17 Ekim 2011

Medyatik Magazin Denemeleri!..



Kimin için?
Haftanın ilk yazısına basınla başlamak istiyordum…
Özellikle torpillenen armada gemisini yazarak!

Lâkin gel gör ki torun canımı sıktı…
Biliyorsunuz köşemizde dün misafirdi…
Dedeside magazinden yararlanmak istiyordu!

Fakat o da ne?
Hanımefendi bloğun reyting rekorlarını alt-üst etmez mi?

Biz o kadar kafa patlatıyor, derin araştırmalar yapıyoruz…
Üstelik özgün fotoğraf desteğini esirgemeden…
Yine de torunun okunurluluk oranına erişmek ne mümkün?
Olacak iş mi?..  Gel de bundan sonra iştahla yaz!

Neyse, bir daha buralara adım attırmam…
Bestseller bloğumun ağır başlılığına gölge düşürmem, söz!

Evet, nerede kalmıştık?
Armada diyorduk, Hürriyet’ten söz ediyorduk…

Yazılı basını okuma adına evimize uzun yıllardır bu gazete giriyor…
Hâlâ da öyle, nedendir bilinmez armada gemisinde yolculuk yapmayı seviyoruz.

Her ne kadar kaptan emekli, başyazar diskalifiye olsa da…
Gazetemizi cazip kılan bir yığın faktör var.

Kırmızı kart görenler bile marka değeri ışıltılı…
Örneğin, bir Çölaşan bir Bekir Coşkun…
Hepsi sektörde bir ekol, üzerlerine Ülseverleri, Türençleri ilâve edin…
Alın size deve dişi gibi muhalefet ordusu, hem de granit cinsinden!

Aslında geriye kalanlarda fena değil, emekliyi saymazsak…
İnce şairimiz Özdemir, Kemalist-Sosyalist-Ateist parfümlü yazılarına devam ediyor…
Bidon kafa bildiğiniz gibi, cımbız elinde akrostiş numaralar peşinde…
Kafa göz yarıp, balyoz-bıçakla cepheden saldırıyor.

Nazik Avrupalı gönlü zengin aristokrat hadi Uluengin, günâh çıkartmayı sürdürüyor…
Sola ve sol koluna lânet okuyan tavrıyla neo-liberallere sonsuz övgüler, RTE’ye selâm.
Sedat Ergin dosyalara gömülmüş dava vekili modunda, iflâh olmaz kararlılık ve ciddiyet…
Ah birazcık müzik yazsa, caza dokunsa, “My waye”ini bulsa diyeceğiz ama… Nafile!

İsmet’te değişen bir şey yok, Radikal’de neyse… Yine "O"…
Aynen Yalçın Doğan, Çekirge, Bayer ile Hızlan gibi!

Bir de son transfer var ki, tek kelimeyle tavşan boku!
Anadolu tabiriyle ne kokar ne bulaşır…
İnceden inceye oyar, çaktırmadan koyar, damardan milliyetçi, İslâmi sentezcidir…
Soyadıyla müsemma, haza ak yolcudur. Köprü olur, tünel olur, yol olur iktidara...
Aydın doğanların vicdanı, akîl adamı...
Çağımızın, sağcılığın, muhafazakârlığın millî damadıdır!

Boş verin yazdıklarımızı, gene de Hürriyet’imiz iyidir…
Şarap misali Ertuğrulumuz her geçen gün güzelleşmekte…
Çok yakında bir de küpe takarsa, Ayşe Arman ablamla takılacaklarmış…
Cihangir’de, Pürtelaş’ta…

Not: Ahmet Hakan'ı unuttuğumuzu sanmayın, o başlıbaşına bir yazı konusudur!



   

16 Ekim 2011

Bloğumuzu "Su" bastı... Özür dileriz!..


                                                                        
                                                          Su on buçuk aylık...

15 Ekim 2011

Yedikule zindanları...



Mimarî yapı Doğu Roma İmparatorluğu mirası…
Onlardan kalan surların ve dört kulenin yanına
üç tane de Fatih Sultan Mehmet dikmiş…
Bin yıllık girizgâh olmuş Yedikule zindanı!

Aslında ihtişamlı hisarın altın bir kapısı varmış… Bizans imparatorları kente gelen misafirlerini ilk burada ağırlarmış. Gerçek anlamda Konstantinapolis’in zafer takıymış, zaman içinde eklenmiş gözetleme kuleleri.

Romalılar bir dönem sonra kule diplerini hapishaneye çevirmişler…
1453'ten sonra Osmanlı hazine dairesi olarak işbaşı yapmış kale, bilâhare garnizon...
Kule altlarının değişmemiş kaderi, devlet zindanı olarak göreve devam.

Fakat enteresan durum, aktarmasam deliririm…
Hisar, padişah Abdülmecit döneminde hayvanat bahçesi olarak kullanılmış…
Sonra da Kız Sanat Evi!..
Ne alâka diye sormayın, XIX. yüzyıl - Modernite devirleri.


İşin tuhaf tarafı, son padişahımız Recep Tayyip Sultan…
2004 yılında ata yadigârını devretmişti özel bir şirkete…
Onlarda taş taş üstünde koymamışlar, kısa zamanda çevirmişlerdi kâr-hane-ye!

Neyse ki o yıllarda Danıştay’ın tepesine AKP bayrağı henüz dikilmemişti…
Tez zamanda ağır hasarlı olarak dönüldü tarihî yanlıştan…
Zindanımız kavuştu tekrardan emin ellere, Müzeler Genel Müdürlüğü’ne…
Lâkin hangi akla hizmet, söz konusu mekânda “Müze kart” geçmemekte!

Elbet bir bildiği vardır bürokrasinin "on lira" giriş ücreti istemekte...
Belki de Osmanlı torunu necip milletimizin izdihamdan
kanlı kuyularda boğulmasına gönlü elvermemekte!

Evet, gelelim asıl mevzuya, Yedikule’nin dört yüz yıldır süren haklı ününe?
Hani şu Genç Osman meselesi var ya?
Aşk olsun, nasıl unutursunuz?
Yoksa Muhteşem Yüzyıl’ı izlemiyor musunuz?

Bilinen saray entrikaları, siyasetin ayak oyunları…
Aynen bugün olduğu gibi, iktidar için mezardan babam çıksa boğarım numaraları!
Garibim II.Osman on üç yaşında oturuyor padişahlık koltuğuna… (pardon, tahtına)
Ulen o yaştaki bebe olur mu iktidar?
Daha su yürümemiş kartal gagalı burnuna!

Ve kahramanımız besmeleyle başlıyor icraatına…
Lehistan seferine çıkarken altı kardeşinden en büyüğü
Şehzade Mehmed’in icabına bakıyor boyun bölgesinden!
Atalarından terbiyeyi sıkı almış padişah II.Osman…
Arkanı dönmeyeceksin anaya babaya ve kardeşe…
Yoksa ne koltuk kalır, ne de korunacak mabat…
Çünkü Osmanlının kuralları böyle, geçerlidir light şeriat!

Ah canım benim, yaşı küçük...
Daha duymamış "Alma mazlumun ahını, çıkar ahaste ahaste" atasözünü...
Gün oluyor devran dönüyor…
Padişahımızın ayağına dolaşıyor Yeniçeri’yle ulema.

Dikiliyorlar karşısına…
Önce talep ediyorlar saltanatı, sultanımız diyor ki; eyvallah…

Buyrun dükkân sizin, el’aman, yeter ki kıymayın canıma!..

Dinler mi gözü dönmüş isyankâr caniler…
Tıkarlar cihan padişahı on sekizlik Genç Osmanımızı…
Yedikule zindanlarına!

Ay! Yetişin dostlar… İçime fenalık geldi, bundan sonrasını anlatamayacağım…
Lütfen sen devam et, rahmetli dostum Yaman’ın zevcesi Meral OKAY…

Ben değil “o” anlatıyor  hikâyemizin son bölümünü…
"Güçlü kuvvetli Genç Osman direnmiş cellatlarına…
Ancak bir zalimden kurtaramamış nazik husyelerini…
Ölümünden sonra kesmişler kulağını, saraya takdim etmişler…
Gövdesinden ayrılan kellesini de kanlı kuyuya atmışlar…
Geriye kalan naaşınıda kılınan namazdan sonra defnetmişler
Sultanahmet camiî mezarlığına, babacığının yanıbaşına!".

İşte YEDİKULE zindanlarının hazin efsaneleri…
Yüreğim kaldırmaz diye girmedim karanlıklarına…
Neme lâzım, karşıma çıkarsa Genç Osman’ın aziz ruhu?..

Şimdilik bu kadar...
Sur dibi masallarına kaldığımız yerden devam ederiz...
Hoşça kalın sevgili dostlar.

14 Ekim 2011

Laikliğin Ruhuna Fatiha!..







“Ya olduğun gibi ol, ya da göründüğün gibi"...

                                  Mevlâna Celâleddin Rumî




Lütfen fotoğrafa dikkât!
Çekildiği yer: Şehremini. Mimarî yapı: Şeyh Raşidî Cami-î. Tarih: 13 Ekim 2011.
Ve yüksek huzurlarınızda; “Sonsuzluğa yazılar” bloğunun ünlü fotoğrafçısı M.C.(!)

Şimdi gelelim sadede…
Efendim, bilindiği gibi sonbahar mevsimiyle birlikte İstanbul turlarımız hızlandı.
Tabir-î caizse yerimizde duramıyor, kabımıza sığamıyoruz…
Belki de beş yıldır uzak kalmanın hasretiyle!

Ah tanrım, affet beni… Nasıl ihanet ettim canım İstanbul’a?
Oysa kararlıydım, aşkı anlayan ruhumla ölene kadar bu topraklarda yaşamaya…
O Akdeniz yok mu, bir anlık gafletimde tecavüz etti…
Sürükledi beni Antalya’ya!

Her neyse, çabuk geçti beş yıl…
Bu son deyip tekrar kavuştuk gönülden İstanbul’a.
Evet, nerde kalmıştık sloganı eşliğinde…

Elde makine, adım adım, sokak sokak başladım solumaya.

Geçenlerde ilk durağım Aşiyan’ı paylaşmıştım sizlerle…
Daha dün Küçük Çamlıca vardı gündemimizde…
Aman ha, yürek parçalayıcı o talandan bir daha bahsetmek istemem…
Lânet olsun müsebbiplerine diyelim de...

Gelelim köşemizin sağ üst köşesini şereflendiren kutsal fotoğrafa!
Oldu bitti Topkapı-Şehremini-Çapa-Paşa-Yedikule-Samatya’yı severim…
Nedendir bilinmez, belki de tarihî meyhanelerin çokluğu ve hoşluğundandır!

Fakat o ne?

Geldim Şeyh Raşidî camisinin önüne…
Selâmladı koskocaman afiş, afişte değil canım, devasa bez bir pankart.
Yazıyor üzerinde: “YAŞASIN CAMİYE GİDİYORUM"…
İmza: Diyanet İşleri Başkanlığı.

Valla, nasıl söylesem bilmem ki?
Bendeniz kâfir değilim, olsam zaten söylerdim… Üstelik mabetleri severim.
Lâkin bu afiş tuhafıma gitti… Lâf aramızda bir anlam veremedim!
Dedim ki ülkemiz laik mi, yoksa şeriatik mi?

Bir de aklıma düştü;
Buna benzer kutsal bir daveti; cem evine, kiliseye, sinagoga assalar…
Düşünmesi bile akla zarar…
Ülkemizde kan gövdeyi götürmezse… “No coment!”

Son olarak, memlekette laik bir nizâmın olduğunu kimse iddia etmesin…
Diyanet İşleri; devletin, egemen mezhebin…
Hatta ve hatta iktidarın kölesi olduğu sürece!

Sağ üst köşede duruyor fotoğraf...
Laikliğin cenaze namazı davetiyesi...
"Buyrun cenaze namazına!"
Evet, hep beraber hep bir ağızdan muhteremler...
Laikliğin ruhuna FATİHA!..




13 Ekim 2011

Hayalini sevdiğim Türkiye!..



Haşmetmeap yeni anayasa konusunda kararlı…
Türkiş Putin olmayı kafasına koymuş, proje hazır.
Muhalefetin üç güzelinden birini taktımı koluna,
“Demir yumruk”lu hünkâr yüksek huzurlarınızda!

Necip halkımızda ne çok sever otoriteyi…
Hele kodumu oturtan cinsinden olursa…
Toplumsal egomuz iliklerine kadar tatmin olur…
Hazzın zirvesinde dolaşan duygularımız coşar coşar…

Neo-Osmanlıcılık ruhuyla birlikte dans eder Pan-Türkizm…
Bir elde kutsal kitap, bir elde bayrak, of ulan manzaraya bak?
Yüzyılların hasreti ayaklanıyor, diz çök Avrupa, eller yukarı Asya!

Bin yılın fotoğrafı çekilip tarih yeniden yazılıyor…
Büyük Türkiye, emperyal devlet hayalleri tek tek gerçekleşecek.
Bazı aklıevvellere göre, emir alan başkent değil…
Emir veren Yeni Ankara, dünya nizamına yön verecek!

Yaaa, padişahımızın kelebek etkisi yapan sıçramalarını gördünüz mü?
Boşa değildi Somali’yi aile boyu sarıp sarmalamak…
Arap âlemini dizayn etmek, hizaya sokmak…
Ortadoğu efesi İsrail’in kulağını çekip tek ayak cezası vermek!

Tüm saydıklarımız kilometre taşı olarak yer alacak şanlı tarihimizde…
XXI. yüzyıla ülkemiz damgasını vurup Avrasya’da RTE bayraklaşacak.
Çıkacak en yükseklere, belki de arş-ı semaya değecek başı!

İşte sayın seyirciler;
Yeni anayasa yeni düzen, namı diğer adıyla başkanlık sisteminin akla gelen ilk vizyonu…
Erdoğan Çankaya’ya, tenzil-i rütbeye uğrayan birader güllerle taşınacak başbakanlığa…
Banliyo treni hesabı otomatiğe bağlanacak Çankaya’nın yolları, “Yaşasın yeni anayasa!”

Halk derseniz sevinçlere gark olmuş, zıp zıp zıplıyor, duramıyor yerinde…
Yetmiş beş milyonun cebinde binlerce Dolar, dış turizm patlamış…
Hava alanları dolup taşıyor, uçaklar yetmiyor milletimize…

En çok rağbet edilen ülkelerin başında Rusya geliyor, beyazı plase…
Özellikle bekârlarımız kültür turlarına başlıyor Moskova’da, Minsk’te!

Dünyanın gıpta ile baktığı tek bir ülke var yeryüzünde…
Övünmek gibi olmasın, o da T Ü R K İ Y E!

Memlekette bir huzur bir huzur ki, sormayın gitsin?
Apo ev hapsinde, Yeniköy’de komşu olmuş Çiller’e, mehmetçik Mehmet'e…
Zana türbanlı geliyor artık meclise, S.S.Önder kravatsız, poşulu…
Cüppe giymeye başlamış eM Metiner, sakal bırakmış Pervane Tayyar bey…

Baykal film teklifini kabul etmiş, tarihî senaryoda Heredot Deniz’i oynamakta…
Genç Kamer işi bir adım daha ileri götürerek CMY ile düet yapmakta…
Bu arada Karayılan girdiği ön seçimi kaybetmiş, Başkan olmuş Ciwan Haco Şişli’de…

Kusura bakmayın, şimdilik son veriyorum marvaya…
Devamı gelecek sayıda, yani yarından sonra…


12 Ekim 2011

Radyasyon Tepesinden Manzaralar!..





Geçmiş zaman olur ki, hayalî cihan değer!..
Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer…

Nice revnaklı şehirler görünür dünyada
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan…
                                  
                                                Yahya Kemal



Şair-i azam Beyatlı amcam canım İstanbul’a hangi tepeden bakıp
yukarıdaki satırları döktürmeye başladı bilemiyorum ama…
 Dün Küçük Çamlıca tepesine tırmandım, izledim hâl-i pûr melâlimizi! 

Yok olan tepeye mi yanayım, tepeden baktığım İstanbul manzarasına mı?
İnsan gördükleri karşısında bırakın şair olmayı olsa olsa haza kûfürbaz olur…
Hem de yüzü gözü açılmamış en zengin repertuvarı oluşturarak!

Uzun zamandır gezmemiştim veya araçla transit geçmiştim…
Ancak yürüyünce gördüm ki; Çamlıca bambaşka bir dünya!
En kestirmeden vaziyet idrâk edilsin diye çarpıcı bir örnek vermek gerekirse;
Beş milyon Avro diyorlar villaların tanesine!

Zannetmeyin ki satılık çok, tek tük kiralık -5/10 bin dolar- üç beş satılık…
Alayı o kadar. Yukarıda Allah, hakikâten cami-î şerif fazlasıyla var!
Yollar düzgün ve tamamı asfalt, çile çektiren yokuşları bol…
Ve o nedenle olsa gerek, “Çilehane” ismini taşıyan cadde/sokak/patika/çıkmaz gani!
Cip derseniz, ibâdullah!

Yalnız piyasada vatandaş, mahallede bakkal çakkal manav yok…
Bolca özel güvenlik görevlileri, kapısı kilitli Barış Manço parkı…
Cıvıl cıvıl seslerin yükseldiği Saffet Çebi İlköğretim okulu!

Her neyse bunlar teferruat…
Sonuç itibariyle K.Çamlıca tepesinde bir karış toprak kalmamış dolanacak -Koru hariç-…
Ne diyelim, hayırlara vesile olsun dini bütün, imanı kuvvetli kardeşlerimize…
Çünkü arazinin neredeyse tamamı tahsis edilmiş kendilerine (Cemaat ve tarikatlara)…
Sıkıysa iki duble rakı içecek yer bul, artık o ağacın altı mı yoksa mescidin bodrumu mu olur...
Kesin icabına bakılır, domuz bağından recmden kıçını kurtarabilirsen!

Yalnız sevindirici tek bir taraf, tepe vericiden baz’dan geçilmiyor…
Pıtrak gibi her taraf  direk, kule ve istasyon…
Demek ki takdîri ilâhi ancak bu şekilde tecelli edecek!

O nedenle bendenizde Çamlıca turumu tamamlayıp dönüşe geçtim…
Kafi miktarda radyasyonumu alıp,
sarfınazar ettim mülk almaktan, kiralamaktan…
Belediye otobüsü beklemeye başladım durakta…
Gözlerim hâlâ o ağacın altını arıyordu ama…

Ak sakallı nur yüzlü bir dede dedi ki; “Evlât o devirler artık şarkılarda kaldı”…
Çamlıca’dan şimdilik bu kadar, esen kalın, kendinize iyi bakın, selâmûnâleykûm…
Allaha emanet olun!
     

  


11 Ekim 2011

Ampulün Gölgesinde Demokrasi!




Balkondan Demokrasi Dersleri!
Değerli siyasî büyüğümüz Erol Çevikçe
Vatan gazetesindeki köşesinden soruyor;
“Niçin korkuyoruz?”…

Ne kadar doğru bir soru…
Sahi, niçin korkuyoruz ve kimden korkuyoruz?

Şahsen ben, kendi adıma kimseden korkmuyorum…
Ne bankada param ne fabrikam ne medyam (blog hariç!) 
ne arsam ne de dört çekerim var.
Yastık altı derseniz, güldürmeyin alla'sen...
Cep delik cepken delik, bir de yastğın altı ha?..

En önemlisi sıradan bir işçi emeklisiyim…
Hani derler ya; “Benden uzak tanrıya yakın olsun”…
Aynen o pozisyondayım, Devlet-î âliyle uzaktan yakından ilişkim yok!

Lâkin kazın ayağı öyle mi?
RTE’nin dokuz yıllık nîzamında korkmamak elde mi?

En basitinden TÜSİAD üyeliği bile kurtarmıyor…
Dikkatinizi çekerim, ülkemizin en oturaklı kuruluşundan söz ediyorum.
Piyasada –Uzanları pas geçtik- ne aydın kaldı, ne aydın doğanlar!
Bilginlerin dinçi bile neredeyse toprak oldu!
Yukarıda Allah, adam ümitler dahil herkesi hizaya soktu.

Bürokrasi, medya, sendika, STK, iş adamı, muhalefet, adalet,
sanat, roman, dansöz, şenses, gergin ajda, pamuk orhan, balık ayhan...
Alayı birden tarumar, biat ettiler hünkâra!
Sadece üç-beş namuslu ses kaldı, onların da sesi ne kadar duyulursa!

Evet, işin özeti sorunun cevabı maalesef bu…
Ayrıca adam saklamıyor, kutsal îcraatlarında vuruyor aydınlığa…
Kimsenin gözünün yaşına bakmıyor…

Ve diyor ki; “yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır”…
Üstelik “İleri demokrasi”nin nimetleridir…
Görün bak, başınıza daha neler gelecek…
Bana %50 yetmez %60 gerek!

Yoksa işler gemi azıya alıp bu derece zıvanadan çıkar mıydı?
Posta koymadığı kimse kalmadı…

Başta İsrail, peşinden Kıbrıs, Suriye çantada keklik…
ABD ağam, Putin paşam, Mollalar kankam, Hamas-Hizbullah akrabam…

İçte derseniz, ortalık gerçek anlamda süt liman…
Halkımız keyiften dört köşe…
Yola çıktı yeni anayasa…

Kriz, borç, carî açık kıç açık, dolar fırlamış kimsenin umurunda değil…
Varsa yoksa sultanın mutlak egemenliği!

Dolayısıyla, alan satan korkan razı…
Ülkeyi yöneten dünden razı…
Daha dün anası öldü –Başı sağ olsun-

Hürriyet’te sayfalardan taşan ilânları…
Cenaze törenine katılan yığınları…
Taziye için kuyruğa giren zevatı…

Gördünüz mü sayın Çevikçe?
İşte sorunuzun cevabı…

Sahi, biz niye korkuyoruz...
Kaybedecek neyimiz var ki?..

.

10 Ekim 2011

Aşiyan'dan Tankut Hoca'ya...



Rumelihisar’ı tepelerinden süzüldüm yokuş aşağı.
Yaş kemâle erince iyi geliyor yürümek…
Bir de gezilen mekân Boğaz’sa.

İnanın Tayyip’le yatıp kalkmaktan öyle bir yorulmuşum ki...
Artık okuma, yazmama kararı aldım, ne hâli varsa görsün…
Dokuz yılda yaptı yapacağını…
İnsanda ne sanat sevgisi bıraktı ne doğa ne de iştah!

Aklı fikri savaşta, Arap’ta…
Suudî kral Apo’da göndermez mi anasının tabutuna…
Üzerinde Fetih suresi yazılı Kâbe markalı kaplama!
Tanrım sen bari barışı koru…
Meydanı savaş çığırtkanlarına bırakma! AMÎN!..

Evet, bayır aşağı sallanmak çok keyifli, eşlik ediyor gönüllere tarihî duvarlar.
Bizans’ı gözüne kestiren II.Mehmed çaktırmadan yaptırmış kaleyi…
Demiş ki Tekfur’a; “Takma kafanı gecekonduma, benim asıl derdim korsanlar(!)”

Sonrası malûm, Cenevizlilerin desteğiyle çökmüş Konstantinapolis’in tepesine!

Her neyse, konumuz ne Tayyip ne Fatih…
Yarenlik edelim dedik sanat üzerine, geldik büyük ûstâd Tevfik Fikret’in Aşiyan'ına…
Orhan Veli karşılıyor şirin bir parkta, yol kenarında…

“İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Önce hafiften bir rüzgâr esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar, ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda…” diyerek fısıldıyor kulaklarımıza.

Edebiyattan tanıdığımız toprakla bütünleşmiş düşünsel akrabalarımıza “Merhaba” deyip…

“Gün olur alır başımı giderim
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda
Şu ada senin şu ada benim
Yelkovan kuşlarının peşi sıra…”

Bir garip O.Veli’nin dizeleri eşliğinde devam ediyorum yolculuğuma…
Bebek’i pas geçip soluklanıyorum Arnavutköy iskele meydanında.

O da ne?

Bu yaşıma geldim, böylesi güzel bir heykel görmedim!
Heykel ne kelime, sanırsınız karşınızda Kuvayı Millîye destanı…
Tunçtan heykel olmuş Tankut Öktem ustanın ellerinde.

Büyük ustanın kızı Oylum geldi aklıma…
“Heykeltıraş Babam” kitabı, lûtfedip imzalayıp göndermişti…
İçimde sımsıcak bir duygu, gözlerim nemli…
Saatlerce oturdum heykelin yanı başında.

Eve döndüğümde yorgundum, aldım kitabı elime…
Arka kapağında sevgili Türkan SAYLAN…
Sağlığında sesleniyordu yaşayan dostu Heykeltıraşa;


“Tankut ÖKTEM Hoca dünyada ve Türkiye’deki en iyi Atatürk heykeli yapan yontucudur…
Benim gönlüm istiyordu ki Türkiye’nin dört bir yanındaki o çirkin, korkunç, orantısız Atatürk heykelleri çıksın, yerine Tankut Hoca’nın Atatürk heykelleri gelsin.”




Tankut Hoca’yı dört, Türkan Hoca’yı yitireli iki yıl oldu…

Ya M.Kemal’i?..

Kaç yıl oldu dersiniz?

.


4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...