız?

Gel zaman git zaman Serçoban ölmüş.

Sonra ne olmuş biliyor musunuz?

Tüm sürüsü mutasyona uğrayıp ağaca dönüşmüş. Kapıkaya

yakınındaki tepe kocaman bir orman olmuş.

Hazretin türbesi de oradadır, boylu poslu olduğu için yedi metre

uzunluğunda da sandukası vardır.


Hatıralar işte, sene 1962, Ortaokul ikinci sınıftayım...

Erdal Yardımcı çirrçeği burnunda öğretmenimiz.

Sınıfça Serçoban'a geziye götürmüştü.

Tabii platonik aşkım Neşe Afacan'da orada...

Üstelik mahalleden komşum, her gün yakan top oynuyoruz.  

Aman tanrım, ne heyecan...

Ancak çapkın Serçoban hazretlerinin mekânında açılmaya utanıyorum.

Hâlbuki tam yeri ve zamanı.

Demek keramet sahibi değilmişim ki, iki lâfı bir araya getiremedim.


Tüm bunlar nerden aklımdan geçti derseniz, valla İğneci Baba'ya

duyduğuğum hasretten.

Düşünsenize İğneci Baba günümüzde yaşasaydı, tüm politikacıları dergâhından geçirir, çürük elmaları Selağzı'nda sallandırırdım!

Sınıfı geçen küçük azınlıkla da yoluma devam ederdim.

Evet, bugünlük bu kadar.

Amasya'da evliyalar bitmez, menkıbelerin izindeyiz efendim...

Yenilerinde buluşmak umuduyla.

Hoşça kalın, sağlıkla sevgiyle kalın.


Macit CÜNÜNOĞLU

07 Aralık 2025

PİRLER'DEN SELÂM...

 Bugün pazar, Pirler Parkı'ndayım.

Mevsim kış, aralık ayının başları.

Ama hava limonata gibi.
Tatlı bir serinlik var, anlayacağınız tam gezme havası.
Aslında niyetim Belediye Parkı'nda vakit geçirmekti.
Biliyorsunuz Taşovalı Başkan Amasya turizmine sınıf 
atlatacağım diye güzelim parkı Hilton Grubu'na peşkeş çekti.
Ve inanır mısınız küçük bir azınlığın dışında kimsenin de
sesi çıkmadı.
Ve kent hafızası dediğimiz güzelim parkımız yok edildi.
İşin tuhafı Hilton da inşaatı tamamlamadan tüydü giti.
Neyse, aklımın ermeyeceği işler, alan razı veren razı...
Benimkisi kuru b.ka su serpmek!
Öyleyse dönelim Pirler'e, 
Semaverimi söyledim.
Ayıptır söylemesi Galip ustadan birkaç çörek almıştım,
tesadüfen de Prinççi Caddesi'ndeki bakkalda halis köy
peyniri buldum.
Oh, daha ne isterim.
Demli çay eşliğinde kendime ziyafet çekmeye başladım..
Ki yan masada oturan esmer aile dikkatimi çekti.
Huyumdur, ya da faydasız merakımdan olsa gerek; 
lâf atmakta gecikmedim;
-- Nerelisiniz, Amasyalı mısınız?
-- Hayır amca, Suriyeliyiz.
-- Yapma yav, Suriye'nin neresinden, bir de Amasya'ya
geleli çok oldu mu? 
Evet, tahmin edeceğiniz gibi muhabbet derinleşmeye  başladı.
--Yeni geldik, bizler Alevi Araplarız yani Nusayriyiz. Lazkiye'den gelip yerleştik bu topraklara.
Kurşunlu Mahallesi'nde oturuyoruz...
Dedikten sonra zurnanın zırt dediği yere geldik.
Bu aile de (anne-baba ve iki kız çocuğu) bizim terörist 
dediğimiz Colani'nin (Şarık Tara) örgütünün kurbanı 
olmuşlar, HTŞ militanları Lazkiye bölgesinde yüzlerce 
Aleviyi katletmişler.
Bunlar da can korkusuyla Amasya'ya kadar uzanmışlar.
 
Daha önce gelen akrabaları da varmış.
Tabii, hiç beklemeden masaları birleştirdik.
Baba Emir, anne Ayşah, çocuklar Amira ile Alia...
Dünya tatlısı, zeytin gözlü şeker gibi çocuklar.
Baba Emir Lazkiye Üniversitesi işletme bölümü mezunu.
Amasya'ya hayran kalmış, özellikle tarihi dokusuna.
Pazarcılık yapıyormuş, işlerinden şikâyetçi değil, evde tencere kaynıyor diyor.

Gel de üzerinde düşünme?
Amasya küçük yer, 1200 civarında Suriyeli yerleşmiş.
Ama dikkat çekiyor.
Hele hele de ırmak boyunda geziniyorlarsa bazı vatandaşlar kent düşman işgalindeymiş hissine kapılıyor.
Tabii bu duygu farkında olmadan hemşerilerimi ırkçılık
tuzağına çekiyor.
Herkes bir anda Ümit Özdağ, Yılmaz Özdil oluyor.
Din kardeşliği falan rastgele, 'Ne mutlu Türküm diyene!'
sloganı eşliğinde Suriyeli mültecilere cihat açılıyor.
Ciddi anlamda iktidar partisinin göç politikası yerden yer
vurulmuyor, empati sıfır!
Sadece 'karşıyız' duygusu besleniyor.
Neyse, Suriyeli Emir'le epeyce sohbet ettik.
Daha doğrusau zamanın nasıl geçtiğini anlamadık.
Fakat ben çok keyif aldım.
Şöyle ki insan tanımak, can cana muhabbet etme her daim
favori eylemdir.
Bir de hayata gülümseyerek bakabiliyorsan;
bir sitem yolla Allah'a, coğraflaryayı insan evladının kaderi yaptığı için.
İyi pazarlar efendim, kalın sağlıcakla.

Macit CÜNÜNOĞLU


05 Aralık 2025

MERHABA

 Evet, yeniden merhaba.

Biliyorsunuz Amasya muhabbeti yapmayalı çok oldu.
Valla ben de özledim.'
Öyleyse 'nerde kalmıştık?' deyip söze başlayalım.
İlk durağımız İstasyon olsun.
Herhalde çocukluk anılarımın bolluğundan olsa gerek
istasyon ve çevresini çok severim.
O nedenle oturdum meşhur Erik Ağacının Altı'na...
(Kulakların çınlasın sevgili Hüseyin Menç.)
Minik bir semaver eşliğinde başladım geçmişe yolculuğa.
Sağ tarafımda kale, sol tarafımda Şeyhcui tepesi, karşımda
Hızır Paşa Mahallesi.
Sahi, Sümbül Hamamı duruyor mu?
Gençliğimde ne çok gitmiştim, küçücük samimi ortamdı.
12 Haziran Ortaokulu'nun yapıldığı yılları hatırlıyorum.
Çevre renklenmiş, hızla yapılaşmaya başlamıştı.
Daha sonra İstasyon ile Şeyhcui bağları talan edildi.
Hatta Şeyh Mehmed Cui Dede ile bir sohbetimizde
mezarının gümbürtüye gideceğinden korktuğunu
söylemişti.
Dedemiz aslında Mevlevîdir, Osmanlı'nın ilk zamanlarında 
çok ünlüdür.
1414 yılında da köyüne çekilerek Mevlevihane'sini, Tekke'sini ve mektebini oluşturmuştur.
Tabii zaman içerisinde hiç biri kalmadı, kala kala 
küçük bir türbe kaldı.
Canım benim, çok severim Cui dedeyi, Amasya'ya 
her gelişimde mezarını muhakkak ziyaret ederim.
Hoşsohbettir, Mevlâna'nın gönül dostudur.
Özellikle İslâm'ın Altın Çağ'ını veya Rönesans'ını
mevzu ederiz.
Hakikaten ne devirlerdi.
8. yüzyılın ortalarında başlayıp 15. Yüzyılın sonlarına 
kadar devam eden.

Ya şimdi, daha doğrusu çağımızda?
Ne din kaldı, ne de inanç.
Ahlâk, vicdan, merhamet gibi insanî duygular yerlerde 
sürünüyor.
Siyasî enstrümana dönüşen İslâmiyet; saltanatın, azametin,
kibirin yollarına kırmızı halılar döşüyor.
Tevazu, sadelik âdeta tedavülden kalktı, saraylarda yaşamak, uçak koleksiyonu yapmak, iki bin korumayla
dolaşmak normalleşti.
Padişahımızın rol modeli ABD başkanı Trump oldu.
Ne acıdır ki halkın ezici çoğunluğu alçak sürünme modunda.
Cep delik cepken delik, mutfak yangın yeri.
Ah be Cui Dede, kalk mezarından sağa sola bir bak.
Yüzü gülen, hayatından memnun bir vatandaş
görürsen 'bu dünyaya erken gelmişiz' diye hayıflan.
Yok, herkes asık suratlı endileşiliyse bas küfrü, hem de
okkalısından, bu arada bugün Cuma...
Mübarek gündür, iki satır dua etmeyi de ihmal etme.
De ki tanrıya; 'Bu halka acı, merhametini esirgeme,
tez zamanda yanına al sana yalakalık yapan sahtekârları,
ister cennetine, ister cehennemine, fark etmez, yeter ki 
Azrail hazretleri görevini layıkıyla ifa edip nokta atışı  yapsın. Konuma ihtiyaç olursa fakir milletin yüreğinde,
göklerden gelecek mesajı bekliyor.'

Yaşa be Cui Dede, inan ki halkımızın hislerine tercüman oldun. 
İlk fırsatta yanına tekrar geleceğim, aman ha; mezarına
mukayyet ol, rezil bir müteahhitin kazmasına kurban 
gitmesin. 
Nurlar içinde yat dedeciğim, ruhun şad olsun.

Macit CÜNÜNOĞLU 

16 Ekim 2025

GÖZÜM MEMLEKETTE!



Yine bir akşamın içindeyim.
Yalnız bu kez gözlerim açık.
Geçen hafta başı katarak ameliyatı geçirdim.
Tabii devlet hastanesinde.
Her zamanki gibi şansım yaver gitti…
Operasyonu yapan bölüm başkanı doçent.
Yer: Göztepe Şehir Hastanesi.
Hizmet kusursuz, yüzde doksan kayıplı “sol” gözüm
tekrar eski yeteneğine kavuştu.
Fakat her şey iyi hoş da dünyaya “sol” gözle bakmak
epeyce sıkıntılı, daha doğrusu ızdıraplı.
Şöyle ki toplumsal çelişkileri, hukuksal çürümeyi,
vicdanlardaki nasırlaşmayı tekrar daha net
görmeye başlıyorsunuz.
Ne acı!

Oysa ki uzun zamandır kitap okuyamıyor, televizyon izleyemiyordum.
Diyeceksiniz ki; “sağ göz ne güne duruyor?”
Haklısınız, o gözle de hayata bakmayı denedim.
Anında karşıma  palavracı asrın lideri ile şürekası çıktı.
Meydan onların, meclis onların, hukuk adalet kanun onlar…
Hoş geldin Silivri yolları, herkese yetecek kadar
mekân var…
Yeter ki muhalefetin gülleri çoğalsın…
Onlar zindanlarda soldurmasını biliyor.

Ama ben tüm günlük siyasi gelişmeleri  bir yana
bırakarak memleketim  Amasya’ya rotayı çevirdim.
Öncelikle ilk kez organize edilen “Kitap Fuarı”na
fevkalâde  sevindim.
Bugün de “Sinema Günleri” başladı…
O da ayrı bir heyecan, mutluluk.
Daha ne olsun.
Genç başkanımız Turgay Sevindi koltuğuna
ısınmaya başladı.
İyi işlere de imza atıyor..
Bir de benim gibi memleket sevdalılarının sesine kulak verirse ismi tarihe geçer.
Önerim çok basit; kent içinde asfalt yolları
parke taşıyla döşesin…
Döşesin ki kentin haysiyetli yolları olsun.
Önerimi küçümseme Turgay usta, Batı kentlerinin
yolları böyle.
Bir de Amasya Musiki Cemiyeti’ne tekrar omuz ver, hayat ver.
İnan ki kaynak bol, belki senin yaşın yetmez ama  Amasya  gerçek anlamda Giriftzen Asım beyin izinden
yürüyen ahaliye sahiptir…
En azından azımsanmayacak çoğunluğu.

Her neyse, gözüm açıldı artık.
Bu akşamlık bu kadar.
Bir dahaki sefere Amasya hayâllerimle buluşmak
umuduyla sayfa dostlarıma iyi akşamlar dilerim.
Saygıyla, sevgiyle.

Macit CÜNÜNOĞLU

08 Ekim 2025

MERHABA


Uzunca bir süre Amasya yazılarıma ara verdim.
Başlıca sebebi tekrara düşmek endişesiydi.
Çünkü doğduğum topraklar üzerine onlarca
yazı kaleme aldım.
Ve elimden geldiğince müstesna şehrimizi
eksiğiyle gediğiyle tanıtmaya çalıştım.
Umarım okyanusta bir damla kadar katkısı olmuştur.
Ancak tekrar klavyemin başına geçmemim asıl nedeni
kentimizde ilk kez düzenlenen “Kitap Fuarı” oldu.
Bir de fuar katılımcılarından değerli yazar
Alper Akçam’ın Amasya ile ilgili izlenimlerini
yazıya dökmesi.
Üstat yazısının başlığını
“Kişilikli bir şehir: AMASYA” koymuş.
Doğrusu ya; çok hoşuma gitti.
Ayrıca öve öve de bitirememiş.
Bir de kentin bezirgân müteahhitlerin hışmına uğramadığından
söz etmiş!
Tabii güldüm geçtim, demek ki sayın AKÇAM bir de
eski hâlini görseydi romanlar yazardı.
Ama her şeye rağmen “Kişilikli şehir” tanımını tuttum.
Ve Amasya’nın böylesi bir unvanı fazlasıyla hak ettiğini
düşünen gurbetçi hemşerilerinizden biriyim.
Ayrıca hemen hemen her gün bu platformda
AMASYA fotoğrafları paylaşmıyor muyum?
Öyleyse kişilikli şehrimizin kıymetini bilmemiz gerekiyor.
Bu arada yağmur dualarından başını kaldırıp
“Kitap Fuarı”nı akıl ederek hayata geçiren
Belediye Başkanı sayın Turgay SEVİNDİ’yi
can-ı gönülden kutlarım.
Yine de bir çıkıntılık yapmaktan geri duramayacağım:
Şöyle ki İstasyon’daki “Kapalı Pazar Yeri” fuar alanı için
hiç de şık olmamış.
En azından kitaba hakaret, “Kitap ve Hıyar” yan yana;
olacak iş mi?
Öyleyse bir dahaki sefere yıkılan Lise binasının arsasına
çok amaçlı ve de görkemli bir fuar- sanat-sergi
ve de konser salonu inşa edilebilinir…
Bence binlerce gencin eğitim gördüğü kentimize yakışır.
Ne dersiniz sayın Başkanım?
“He” de de, sevindir halkımızı.
Bu arada selefin Mehmet Sarı’nın giderayak kente attığı
kazığı da unutmadık.
Neydi o mesele?
Park işi canım, güzelim Belediye Parkı’mız yandı bitti
kül oldu, yerine de beş yıldızlı HİLTON kondu…
Kondu ama bina natamam yerinde duruyor.
İşin içinde bir kataküllü var ama ucu Sarı başkana dokunacak diye herhâlde kurcalanmıyor…
Neyse, günü geldiğinde Turgay başkan gerekli açıklamayı yapar
ve Amasya’da turizm patlar!
Ancak olan parkımıza oldu, aşklarımız sevdalarımız
hayâllerimiz ve hatıralarımız ile birlikte sonsuzluğa göçtü…
Öyleyse selâm olsun o devirlere…
Anılarımızdaki Amasya’ya.
Macit CÜNÜNOĞLU

08 Haziran 2025

BAYRAMLIK



Ömrümüzden bir bayram daha geçti.
Salı gününden itibaren normal hayatımıza
kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Neyse ki bayram günlerinde Dünya Milletler Ligi
Voleybol Şampiyonası maçlarını heyecanla izliyoruz.
Sporun da böyle faydaları var işte.
Her derde deva; geçim sıkıntısına da, siyasetin dayanılmaz polemiklerine de iyi geliyor.
Yoksa insan kafayı yer.
Düşünsenize; genç bir belediye başkanı (Manisa),
elektrik çarpması sonucu ölümün sınırlarında can çekişiyor…
Doğal olarak toplumun ezici çoğunluğu derin üzüntüye kapılıyor…
İktidar yanlısı azınlık da zil takıp oynuyor.
Üstelik bu azınlık ülkenin yönetiminde söz sahibi!
Gel de bu memlekette ağız tadıyla bayram yap?

Yine de karamsar ağırlıklı umudumuzu, iyimserliğimizi
canlı tutmaya çalışıyoruz.
Başka çaremiz de yok.
Bir kuple spor, bir kuple sanat…
“Yola devam” şiarıyla yaşamın içinde ilerliyoruz.
Allah’tan natura sağlam, ufak tefek bedensel arızaları
şikayet etmeden çabuk hallediyoruz.
Daha doğrusu hastalık pençesinde ağır travmalar
yaşayan yakınlarım, dostlarım aklıma gelince…
Özellikle “yalnız” canlarım…
Alıyorum elime udumu, yoldaşım bir duble rakı…
Uşşak makamından “Gamzedeyim deva bulmam”
şarkısı eşliğinde Tatyos efendiye sığınıyorum.
Bir sohbet bir sohbet, ortak dostumuz Yorgi’den
Ahmet Rasim’e kadar uzanıyorum.
Tabii yorgun ruhuma iyi geliyor…
Ve başlıyorum geçmişe yolculuk yapmaya;
“Nerede o eski bayramlar?”
Sahi nerede?
Sabahın erken saatlerinde bayram namazlarına
sımsıcak elini tutarak gittiğim babam nerde?
Biliyorum, atmış beş yıldır Şamlar mezarlığında yatıyor…
Ama mezarlık nerde?
Yandı bitti kül oldu!
Kent hafızası gibi.

Amasya, canım benim, doğduğum topraklar.
Cahil cühela takımı nasıl da kıydılar sana?
Tarihe saygısı olmayan soysuzlar çetesi babasının malı
gibi alt üst ettiler güzelim şehri.
Ne park kaldı, ne bağ bahçe.
Gözyaşları içinde teslim oldu beton canavarına…
Kıçlarına battı Eğri caminin mütevazı minaresi!
12 Eylül faşizminin gölgesinde yeşeren “Milliyetçi-Muhafazakâr” yerel yönetimlerin!

Evet, bir kez daha bayram gelmiş neyime?
Çocuklar belki kınalı şeker yiyebilecekler ama
kiraza hasret büyüyecekler!
Kimin sayesinde?
Tek sebebi soğuk havalar don değil, yoksul halkı
donsuz bırakan Ak Saray iktidarıdır.
Bu gerçek de böyle biline.
İtirazı olan hemşerilerimi İstasyon pazarına beklerim.
Kalın sağlıcakla.

Macit CÜNÜNOĞLU

13 Mayıs 2025

MOZART

 


Mozart’la ilk tanışmam Nadir Nadi’nin “Dostum Mozart” adlı
kitabı sayesinde oldu.
Aslında Nadir Nadi’yi Cumhuriyet gazetesi patronluğundan ve
başyazarlığından bilirdim.
Ta ki bu kitabı okuyana kadar.
Seksenli yıllarından başlarında Çağdaş Yayınları’ndan çıkmıştı.
222 sayfalık küçük bir eser.
Ancak kitabı okuyunca hem kendisinin müzik yeteneğini öğrendim,
hem de Mozart’ın dünyasını keşfettim.
Aslında dünyanın en büyük bestecilerinden biri olarak kabul edilen
Mozart önü arkası 35 yıl yaşadı.
1756 yılında Salzburg’da doğdu, 1791 yılında Viyana’da öldü.
Zenginliğe de şöhrete de kavuştu, ama yoksul öldü.
Bu nedenle de kimsesizler mezarlığına gömüldü, doğal olarak da
mezarı kaybolanlar arasına katıldı.
Ah canım benim!
Aslında bu sabah Mozart’ın 41 No’lu senfonisi ile güne başlamıştım.
Bestecinin en sevdiğim eserlerinden biri.
İçsel dünyamda öylesine bir yolculuğa çıktım ki…
Aklıma ne siyaset, ne güncel politika geldi.
Tek adam hegemonyası, hukukun yerlerde sürünmesi, alengirli
barış süreci, muhalefetin çırpınışları…
Hepsini bir kenara ittim, sadece Mozart’ın eşsiz müziği eşliğinde
kaybolmak istedim.
Hatta hiçbir limana çapa atmadan okyanuslara açılmak arzusuyla
yanıp tutuştum.
Öyle de yaptım.
Reguiem’i en sona bırakarak büyük ustanın, başyapıtlarını
bir bir dinlemeye başladım.
Sırasıyla:
Piyano Konçertosu No. 21.
Klarnet Kuinteti.
Figaro’nun Düğünü.
Sihirli Flüt.
Nasıl mutlu oldum, bir bilseniz!
Yazılarımda her zaman iyilikten, güzellikten söz eden, yaşamımın en kötümser anlarında bile kimi zaman biraz acı, biraz buruk da olsa hayata gülümseyen,
ama hiçbir zaman küsmeyen kişiliğimle bir kez daha hazzın doruklarında gezindim.
Nadir Nadi’nin kitabı rehberliğinde üstün sanatçının insan olarak zaaflarını,
yaşama harika çocuk olarak başlayışını, harika çocuk olarak ölüşünü,
Mozart’ın yaratma sancıları içindeki bunalımlarını gidermek için akıl almaz
kaba saba şakalar yapan çocuksu kimliğine de şahit oldum.
Bir de neşeli, hoşgörülü, daima iyimser, çocuk ruhlu Mozart'ın üstün yaratıcılığı, hüzünle umudu birleştiren dehasına bir kez daha hayran oldum.
Evet, 18. Yüzyıl’da bu dünyadan bir Mozart geçti…
Klasik müziğin dâhisi, romantik müziğin ilk temsilcisi…
Sanat evreninin en parlak yıldızı…
Ve Nadir Nadi gibi benim de en yakın dostum…
Sanatsal yoldaşım Mozart.
Eşsiz eserlerinle huzur buluyorum, seninle yolculuklar yapıyorum…
Ve hepsinden önemlisi sol mememin altındaki cevahiri aşka açık tutuyorum.
Yetmez mi?
Macit CÜNÜNOĞLU
Beğen
Yorum Yap

11 Mart 2025

YEŞİLIRMAK


Bir bahar daha geldi.
Güneş sıcaklığını iyiden iyiye hissettirmeye başladı.
Amasya’da çağlalar, erikler çiçeğe durmuştur.
Ya Yeşilırmak, karların erimesiyle birlikte sakin
suları coşmaya başlamış mıdır?
Yoksa gözyaşlarını içine dökerek sessiz yolculuğuna
devam etmekte midir?
Çünkü modern dünyanın(!) tahribatından en çok O
etkilenip nasibini aldı.
Önce suları azaldı, sonra yol arkadaşları salkım söğütler
terk etti…
Bir de adını aldığı yeşil rengi kalmadı, mutasyona uğrayıp griyle arkadaşlık etmeye başladı.
Ya balıkları?
Çamur deryasında nesli tükendi, kaytan bıyıklı Ilganus
dinozorlar kategorisine terfi etti.

Canım benim, Amasyalı her çocuğun yüzme hocası…
Yeter ki evdeki otoritenin çemberini kır, kıçında
kara donunla yeşil sularına körpe bedenini bırak.
Nasıl olsa, bir iki aya kalmaz kulaç atmayı öğrenirsin.
Tabii ustalıkla, çünkü dalgalara karşı durmayı çocuk
yaşta öğrenmeye başlamışsındır.
Bu da gelecek hayatında özgüvenli, özgür düşünceli olmanın  kıymetli  referansıdır.

Bu nedenle Amasya deyince ilk aklıma gelen Yeşilırmak’tır.
Vadinin can suyu, geçtiği coğrafyada tarihin
başlangıcıdır.
Ayrıca durduk yere mi krallar mezarlarını yalçın  kayalara yaptırdılar?
Manzara eşsiz, bağlar bahçeler sonsuz…
Tam orta yerinden geçen Yeşilırmak, akarsuların en güzeli, yeşil gözlüm benim.
Ne de olsa ben de bu toprakların çocuğuyum,
İlâankaya mevkiinden aldığım yüzme diplomam
hâlâ evimin duvarında asılı, şeref belgemdir!

Evet, yine bahar geldi.
Memleket hasretim depreşti.
Oysa ayrılalı yarım yüzyılı geçti.
Ama İstanbul ile evlendim.
İlk coğrafi aşkım, sevgililerimin anavatanı…
Bu nedenle bolca nikah masasına oturdum…
Hepsi İstanbul doğumluydu.
Fakat üç çeyrek asırlık ömrüme rağmen Amasya
her daim aklımda, gönül bahçemin başköşesinde
Demek ki memleket aşkını Yeşilırmak sağlam
kodlamış bedenime.
Zaten o aşk da beni çocukluğuma, gençliğime bağlıyor.
Bu arada en son sekiz yıl önce Amasya’yı ziyaret ettim.
Seksenli yıllarda doğduğum evin, sokağımın mahallemin (Gümüşlü) barbarca yok edildiğini biliyordum…
Geriye de ne kaldı derseniz?
İki tek attığım Kulüp de yok, sizlere ömür…
Yeşilırmak’ın hâli de malûm…
En iyisi İstanbul’da kalmak…
Ve Ekrem İmamoğlu’nu Eyüp Sultan Camii’nden
“ya tutarsa” temennisiyle ülkenin yarınlarına  uğurlamak.
Biliyorum ki zurnada peşrev olmaz!

Macit CÜNÜNOĞLU

20 Şubat 2025

YAPAY DÜNYADAN...

 


“Amasya’nın dört mevsimi güzeldir” derler ya,
bence yaz aylarını hariç tutmak lâzım.
Çünkü Temmuz-Ağustos sıcağı dağlar arasında
hiç çekilmez.
Elbette çocukken farkında değildik, ne de olsa
serinlemek için cehennem ateşinden kurtaracak Yeşilırmak vardı.
Ya şimdi?
Öylesine suyu azalmış ki, akıp akmadığı bile belli değil.
Hatta kent içinde ırmağın debisi kontrol edilmese kayıklar karaya vurur, saltanat da hoş bir seda olarak masalları süsler!

Ama İlkbahar ile Kış mevsimi öyle mi?
Ayrıcalıklı ve özelliklidir.
Öncelikle bahar ayları benim için (çocuk aklımla)
çağla ve erik ağaçlarının çiçek açması demektir…
Ve müthiş heyecanı da peşinden sürükler.
Tabii başkalarının bağ ve bahçelerinden yapılan
masumane hırsızlıklar olağanüstü maceranın
başlangıcıdır.
Ayrıca sokakta büyüyen çocuklar için bu tür
hırsızlıklar kahramanlık hikâyelerinin yapı taşlarını
oluşturur.
Böylelikle geçmişe ait müktesebata şimdiden
sahip olursunuz.
Az şey mi?
Zengin çocukları ise harçlıklarını biriktirirler,
yoksul çocukları da haylazlıklarının envanterine
katkı yaparlar.
Elbette geleceği ilişkin onlarca hikâyeniz olur.
Ama zamane çocuklara aktarılacak türden değil.
Ayrıca paylaşamazsınız da, çünkü kötü örnek olursunuz.
Düşünsenize; komşunun bahçesinden çaldığınız
erikleri torununuza ballandıra ballandıra anlatıyorsunuz…
Töbe de, daha neler?
Sabi sizin hakkınızda ne düşünür?
Utanç vesilesi, ayrıca hem günah hem de suç.

Neyse, Kış mevsimi ise başlı başına güzelliktir.
Doğanın bembeyaz olmasının yanı sıra sokaklar,
caddeler, mahalleler karla kaplanmıştır.
Evlerin çatılarından sarkan buzullar ise
soğuğun ayazın göstergesidir.
Bu arada kızağı olan çocuklar şanslıdır.
Mahalle aralarında oluşan buz pistleri kaymak için
iyi birer zemindir.
Sabah başlayan kayak mesaisi akşamın geç saatlerinde kadar sürer.
Duyulan heyecan, hissedilen zevk eşsizdir.
Ve bir devrin çocukları bu duyguları yaşayarak yetişmiştir.
Günümüzde “alaylı” diye tarif edilen persona ile de tüm kategorilerden başarı ile mezun olmuştur.
Tabii özgürlük, özgüven bonuslarıyla beraber.

Günümüz ise adı üzerinde YAPAY, üstelik ZEKA’sı da var.
Oysa daha yeni yeni bilgisayarımda yazı üretmek için WORD programını öğrenmeye çalışıyordum,
bir de “Yapay Zeka” çıktı.
Bu arada geçenlerde büyük torunum dedi ki,
“Dede yapay zekayı ben sana öğretirim.”
Adı da “DeepSeek”miş, üstelik bedavaymış!
Cevabım “hele dur” oldu…
“Önce Amasya’ya gideyim, mevsim Kış…
Pirler yokuşu buz tutmuştur…
Kızak kayan bir iki velet bulursam onlara takılırım…
Biraz kayar sonra İstanbul’a dönerim.
Sonra da başlarız yapay zeka dersimize.” Dedim…
Ve yapay dünyada hayâller kurmaya devam ettim.

Macit CÜNÜNOĞLU

27 Aralık 2024

AMASYA ÜZERİNE



Yirminci yüzyıl on dokuzuncu yüzyılın değerlerini nasıl tükettiyse, iktidarlar ile yerel yönetimler de siyasetin üstün çabaları(!) ve rantın vahşi cazibesi uğruna Amasya’nın tarihsel dokusunu yerle bir etti.
Gerekçeleri çok basitti: Hızlı göçler sonucu artan nüfus artışı, dolayısıyla da imara açılan kadim mahalleler.
Ve ortaya çıkan çirkin manzara.

Tabii bu saatten sonra yazıp çizmenin, eleştirmenin kimseye bir faydası olmayacak, ayrıca geriye dönüşün de mümkün olmadığını bilerek yine de duygu ve düşüncelerimi tarihe not düşmek adına yazıyorum.

Şöyle ki başta doğup büyüdüğüm mahallem Gümüşlü olmak üzere Yakutiye, Mahmet Paşa ile Prinççi yok artık.
Yalnızca geçmişin ruhunu taşıyan Hatuniye ile bir kuple Sofular nostaljik değerini koruyan lokasyonlar olarak varlığını sürdürüyor.
Kafi mi?
Ne yapacaksınız: İçimiz yana yana “Yetmez ama EVET” deyip zaman tünelinde ilerliyoruz.
Yine de elde kalan bakiye fena değil.
Beş on cami ile türbeler, medreseler, mahalleler derken 8500 yıllık müstesna şehir hâlâ mücevher özelliğini koruyor.
Yani Yeşilırmak vadisi yine bölgenin çekim merkezi,
kalesiyle, kaya mezarlarıyla Amasya turizmin göz bebeği illerin başında geliyor.
Lâkin vizyoner bakış açısına ihtiyaç var.
Kentin asırlık parkını işgal edip Hilton’a peşkeş çekmek akıl kârı işler değil.
Ayrıca kente bir fayda da sağlamaz.
Çünkü çağımızın turizm anlayışına göre tarih yeşille  buluştuğu zaman bir anlam taşıyor.
Bir de şehrin tam orta yerine (Selağzı) TELEKOM binası
dikmek marifet değil, olsa olsa görgüsüzlüktür.
Tabii tüm bu ve buna benzer mimari dokuda estetik kaygılar aramak kösenin sakalının çıkmasını beklemektir.
Çünkü çevrecilerin, mimarların sözünün geçtiği Kent Konseyi yok.
Gelecek sadece rantçı düşüncenin arzuları doğrultusunda plânlanıyor.
Bu da güzelim kentin yaşam alanlarını daralttığı gibi,
gelecek nesillere miras olarak betonla donanmış koskoca bir köy bırakılmasının yolunu açacaktır.

Evet, gerçek kentlilerin, Amasyalılık ruhunu içselleştirmiş dostlarımızın durumdan ne kadar üzüntü aldıklarını hissedebiliyorum.
Ancak sesleri pek çıkmıyor, çıksa da duyulmuyor.
Daha doğrusu rantçı müteahhitlerin, bezirgan siyasetçilerin gölgesinde kalıyor.
Ve ülkemiz gibi “Büyüklere masallar” teranesiyle ömrümüz geçip gidiyor.
Son söz olarak da genç başkan Turgay beye sesleneceğim.
Çorba dağıtmakla bir yere varamazsın sayın başkan.
Eğer kalıcı olarak hizmet etmek istiyorsan İstasyon’dan Hacılar Meydanı’ından Ayvasıl’a Tatarlar’a kadar tramvay yolunu döşe, bak o zaman itibara…
Adınız anında efsane Başkan’a çıkıp “Asfalt Naci”yi de sollarsınız ve  Tramvay Sevindik diye anılıp tarihe geçersiniz.
Okey mi genç arkadaşım, lütfen önerimi kulak arkası etme.
Seni seviyoruz, kalbi muhabbetle de gözlerinden öperim.

Macit CÜNÜNOĞLU

18 Aralık 2024

DOSTLUK ve TATİ



Uzun zamandır seyahate çıkamadım.
Zaten asgari ücret seviyesindeki emekli maaşım da
gezmeme imkân vermiyordu.
Kader utansın diyelim yolculuğa başlayalım.
Değerli ve kadim dostum Bahattin Baha Tekman’dan
davet aldım…
Tabii balıklama atladım, ver elini Antalya.
Atmış yıllık dostum aslen Turhallı, Tokat Öğretmen Okulu’nda
başlayan kardeşliğimiz uzun yıllardır devam ediyor..
Öğretmen emeklisi hocam Antalya’ya yetmişli yıllarda
yerleşmişti ve onca sürgüne rağmen bu kenti terk etmedi.
Başarılı işletmecilik de yapıp hayata üst seviyede tutundu.
Eh, hâl vakit iyi olunca beş yıldızlı konfora eşit ağırlanma
fırsatı bulduk.
Sağ olsunlar, var olsunlar; karı koca bizi dört dörtlük
misafir ettiler.

Şimdi gelelim dostluğun kıymetine:
Dost, uzakta olsa bile yakınımızda hissedebildiğimiz,
en soğuk günde dahi ruhumuza verdiği sıcaklıkla ısınabildiğimizdir.
Karanlıklarımızı, kara bulutlarımızı dağıtan, benliğimizi aydınlatan dostumuzun değerini bilmeli, gerçeğini sahtesinden ayırabilmeliyiz.

Dost, yanında yüksek sesle düşünebildiğimizdir. (Emerson)
Ondan ayrılınca üzülürüz; çünkü “ayrılık gerçek dostlar için mihenk taşıdır
(La Cordaire).
Dostuna özveri göster, bencillik etme.
“Bencillik dostluğun zehiridir ( Balzac).
Kendimize verdiğimiz en güzel hediye olan dostluk (Stevenson) güvensizliğin başladığı yerde biter (Epikür).
Gerçek dostluk karşılıklı güvenle sağlamlaşır.
Bakma sen “güvenme dostuna, saman doldurur postuna” diyenlere.
Sahte dostlar için söylenmiştir bu söz.

Evet, Antalya ülkemizin müstesna kentlerinden biri.
2004-2009 yılları arası beş yıl yaşamıştım.
Dört ayı aşırı sıcak geçen süreyi hesaba katmazsanız
cennetten bir köşe.
Tabii nüfus üç milyona dayanmış, göç alan illerin başında geliyor.
Lakin âdeta Ukraynalı ve Rusların işgaline uğramış gibi
görünüyor.
Çarşı pazarda fiyatlar artmış, konut kiraları İstanbul ile
yarışır hale gelmiş.
Bu arada satın almak için gözüme bir ev kestirdim, (şaka şaka)…
Müteahhit firma ile görüştüm, 130 metre kare daireye
1 milyon 800 bin Euro fiyat çekti.
Gerisini siz düşünün.
Yine de deniziyle, tarihi dokusuyla yaşanılası bir yer.
Fakat dikkatimi çeken en önemli husus çarpık yapılaşma.
Parti ayırımı yapmaksızın tüm belediye başkanları
şehri yüksek katlı binalarla betona teslim etmişler.
Örneğin Antalya’nın gözbebeği, vitrini Karaoğlan parkı
bakımsızlıktan, ilgisizlikten çöplüğe dönüşmüş;
gezi yolları kırık dökük parkelerle çirkinlik manzarası sergiliyor.
Çok merak ediyorum, iki dönem üst üste seçilen
Böcek efendi çevreciler tarafından hiç uyarılmıyor mu?

Neyse, on günlük tatilin sonucun da anavatan İstanbul’a
döndük, elbette Tekman ailesinin misafirperverliğini
yad ederek…
İyi ki varlar.

Macit CÜNÜNOĞLU

27 Ekim 2024

MEMLEKET HİKÂYELERİ



Bugün Pazar, Ekim’in sonu gelmesine rağmen
hava güneşli.
Penceremden sararan yaprakların dökülüşünü izliyorum.
Dışarıda âdeta renk cümbüşü, çamlar yemyeşil,
sarmaşıklar kızılın tonları, yine de sarının egemen olduğu
pastoral manzara.
Mevsimsel olsa gerek, hazan ayları derin düşünceleri de
beraberinde getiriyor.
Bilgisayarımda davudi sesiyle Orson Welles amca sesleniyor:
“I know what it is to be young
” ve devam ediyor:

“Ben genç olmak ne demek biliyorum

Ama sen, sen bilmiyorsun ne demektir yaşlı olmak
Bir gün, senin de ağzından dökülecek bunlar
Zaman uçar da gider, ve hikaye anlatılır…”

Üç çeyrek asırlık ömrümle geçmişe uzanıyorum.
Çocukluk, gençlik yıllarıma sık sık yolculuk yapıyorum.
Yaşadığım sahneler aklıma geldikçe kâh heyecanlanıyorum,
kâh hüzünleniyorum.
Ama müthiş bir duygu birikimi içinde olduğumu hissediyorum.
Evet, onca eksikliğine rağmen sıkça doğduğum
toprakları özlüyorum.
Öncelikle mahallemi, sokağımı.
Oysa geriye sadece camimiz ve mütevazı şadırvanı kalmış.
Varsın olsun, yine de Yeşilırmak akıyor, kale yerinde.
İçerişehir geçmişin ruhunu günümüze taşıyor.
Sofular da O’na eşlik ediyor.

Gidenlere rahmet okuyup kalan sağları bağrıma basıyorum.
Dalından misket koparamasam da yarım kilo alıp
İmaret’in bahçesine oturuyorum.
Belki tanıdık üç beş dost bulurum diye.
Heyhat, sorduklarımın ezici çoğunluğu göçler sonucu
merkeze yerleşmiş vatandaşlar.
Hiç birisi kütüphanenin sıralarında oturup “Bin bir gece masallarını”  okumamışlar, hatta Şehrazat’ın adını dahi duymamışlar.
Hele hele de İbrahim hafızın dillere destan tokatını yiyen de yok!

Hâlbuki Amasyalı olmanın kriterleri var.
Öncelikle ırmakta yüzmeyi öğreneceksiniz,
tabii balık tutmayı da.
Sonra dağları keşfedeceksiniz, mümkünse Cilanbolu’ya inip
dibindeki kuyudan kana kana su içeceksiniz.
Ziyere, Yenice evinizin bahçesi, havuzları en keyifli
eğlence merkeziniz olacak.
Atıf’ın meyhanesinde bir- iki maşrapa şarap içmişliğiniz hatıralarınız arasında yer alacak.
Hazır fayton durağına gelmişken Tımarhane’nin avlusuna
kurulan ipek böceği pazarından beş-on tane koza çalacaksınız ki,
dut yapraklarıyla evde üretime geçip evrim teorisine gözlemleyerek şahit olacaksınız.
Bu arada çocuklarınıza, torunlarınıza bırakmak için
can arkadaşlarınızla Çakallar’da fotoğraf çektireceksiniz.
Fonda eşsiz Yeşilırmak vadisi, camilerin minareleri muhakkak gözükecek.
Pirlerde semaver eşliğinde bakla dolması, Ahmet-Hakkı ustaların çöreği afiyetle yenilecek.
Ve daha yüzlerce anı ve enstantane.
Her biri kıymetli her biri hafızamda taze.
Benimkisi hayâllerimle geçmişe yolculuk…
Kulağımda Orson Welles’in sesi…
Dizimin dibinde iki evlat, dört torun…
Yüreğim kabarıyor, gözlerim nemli…
Sessizce mırıldanıyorum:

“I know what it is to be young”
Ve yaşanmış hikâyelerim arasında kayboluyorum.

Macit CÜNÜNOĞLU




13 Eylül 2024

NARİNCE


Aç kapıyı cennet
Ben geldim.

Ayakkabılarım da elimde.
Artık sonsuza kadar birlikteyiz.
İstop, sek sek oynar mıyız?
Ne de olsa sekiz yaşındayım.
Artık Ayşelerin değil, meleklerin yoldaşıyım.
Kursta da öyle söylediler.
“Allah’tan kork, müminden korkma” dediler.
Oysa hiç de öyle değilmiş.
Canavar ruhlu bir insan çöktü tepeme.
Hem de evimizin bahçesinde.
Önce boğdu, sonra çuvala koydu…
Ve cansız bedenimi dereye attı.
Bitti artık her şey, umutlarım hayallerim sökülüp alındı…
Yaşım henüz sekiz…
İnanmayacaksınız ama tabutuma gelinlik de serpiştiler.
Halbuki aklım okulumdaydı, arkadaşlarımdaydı…
İp atlayacaktık onlarla…
Ama ipi boğazıma doladılar ve sıktılar…
Ta ki son nefesimi verene kadar.
Nasıl bir dünyada yaşamışım, hâlâ anlamış değilim.
Ne doya doya saklambaç oynayabildim,
Ne de şeker yiyebildim.
Büyüklerin dünyasında kaybolup gittim.
Daha doğrusu saklandım…
1, 2, 3, 4, …..10…
Sağım solum sobe, saklanmayan ebe!
Ayakkabılarım elimde sekiz yaşındayım.
N’olur kimselere saklandığım yeri söylemeyin.
Oldu mu abilerim, ablalarım, teyzelerim, amcalarım?
Şimdi cennetin kapısındayım.

Macit CÜNÜNOĞLU

06 Eylül 2024

KIRIK VAZOLAR



Benim çocukluğumda Amasya’da çiçekçi yoktu.
Belki evlerde vazo da bulunmuyordu.
Ancak kentin eski dokusunu hatırlayınca çoğu
evin büyük veya küçük bahçesi vardı.
Güller, yaseminler, gülbaharlar dikildiğini biliyorum.
Hatta çok zevkli süs havuzları da vardı.
Nihayetinde Amasya köy veya kasaba değildi.
Osmanlının önemsediği birkaç yerleşim merkezinden biriydi.
Ayrıca önemli sayıda şehzadenin buraya gönderilmesi de tesadüf değildi.
Mesela en önemli padişahların başında gelen Fatih’in şehzadelik döneminde
kentte valilik yapması dikkat çekiciydi.
Ayrıca Yavuz’un burada doğması da tarihin cilvelerinden biriydi.
Ki Alevi toplumuna uyguladığı soykırımla kan kusturmuştu!

Neyse, bu mevzular tarihin konusu.
Ben de tarihçi olmadığıma göre yaşadığım devirlerin
dışına çıkmamalıyım.
Yoksa baltayı taşa vururum ki, işte o zaman ayıkla
pirincin taşını!
Dost var düşman var, hepsinden önemlisi de molla valimiz var.
Uluorta söylediklerim kulağına giderse, al başına belayı…
Valla bu gibileri iyi tanırım, kendisi gibi düşünmeyen
birisine kafayı taktı mı dünyayı zindan eder.
Tecrübeyle sabittir, hatta bir adım ileri gideyim,
kente girişimi bile yasaklayabilir.
Çünkü elinde güçlü argümanlar var.
Başta şehrin manevi atmosferini bozacağımı ileri sürebilir(!)…
Ki haklı da çıkar.
Şöyle ki hükümet konağının tam önünde, ayaklarımı
uzatmışım ırmağa, elimde şarap şişesi, yanında tuzlu leblebi…
Of ulan offf!
Keyfe bak, tabii bütün bunlar idam fermanımın  delili…
Öyleyse tekbir eşliğinde vurun zındığa, katli vaciptir!
Gördünüz mü trajik senaryoyu?

Siz istediğiniz kadar inanmayın, Ali Kaya’nın işyerinin
başına gelenler de bu sebepten.
Baksanıza Giresun valisine; bizim valiyle beyinsel akraba….
Ferman buyurmuş ki, “açık havada alkol içmek yassak!”
Buyrun burdan yakın, ayrıca karar piknikçileri de kapsıyor.
Ölür müsün öldürür müsün, yoksa ülkeyi terk edip
Sedat Peker gibi Birleşik Arap Emirlikleri’ne mi iltica edersin…
Anlıyorum ki adamlar laiklik maddesini Anayasa’dan
kaldırmaya kararlılar, akabinde seküler hayatın şeriat
hükümleri gereğince yeniden dizaynı geliyor…
Vay yavrum vay, ne günlere kaldık?
Cevabı dilimin ucuna geliyor da yazıp yazmamakta
tereddüt ediyorum…
Neyse canım, atın ölümü arpadan olsun.
Medeni cesaretim, mangal gibi yüreğim var…
Ayrıca kim korkar Yalova kaymakamından..?..
Öyleyse yazayım: Bu rejimin adı Ortaçağ karanlığı,
derebeylik düzenidir.

O nedenledir ki eski Amasya’yı, Selim Salim amcaları,
Çağlayan’ı, Kristal’i, Cahit abinin Çiçek lokantasını
özlüyorum çiçek bahçelerini özlediğim kadar…
Ancak her geldiğimde diri diri gömülmek pahasına
Mahzen’e çöküyorum…
Hayalimde Şehir Kulübü’nün balkonu, Ali Kaya’nın terası…
Ama ellerimde güller, koyacak vazo arıyorum…
Yüreğimle beraber sulayacağım renkli vazolar…
Ancak hepsi çoktan kırılmış, yaralı gönüllerimiz gibi…
Haksız mıyım değerli dostlar?

Macit CÜNÜNOĞLU

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...