13 Mayıs 2025
MOZART
11 Mart 2025
YEŞİLIRMAK
Güneş sıcaklığını iyiden iyiye hissettirmeye başladı.
Amasya’da çağlalar, erikler çiçeğe durmuştur.
Ya Yeşilırmak, karların erimesiyle birlikte sakin
suları coşmaya başlamış mıdır?
Yoksa gözyaşlarını içine dökerek sessiz yolculuğuna
devam etmekte midir?
Çünkü modern dünyanın(!) tahribatından en çok O
etkilenip nasibini aldı.
Önce suları azaldı, sonra yol arkadaşları salkım söğütler
terk etti…
Bir de adını aldığı yeşil rengi kalmadı, mutasyona uğrayıp griyle arkadaşlık etmeye başladı.
Ya balıkları?
Çamur deryasında nesli tükendi, kaytan bıyıklı Ilganus
dinozorlar kategorisine terfi etti.
Canım benim, Amasyalı her çocuğun yüzme hocası…
Yeter ki evdeki otoritenin çemberini kır, kıçında
kara donunla yeşil sularına körpe bedenini bırak.
Nasıl olsa, bir iki aya kalmaz kulaç atmayı öğrenirsin.
Tabii ustalıkla, çünkü dalgalara karşı durmayı çocuk
yaşta öğrenmeye başlamışsındır.
Bu da gelecek hayatında özgüvenli, özgür düşünceli olmanın kıymetli referansıdır.
Bu nedenle Amasya deyince ilk aklıma gelen Yeşilırmak’tır.
Vadinin can suyu, geçtiği coğrafyada tarihin
başlangıcıdır.
Ayrıca durduk yere mi krallar mezarlarını yalçın kayalara yaptırdılar?
Manzara eşsiz, bağlar bahçeler sonsuz…
Tam orta yerinden geçen Yeşilırmak, akarsuların en güzeli, yeşil gözlüm benim.
Ne de olsa ben de bu toprakların çocuğuyum,
İlâankaya mevkiinden aldığım yüzme diplomam
hâlâ evimin duvarında asılı, şeref belgemdir!
Evet, yine bahar geldi.
Memleket hasretim depreşti.
Oysa ayrılalı yarım yüzyılı geçti.
Ama İstanbul ile evlendim.
İlk coğrafi aşkım, sevgililerimin anavatanı…
Bu nedenle bolca nikah masasına oturdum…
Hepsi İstanbul doğumluydu.
Fakat üç çeyrek asırlık ömrüme rağmen Amasya
her daim aklımda, gönül bahçemin başköşesinde
Demek ki memleket aşkını Yeşilırmak sağlam
kodlamış bedenime.
Zaten o aşk da beni çocukluğuma, gençliğime bağlıyor.
Bu arada en son sekiz yıl önce Amasya’yı ziyaret ettim.
Seksenli yıllarda doğduğum evin, sokağımın mahallemin (Gümüşlü) barbarca yok edildiğini biliyordum…
Geriye de ne kaldı derseniz?
İki tek attığım Kulüp de yok, sizlere ömür…
Yeşilırmak’ın hâli de malûm…
En iyisi İstanbul’da kalmak…
Ve Ekrem İmamoğlu’nu Eyüp Sultan Camii’nden
“ya tutarsa” temennisiyle ülkenin yarınlarına uğurlamak.
Biliyorum ki zurnada peşrev olmaz!
Macit CÜNÜNOĞLU
20 Şubat 2025
YAPAY DÜNYADAN...
“Amasya’nın dört mevsimi güzeldir” derler ya,
bence yaz aylarını hariç tutmak lâzım.
Çünkü Temmuz-Ağustos sıcağı dağlar arasında
hiç çekilmez.
Elbette çocukken farkında değildik, ne de olsa
serinlemek için cehennem ateşinden kurtaracak Yeşilırmak vardı.
Ya şimdi?
Öylesine suyu azalmış ki, akıp akmadığı bile belli değil.
Hatta kent içinde ırmağın debisi kontrol edilmese kayıklar karaya vurur, saltanat da hoş bir seda olarak masalları süsler!
Ama İlkbahar ile Kış mevsimi öyle mi?
Ayrıcalıklı ve özelliklidir.
Öncelikle bahar ayları benim için (çocuk aklımla)
çağla ve erik ağaçlarının çiçek açması demektir…
Ve müthiş heyecanı da peşinden sürükler.
Tabii başkalarının bağ ve bahçelerinden yapılan
masumane hırsızlıklar olağanüstü maceranın
başlangıcıdır.
Ayrıca sokakta büyüyen çocuklar için bu tür
hırsızlıklar kahramanlık hikâyelerinin yapı taşlarını
oluşturur.
Böylelikle geçmişe ait müktesebata şimdiden
sahip olursunuz.
Az şey mi?
Zengin çocukları ise harçlıklarını biriktirirler,
yoksul çocukları da haylazlıklarının envanterine
katkı yaparlar.
Elbette geleceği ilişkin onlarca hikâyeniz olur.
Ama zamane çocuklara aktarılacak türden değil.
Ayrıca paylaşamazsınız da, çünkü kötü örnek olursunuz.
Düşünsenize; komşunun bahçesinden çaldığınız
erikleri torununuza ballandıra ballandıra anlatıyorsunuz…
Töbe de, daha neler?
Sabi sizin hakkınızda ne düşünür?
Utanç vesilesi, ayrıca hem günah hem de suç.
Neyse, Kış mevsimi ise başlı başına güzelliktir.
Doğanın bembeyaz olmasının yanı sıra sokaklar,
caddeler, mahalleler karla kaplanmıştır.
Evlerin çatılarından sarkan buzullar ise
soğuğun ayazın göstergesidir.
Bu arada kızağı olan çocuklar şanslıdır.
Mahalle aralarında oluşan buz pistleri kaymak için
iyi birer zemindir.
Sabah başlayan kayak mesaisi akşamın geç saatlerinde kadar sürer.
Duyulan heyecan, hissedilen zevk eşsizdir.
Ve bir devrin çocukları bu duyguları yaşayarak yetişmiştir.
Günümüzde “alaylı” diye tarif edilen persona ile de tüm kategorilerden başarı ile mezun olmuştur.
Tabii özgürlük, özgüven bonuslarıyla beraber.
Günümüz ise adı üzerinde YAPAY, üstelik ZEKA’sı da var.
Oysa daha yeni yeni bilgisayarımda yazı üretmek için WORD programını öğrenmeye çalışıyordum,
bir de “Yapay Zeka” çıktı.
Bu arada geçenlerde büyük torunum dedi ki,
“Dede yapay zekayı ben sana öğretirim.”
Adı da “DeepSeek”miş, üstelik bedavaymış!
Cevabım “hele dur” oldu…
“Önce Amasya’ya gideyim, mevsim Kış…
Pirler yokuşu buz tutmuştur…
Kızak kayan bir iki velet bulursam onlara takılırım…
Biraz kayar sonra İstanbul’a dönerim.
Sonra da başlarız yapay zeka dersimize.” Dedim…
Ve yapay dünyada hayâller kurmaya devam ettim.
Macit CÜNÜNOĞLU
27 Aralık 2024
AMASYA ÜZERİNE
Yirminci yüzyıl on dokuzuncu yüzyılın değerlerini nasıl tükettiyse, iktidarlar ile yerel yönetimler de siyasetin üstün çabaları(!) ve rantın vahşi cazibesi uğruna Amasya’nın tarihsel dokusunu yerle bir etti.
Gerekçeleri çok basitti: Hızlı göçler sonucu artan nüfus artışı, dolayısıyla da imara açılan kadim mahalleler.
Ve ortaya çıkan çirkin manzara.
Tabii bu saatten sonra yazıp çizmenin, eleştirmenin kimseye bir faydası olmayacak, ayrıca geriye dönüşün de mümkün olmadığını bilerek yine de duygu ve düşüncelerimi tarihe not düşmek adına yazıyorum.
Şöyle ki başta doğup büyüdüğüm mahallem Gümüşlü olmak üzere Yakutiye, Mahmet Paşa ile Prinççi yok artık.
Yalnızca geçmişin ruhunu taşıyan Hatuniye ile bir kuple Sofular nostaljik değerini koruyan lokasyonlar olarak varlığını sürdürüyor.
Kafi mi?
Ne yapacaksınız: İçimiz yana yana “Yetmez ama EVET” deyip zaman tünelinde ilerliyoruz.
Yine de elde kalan bakiye fena değil.
Beş on cami ile türbeler, medreseler, mahalleler derken 8500 yıllık müstesna şehir hâlâ mücevher özelliğini koruyor.
Yani Yeşilırmak vadisi yine bölgenin çekim merkezi,
kalesiyle, kaya mezarlarıyla Amasya turizmin göz bebeği illerin başında geliyor.
Lâkin vizyoner bakış açısına ihtiyaç var.
Kentin asırlık parkını işgal edip Hilton’a peşkeş çekmek akıl kârı işler değil.
Ayrıca kente bir fayda da sağlamaz.
Çünkü çağımızın turizm anlayışına göre tarih yeşille buluştuğu zaman bir anlam taşıyor.
Bir de şehrin tam orta yerine (Selağzı) TELEKOM binası
dikmek marifet değil, olsa olsa görgüsüzlüktür.
Tabii tüm bu ve buna benzer mimari dokuda estetik kaygılar aramak kösenin sakalının çıkmasını beklemektir.
Çünkü çevrecilerin, mimarların sözünün geçtiği Kent Konseyi yok.
Gelecek sadece rantçı düşüncenin arzuları doğrultusunda plânlanıyor.
Bu da güzelim kentin yaşam alanlarını daralttığı gibi,
gelecek nesillere miras olarak betonla donanmış koskoca bir köy bırakılmasının yolunu açacaktır.
Evet, gerçek kentlilerin, Amasyalılık ruhunu içselleştirmiş dostlarımızın durumdan ne kadar üzüntü aldıklarını hissedebiliyorum.
Ancak sesleri pek çıkmıyor, çıksa da duyulmuyor.
Daha doğrusu rantçı müteahhitlerin, bezirgan siyasetçilerin gölgesinde kalıyor.
Ve ülkemiz gibi “Büyüklere masallar” teranesiyle ömrümüz geçip gidiyor.
Son söz olarak da genç başkan Turgay beye sesleneceğim.
Çorba dağıtmakla bir yere varamazsın sayın başkan.
Eğer kalıcı olarak hizmet etmek istiyorsan İstasyon’dan Hacılar Meydanı’ından Ayvasıl’a Tatarlar’a kadar tramvay yolunu döşe, bak o zaman itibara…
Adınız anında efsane Başkan’a çıkıp “Asfalt Naci”yi de sollarsınız ve Tramvay Sevindik diye anılıp tarihe geçersiniz.
Okey mi genç arkadaşım, lütfen önerimi kulak arkası etme.
Seni seviyoruz, kalbi muhabbetle de gözlerinden öperim.
Macit CÜNÜNOĞLU
18 Aralık 2024
DOSTLUK ve TATİ
Uzun zamandır seyahate çıkamadım.
Zaten asgari ücret seviyesindeki emekli maaşım da
gezmeme imkân vermiyordu.
Kader utansın diyelim yolculuğa başlayalım.
Değerli ve kadim dostum Bahattin Baha Tekman’dan
davet aldım…
Tabii balıklama atladım, ver elini Antalya.
Atmış yıllık dostum aslen Turhallı, Tokat Öğretmen Okulu’nda
başlayan kardeşliğimiz uzun yıllardır devam ediyor..
Öğretmen emeklisi hocam Antalya’ya yetmişli yıllarda
yerleşmişti ve onca sürgüne rağmen bu kenti terk etmedi.
Başarılı işletmecilik de yapıp hayata üst seviyede tutundu.
Eh, hâl vakit iyi olunca beş yıldızlı konfora eşit ağırlanma
fırsatı bulduk.
Sağ olsunlar, var olsunlar; karı koca bizi dört dörtlük
misafir ettiler.
Şimdi gelelim dostluğun kıymetine:
Dost, uzakta olsa bile yakınımızda hissedebildiğimiz,
en soğuk günde dahi ruhumuza verdiği sıcaklıkla ısınabildiğimizdir.
Karanlıklarımızı, kara bulutlarımızı dağıtan, benliğimizi aydınlatan dostumuzun değerini bilmeli, gerçeğini sahtesinden ayırabilmeliyiz.
Dost, yanında yüksek sesle düşünebildiğimizdir. (Emerson)
Ondan ayrılınca üzülürüz; çünkü “ayrılık gerçek dostlar için mihenk taşıdır
(La Cordaire).
Dostuna özveri göster, bencillik etme.
“Bencillik dostluğun zehiridir ( Balzac).
Kendimize verdiğimiz en güzel hediye olan dostluk (Stevenson) güvensizliğin başladığı yerde biter (Epikür).
Gerçek dostluk karşılıklı güvenle sağlamlaşır.
Bakma sen “güvenme dostuna, saman doldurur postuna” diyenlere.
Sahte dostlar için söylenmiştir bu söz.
Evet, Antalya ülkemizin müstesna kentlerinden biri.
2004-2009 yılları arası beş yıl yaşamıştım.
Dört ayı aşırı sıcak geçen süreyi hesaba katmazsanız
cennetten bir köşe.
Tabii nüfus üç milyona dayanmış, göç alan illerin başında geliyor.
Lakin âdeta Ukraynalı ve Rusların işgaline uğramış gibi
görünüyor.
Çarşı pazarda fiyatlar artmış, konut kiraları İstanbul ile
yarışır hale gelmiş.
Bu arada satın almak için gözüme bir ev kestirdim, (şaka şaka)…
Müteahhit firma ile görüştüm, 130 metre kare daireye
1 milyon 800 bin Euro fiyat çekti.
Gerisini siz düşünün.
Yine de deniziyle, tarihi dokusuyla yaşanılası bir yer.
Fakat dikkatimi çeken en önemli husus çarpık yapılaşma.
Parti ayırımı yapmaksızın tüm belediye başkanları
şehri yüksek katlı binalarla betona teslim etmişler.
Örneğin Antalya’nın gözbebeği, vitrini Karaoğlan parkı
bakımsızlıktan, ilgisizlikten çöplüğe dönüşmüş;
gezi yolları kırık dökük parkelerle çirkinlik manzarası sergiliyor.
Çok merak ediyorum, iki dönem üst üste seçilen
Böcek efendi çevreciler tarafından hiç uyarılmıyor mu?
Neyse, on günlük tatilin sonucun da anavatan İstanbul’a
döndük, elbette Tekman ailesinin misafirperverliğini
yad ederek…
İyi ki varlar.
Macit CÜNÜNOĞLU
27 Ekim 2024
MEMLEKET HİKÂYELERİ
Bugün Pazar, Ekim’in sonu gelmesine rağmen
hava güneşli.
Penceremden sararan yaprakların dökülüşünü izliyorum.
Dışarıda âdeta renk cümbüşü, çamlar yemyeşil,
sarmaşıklar kızılın tonları, yine de sarının egemen olduğu
pastoral manzara.
Mevsimsel olsa gerek, hazan ayları derin düşünceleri de
beraberinde getiriyor.
Bilgisayarımda davudi sesiyle Orson Welles amca sesleniyor:
“I know what it is to be young” ve devam ediyor:
“Ben genç olmak ne demek biliyorum
Ama sen, sen bilmiyorsun ne demektir yaşlı olmak
Bir gün, senin de ağzından dökülecek bunlar
Zaman uçar da gider, ve hikaye anlatılır…”
Üç çeyrek asırlık ömrümle geçmişe uzanıyorum.
Çocukluk, gençlik yıllarıma sık sık yolculuk yapıyorum.
Yaşadığım sahneler aklıma geldikçe kâh heyecanlanıyorum,
kâh hüzünleniyorum.
Ama müthiş bir duygu birikimi içinde olduğumu hissediyorum.
Evet, onca eksikliğine rağmen sıkça doğduğum
toprakları özlüyorum.
Öncelikle mahallemi, sokağımı.
Oysa geriye sadece camimiz ve mütevazı şadırvanı kalmış.
Varsın olsun, yine de Yeşilırmak akıyor, kale yerinde.
İçerişehir geçmişin ruhunu günümüze taşıyor.
Sofular da O’na eşlik ediyor.
Gidenlere rahmet okuyup kalan sağları bağrıma basıyorum.
Dalından misket koparamasam da yarım kilo alıp
İmaret’in bahçesine oturuyorum.
Belki tanıdık üç beş dost bulurum diye.
Heyhat, sorduklarımın ezici çoğunluğu göçler sonucu
merkeze yerleşmiş vatandaşlar.
Hiç birisi kütüphanenin sıralarında oturup “Bin bir gece masallarını” okumamışlar, hatta Şehrazat’ın adını dahi duymamışlar.
Hele hele de İbrahim hafızın dillere destan tokatını yiyen de yok!
Hâlbuki Amasyalı olmanın kriterleri var.
Öncelikle ırmakta yüzmeyi öğreneceksiniz,
tabii balık tutmayı da.
Sonra dağları keşfedeceksiniz, mümkünse Cilanbolu’ya inip
dibindeki kuyudan kana kana su içeceksiniz.
Ziyere, Yenice evinizin bahçesi, havuzları en keyifli
eğlence merkeziniz olacak.
Atıf’ın meyhanesinde bir- iki maşrapa şarap içmişliğiniz hatıralarınız arasında yer alacak.
Hazır fayton durağına gelmişken Tımarhane’nin avlusuna
kurulan ipek böceği pazarından beş-on tane koza çalacaksınız ki,
dut yapraklarıyla evde üretime geçip evrim teorisine gözlemleyerek şahit olacaksınız.
Bu arada çocuklarınıza, torunlarınıza bırakmak için
can arkadaşlarınızla Çakallar’da fotoğraf çektireceksiniz.
Fonda eşsiz Yeşilırmak vadisi, camilerin minareleri muhakkak gözükecek.
Pirlerde semaver eşliğinde bakla dolması, Ahmet-Hakkı ustaların çöreği afiyetle yenilecek.
Ve daha yüzlerce anı ve enstantane.
Her biri kıymetli her biri hafızamda taze.
Benimkisi hayâllerimle geçmişe yolculuk…
Kulağımda Orson Welles’in sesi…
Dizimin dibinde iki evlat, dört torun…
Yüreğim kabarıyor, gözlerim nemli…
Sessizce mırıldanıyorum:
“I know what it is to be young”
Ve yaşanmış hikâyelerim arasında kayboluyorum.
Macit CÜNÜNOĞLU
13 Eylül 2024
NARİNCE
Ben geldim.
Ayakkabılarım da elimde.
Artık sonsuza kadar birlikteyiz.
İstop, sek sek oynar mıyız?
Ne de olsa sekiz yaşındayım.
Artık Ayşelerin değil, meleklerin yoldaşıyım.
Kursta da öyle söylediler.
“Allah’tan kork, müminden korkma” dediler.
Oysa hiç de öyle değilmiş.
Canavar ruhlu bir insan çöktü tepeme.
Hem de evimizin bahçesinde.
Önce boğdu, sonra çuvala koydu…
Ve cansız bedenimi dereye attı.
Bitti artık her şey, umutlarım hayallerim sökülüp alındı…
Yaşım henüz sekiz…
İnanmayacaksınız ama tabutuma gelinlik de serpiştiler.
Halbuki aklım okulumdaydı, arkadaşlarımdaydı…
İp atlayacaktık onlarla…
Ama ipi boğazıma doladılar ve sıktılar…
Ta ki son nefesimi verene kadar.
Nasıl bir dünyada yaşamışım, hâlâ anlamış değilim.
Ne doya doya saklambaç oynayabildim,
Ne de şeker yiyebildim.
Büyüklerin dünyasında kaybolup gittim.
Daha doğrusu saklandım…
1, 2, 3, 4, …..10…
Sağım solum sobe, saklanmayan ebe!
Ayakkabılarım elimde sekiz yaşındayım.
N’olur kimselere saklandığım yeri söylemeyin.
Oldu mu abilerim, ablalarım, teyzelerim, amcalarım?
Şimdi cennetin kapısındayım.
Macit CÜNÜNOĞLU
06 Eylül 2024
KIRIK VAZOLAR
Benim çocukluğumda Amasya’da çiçekçi yoktu.
Belki evlerde vazo da bulunmuyordu.
Ancak kentin eski dokusunu hatırlayınca çoğu
evin büyük veya küçük bahçesi vardı.
Güller, yaseminler, gülbaharlar dikildiğini biliyorum.
Hatta çok zevkli süs havuzları da vardı.
Nihayetinde Amasya köy veya kasaba değildi.
Osmanlının önemsediği birkaç yerleşim merkezinden biriydi.
Ayrıca önemli sayıda şehzadenin buraya gönderilmesi de tesadüf değildi.
Mesela en önemli padişahların başında gelen Fatih’in şehzadelik döneminde
kentte valilik yapması dikkat çekiciydi.
Ayrıca Yavuz’un burada doğması da tarihin cilvelerinden biriydi.
Ki Alevi toplumuna uyguladığı soykırımla kan kusturmuştu!
Neyse, bu mevzular tarihin konusu.
Ben de tarihçi olmadığıma göre yaşadığım devirlerin
dışına çıkmamalıyım.
Yoksa baltayı taşa vururum ki, işte o zaman ayıkla
pirincin taşını!
Dost var düşman var, hepsinden önemlisi de molla valimiz var.
Uluorta söylediklerim kulağına giderse, al başına belayı…
Valla bu gibileri iyi tanırım, kendisi gibi düşünmeyen
birisine kafayı taktı mı dünyayı zindan eder.
Tecrübeyle sabittir, hatta bir adım ileri gideyim,
kente girişimi bile yasaklayabilir.
Çünkü elinde güçlü argümanlar var.
Başta şehrin manevi atmosferini bozacağımı ileri sürebilir(!)…
Ki haklı da çıkar.
Şöyle ki hükümet konağının tam önünde, ayaklarımı
uzatmışım ırmağa, elimde şarap şişesi, yanında tuzlu leblebi…
Of ulan offf!
Keyfe bak, tabii bütün bunlar idam fermanımın delili…
Öyleyse tekbir eşliğinde vurun zındığa, katli vaciptir!
Gördünüz mü trajik senaryoyu?
Siz istediğiniz kadar inanmayın, Ali Kaya’nın işyerinin
başına gelenler de bu sebepten.
Baksanıza Giresun valisine; bizim valiyle beyinsel akraba….
Ferman buyurmuş ki, “açık havada alkol içmek yassak!”
Buyrun burdan yakın, ayrıca karar piknikçileri de kapsıyor.
Ölür müsün öldürür müsün, yoksa ülkeyi terk edip
Sedat Peker gibi Birleşik Arap Emirlikleri’ne mi iltica edersin…
Anlıyorum ki adamlar laiklik maddesini Anayasa’dan
kaldırmaya kararlılar, akabinde seküler hayatın şeriat
hükümleri gereğince yeniden dizaynı geliyor…
Vay yavrum vay, ne günlere kaldık?
Cevabı dilimin ucuna geliyor da yazıp yazmamakta
tereddüt ediyorum…
Neyse canım, atın ölümü arpadan olsun.
Medeni cesaretim, mangal gibi yüreğim var…
Ayrıca kim korkar Yalova kaymakamından..?..
Öyleyse yazayım: Bu rejimin adı Ortaçağ karanlığı,
derebeylik düzenidir.
O nedenledir ki eski Amasya’yı, Selim Salim amcaları,
Çağlayan’ı, Kristal’i, Cahit abinin Çiçek lokantasını
özlüyorum çiçek bahçelerini özlediğim kadar…
Ancak her geldiğimde diri diri gömülmek pahasına
Mahzen’e çöküyorum…
Hayalimde Şehir Kulübü’nün balkonu, Ali Kaya’nın terası…
Ama ellerimde güller, koyacak vazo arıyorum…
Yüreğimle beraber sulayacağım renkli vazolar…
Ancak hepsi çoktan kırılmış, yaralı gönüllerimiz gibi…
Haksız mıyım değerli dostlar?
Macit CÜNÜNOĞLU
03 Eylül 2024
EYLÜL’DE GEL
02 Eylül 2024
.
AKŞAMIN İÇİNDEN
Hafta yeni başladı
Daha merhaba demeden akşam oldu.
Demek ki zamanı durdurmanın imkânı yok
Aç kapa gözünü, 24 saat geride kaldı.
Oysa güne ne hayâllerle başlamıştım
Sabah yürüyüş yapıp, Özgürlük parkında
çiçek toplayacaktım.
Öğleden sonra da sevgilime mektup yazacaktım.
Sakın şaşırmayın, ben eski adamım…
Bazı konularda muhafazakâr sayılırım.
Kapıdan sağ ayağımla çıkar, yerde ekmek bulsam
öpüp başıma koyarım.
Büyüklerimin karşısında ayak ayak üstüne atmam,
asla “sizsiz” konuşmam.
Ve daha neler neler
Tuhaf hasletler işte.
Belki de geçmişle kurduğum güçlü bağlar.
Ama bana ait tüm bu alışkanlıklarımı
torunlarıma öğretmem…
Bakarsınız tersini yaparlar, o vakit kahrolurum.
Yine de eski olmak kıymetlidir.
Antika sınıfına dahil olmak anlamında değil canım…
Bu yaşta ne işim var Bit pazarında…
Üzerime nur yağmasını da istemem…
Ama kıdemli gönül dünyamın arzularına da hayır diyemem.
Günde bir paket sigara ile bir 35’lik ölçümdür.
Ne eksik ne fazla, ifrazata kaçmam.
Yani masaya oturduğu gibi kalkmasını bilenlerdenim.
Fakat o ortamın muhabbeti yok mu…
İşte onun hastasıyım.
Üstelik memleket kurtarmayı bırakalı
asırlar geçmesine rağmen.
Varsın olsun, sevdalı bir çift göz uğruna
can veririm.
Bilmem anlatabildim mi?
İşte ben buyum, bir kuple aşk, bir kuple mazot…
Dağlara tırmanırım gelincik toplamak için…
Kitaplarımın arasında kurutup sevgilime göndermek için…
Tabii solgun bir fotoğraf eşliğinde.
Macit CÜNÜNOĞLU
HAZİN OLİMPİYAT
01 Eylül 2024
GÖNÜL PENCEREMDEN
Yeni bir hafta, yeni umutlar.
Sonbaharla Amasya tekrar buluşmuştur.
Irmak boyunca sıralanmış yaşlı çınarların yaprakları
yeşilden sarıya doğru koşmaya başlamış mıdır?
Ne dersiniz?
Geçenlerde Gülhane parkındaydım…
Tam da Nazım’ın yaslandığı ceviz ağacının dibindeyim.
Az ötede Sarayburnu, İstanbul’a ilk geldiğim 68 yılında
masmavi sularında kulaç attığım Boğaz yine davetkâr,
ama yorgun ve yaşlı bedenim sadece el sallamakla yetiniyor.
Evet, zaman su gibi akıp gidiyor.
Ancak ne İstanbul aşkım ne de Amasya hasretim bitiyor.
Yani yardan da serden de vazgeçemiyorum.
Oysa çağımızda mesafeler kısaldı.
Havayolu ile memleketim bir saatlik mesafede.
Gel gör ki “beni bırakma” diye İstanbul paçamdan asılıyor.
Hayret bi şey!
Yarım yüzyıldan fazla bu kentteyim…
Toyluk dönemimde ufaktan ufaktan flört etmeye başladık…
Sevdamız giderek derinleşmeye başladı…
Ve nihayetinde de 75 yaşıma geldim...
Meğersem farkında olmadan Ferhat ile Şirin’e dönüşmüşüz.
Şimdi de büyük aşkımız tekrar depreşmez mi?
Artık biz ayrılamayız şarkısını terennüm ederek daha fazla
iştahla sarılıyoruz birbirimize.
Ayrıca aşkın yaşı olur mu?
Binlerce yıllık şirin İstanbul’um benim gibi çıtır
delikanlıyı(!) bulmuş,
bu saatten sonra da bırakmak ister mi?
Fakat ya çocukluğum, ya gençliğim n’olacak?
O da doğduğum topraklara ait, yok mu sayacağım?
Hadi canım sende!
Hayatın gerçekleri var, aşk da bir yere kadar.
Ayrıca Amasya gönlümde yüzde 75’lik yer tutar.
Geriye kalanı da Dersaadet’e teslim edilmiştir.
Hâl böyle olunca memleket hasreti içimde alev alev.
Ancak varsam Yeşilırmak vadisine, sığınsam dağlar arasına.
Ne sokaklarım ne mahallem kalmış orta yerde.
Emrullah ustayla özdeşleşmiş parkım bile yok artık yerinde.
Geriye de hatırlarla dolu koskoca mazi kalmış, bir de
gençlik aşkları…
Sararmış mektup yaprakları gibi gönüller sonbahar…
Yine de bilincim direniyor, bedenim ayak uydurmasa da…
Kale’ye tırmanmak istiyorum.
Ve avazım yettiği kadar haykırmak istiyorum:
“Ey Amasya, terk ettiğim Amasya nerdesin?
Biliyorum 8500 yıllık tarihin var, fakat saygın bir kent iken
dönmüşsün köye. İki duble içecek dost da kalmamış,
hele sanat konuşacak hemşeriyi mumla ara ki bulasın.
Kusura bakma ama bu gidişle seni uzaktan sevmeye
devam edeceğim.”
Ayrıca senin olsun Hilton otelin, bana Şehir Kulübü’nün balkonu
yeter diyeceğim de, O da sizleri ömür.
Adamların kurutmadıkları yer kalmadı, 44 yıldır gelen giden
vuruyor canım memleketime…
Âdeta Vandal soyundan gelmeler, ne tarihe saygıları var,
ne de insanlığa.
Derebeyi gibi ülkeyi, kentleri yönetiyorlar…
En son temsilcilerinden biri de Amasya’da, son kaleleri
yıkmak için elinden geleni ardına koymuyor.
Buldular kuzu gibi bir ahali, tepesine tepesine vuruyor!
Diyeceksiniz ki, “Belediye başkanı nerde?”
O mevzu da ayrı bir mesele, ayrı bir yazı konusu.
Söz, yeri ve zamanı geldi mi O’na da döşeniriz bir bir,
tumturaklı kallavi türünden.
Şimdilik dokunmuyorsak balayı sürecinde, daha bir yılını doldurmadı…
Yağmur dualarından arta kalan zamanında nasıl olsa kucağımıza düşer.
İşte o zaman gereği yapılır…
Di mi ama değerli canlar!
Macit CÜNÜNOĞLU
.
YAŞAMAK
Marifet yaşamakta
Keramet ne tohumda
Ne toprakta
Ne başakta
Sol memenin altındaki cevahir var ya
mühim olan onu karartmamak
İşte o zaman bambaşka bir dünya serilir
gözlerinin önüne
Yürü git dostum korkusuzca
Nasıl olsa hayat seni sarıp sarmalar.
Macit CÜNÜNOĞLU
4-G’NİN GENÇLERİ
1965… Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...
-
Mehmet Ali'yi de yitirdik. Yiğit dostum benim. Önce Yüksel, şimdi de O. İnşaat Yüksek Teknikeri ve sendikacıydı. Fakat ömrünü işçi s...
-
Şeref Gülsün Büyük sanatçılar vardır, çevreleri dışında tanınmazlar. Emekçilerdir, vitrin malzemesi olmazlar. N...
-
Üç Silahşör ve bir Melek Çok uzaklardan Evrim'in sesi geliyor. Uğur ile Mehmet Ali'nin kızı. Kanada'da yaşıyor. Ve kanlı 12 ...