05 Haziran 2014

Su, Nehir ve Anne...



Timuçin Alpay-Tsahilti SU akar Nehir olur....Bütün nehirler DENİZE akar....Dolayısı ile bir de DENİZ beklenilmektedir. :)))


  • Macit Cününoğlu .
    Vay Tayyipçi Hoca vay!

  • Sarı Bozkır Maşallah su hanım abla olmuş her lkislne güzel aileslne mutlu yaşamlar

  • Rıza Ezgin ''Nehir'' büyüdükçe özgürlük ve barış ' ı da birlikte yaşasın,yaşatsın.

  • Nurullah Toptaş gözünüz aydın olsun,bahtı açık kısmeti bol olsun ve sağliıklı olsun

  • Saadet Altınörs sağlıklı mutlu yaşasın gözünüz aydın olsun selamlar

  • Jelda Tsahilti Alpay Gözünüz aydın olsun. Sağlıklı ve mutlu bir dünyada yaşamasını dilerim.

  • TC Çiğdem Çehreli Sağun Gözünüz aydın olsun Macit abi

  • Vedat Özmen allah analı babalı ve dedeli büyütsün. dedeliğin artık tescillendi/ anladığım kadarı ile adı NEHİR, daha güzel bir dünyada yaşamalarını diliyorum.

  • TC Lemanser Sükan HOŞ GELDİN BEBEK. İNŞALAH ÖZGÜR, LAİK VE DEMOKRATİK BİR TÜRKİYE'DE YAŞAMA OLANAĞI BULURSUN.DEDE OLMAK ÇOK GÜZEL.

  • TC Yurdagül Erdoğan Yemenoğlu allah güzel ahlak ,sağlık,başarı mutlu huzurlu bir yaşam bahşetsin.Aydınlık günler dilerim.Gözünüz aydın olsun.

  • T.c. Gülcan Eracar Erözden gözünüz aydın güle güle büyütün katmerli büyükbaba ne mutlu sana sevgiler.

  • Çağdaş Tekman Hoş gelmiş Nehir bebek bahtı açık ömrü uzun olsun

  • Aybars Güner Macitcim 2 numara galiba.Hayırlı uğurlu olsun gözleriniz aydın,sağlıklar diliyorum

  • Fevzi- Güler Düzen Arkadasim hayirli ugurlu olsun allah anali babali buyutsun

  • Mahmut Öner Analı babal büyüsün.Bahtı açık olsun.

  • Mustafa Soydemir Su'lar nehirler,çoğalsın;çağlayanlara dönüşsünler abi.Okyanuslara nasıl olsa ulaşırlar.Gözünüz aydın. Gelecekleri hep aydınlık olsun.

  • TC Annecim Ozturk Gözleriniz Aydın Olsun! Sağlıklı bir ömür, huzur dolu bir dünya diiyorum bu güzel Yavruya... !

  • Günay Diren sağlıklı ömürleri olsun .


  • Bir numaralı torunum “Su”dan mesaj:
    “Dakka bir, gol bir... Anında sattın beni!
    Ne işi var o bebişin sayfanda?
    Ayıp oluyor walla, hiç yakışmıyor sana!
    Derhal bir albümümü yap, ne de olsa ilk göz ağrınım…
    Adı “Nehir” mi ne, o da görsün annem babam da!
    Biricik torunun “Fu” (Su)…
    Öptüm, aslan dedem benim!”
    .


    Macit Cününoğlu .
    Değerli dostlarıma samimi ilgileri nedeniyle sonsuz teşekkürler...
    Hayat evlâtlarımızın, torunlarımızın bahtını açık kılsın.

  • Macit CÜNÜNOĞLU
    05/06/2014 07:57

    Yalova'dan doğan Güneş!

    A+
    A-
    Sitemiz “Gazetemen” zorunlu televizyon molası nedeniyle iki gün kapalıydı…
    Fena da olmadı, zaten ardı arkası kesilmeyen yağmurlar bizleri ekranların
    karşısına dikti… Ki yüksek politikadan ayrı düşmeyelim!
    Ayrıca Ağrı ve Yalova illerimizde iktidarın katakullisi sonucu seçimler yenilenmişti ki,
    bırakın kimin kazanıp kaybettiğini, ortaya çıkan manzara gerçekten izlenmeye değerdi!
    Hani meşhur bir söz vardır: “Kim takar Yalova Kaymakamını?”…
    Ne zaman İstanbul’un gözde kazası il olup “77” numaraya kavuştu, işte o zaman
    kıymete bindi; hem siyasî moral değerleri hem de rant açısından!
    Allah yeni sahibine bağışlasın…
    Meclisimizin dindar bülbülü Muharrem İnce desteğiyle kazanılan seçim,
    netice itibariyle Yalovalılar başta olmak üzere vatana millete hayırlı olsun!

    Fakat iş yine dönüp dolaşıp bireyin ahlâkına geldi…
    Uzun zamandır da bu konu üzerinde ciddi ciddi kafa yoruyorum…
    “Birey mi siyaseti yoksa siyaset mi bireyi kirletir?”
    İnanın işin içinden çıkamıyorum, sağlıklı cevabı da o kadar çok merak ediyorum ki…
    Diyeceksiniz; “cevabı buldun, neye yarar?”
    Öyle demeyin, adım adım çürümenin, erozyonun nedenlerine ulaşırız, bu da
    bizleri toplumsal psikanalizin sonuçlarına götürür…
    Örneğin “Başbakan neden yalan söyler?”…
    Veya “Vatandaş yalanı neden çok sever?”…
    Alın size birbirini tamamlayan iki kazık soru…
    Ne dersiniz, cevaplaması o kadar da kolay değil, di mi?

    Yine de masumiyet karinesi açısından bireyin temiz olduğuna inananlardanım…
    Çünkü siyaset dediğimiz mekanizma kuruluş felsefesi itibariyle o denli kirli
    temeller üzerinden yürüyor ki -en azından ülkemizde- yalansız, günahsız
    yaşayabilmek, tutunabilmek bilhassa yükselebilmek başlı başına mesele!
    İşte kanıtı, işte Yalova!
    Elle tutulur tek bir propaganda aracı yok, varsa yoksa tehditle karışık yalan…
    Peşinden devlet imkânları, sahaya inmiş aziz milletvekilleri…
    Eldeki malzeme kokuşmuş ahlâkın en pespaye hâliyle pazarlanışı…
    Öyleyse, “Kim takar başbakanı, kim takar iktidar kadrolarını?”
    Nitekim öyle de oldu, seçmen bastı mührü muhalefete, cümle âleme ders verdi…
    Ve dedi ki, “satın alınamayacak bir namusum kaldı bir de oyum!”

    Evet, başta da belirttiğim gibi ortaya çıkan manzara insanı umutsuzluğa,
    karamsarlığa sevk ediyor…
    Ancak Yalova’da, Ağrı’da gerçekleşen aydınlık patlamalar da iman tazelenmesine
    neden olup yeniden varoluş mücadelemizi güçlendiriyor…
    İyiye, güzele, barışa doğru.

    Son olarak da “Gazetemen” hakkında iki lâf edeyim…
    Biliyorsunuz, patronumuz değerli Fatin Dağıstanlı;  asistanı ve başdanışmanı
    gazeteci-yazar-araştırmacı-siyasetçi vs. sayın C. Kazdağlı’yı da yanına alarak
    “Kanal a”ya taşındı…
    Gece gündüz demeden 24 saat canlı program yapıyor…
    Nasıl dayanır bilmem ama yatağı yorganı orda olduğu kesin…
    Asıl mevzuu ise sitemiz, son zamanlarda âdeta susuz vahaya dönüştü…
    Ne gelen var ne giden…
    Yazar köşelerinin pek çoğu da bitkisel hayatta…
    En son manşet “Sırrı Süreyya”,  tarihi: 30 Mart 2014…
    Hani diyorum ki,
    “Sevgili Fatin, bir el atsan doğduğun topraklara, anavatanına…
    Bir silkiniş, yeniden diriliş, montaj-pikaj-mizanpaj derken CHP örneğinde
    olduğu gibi medya dünyasına Yalova’ları, pardon “Gazetemen”i geri döndürsen…
    Ne dersin?”

    04 Haziran 2014

    "Daha dün annemizin..."













    Öğretmenlik mesleğinden siyasî nedenlerle ayrılmak zorunda kalmışım…
    “12 Mart” süreci, yıl: 1972…
    Ver elini İstanbul…
    İlk işçilik, ilk sigorta numarasını alış, 8 milyon 500 bin kûsur…
    İşyerim şanlı grevleriyle ünlü Demir Döküm…
    Silahtar’da, toplam iki bin beş yüz işçi çalışıyor…
    Radyatör fabrikası, hammaddesi döküm piki…
    Vardiya üç posta, tam gün üretim…
    Yine de ülkeye mal yetişmiyor!
    Sanayinin başlangıç yılları ve çevre bilinci sıfır (hâlâ da öyle)…
    Fabrikanın lağım benzeri atığı dev borularla güzelim Haliç’e akıyor…
    Kömür karası, yanlışlıkla düşerseniz magmaya karışırsınız!

    Ülke her zamanki gibi sancılı…
    Faşizan zihniyetin egemenliği sürüyor…
    İşçi sınıfı bilinçlenme, örgütlenme çabası içinde…
    Kapatılan TÖS'ün yerini alan Töb-Der hızla büyüyor.
    Darağaçlarında, çatışmalarda can veren gençlik önderleri ilâhlaşmış,
    ruhları genç nesillere kılavuzluk yapıyor…
    Ortam tam anlamıyla kaos!

    73 seçimleri nefes aldırıyor ülkeye…
    CHP+MSP koalisyonu bir anlamda demokrasinin müjdesi…
    Lâkin Kıbrıs bunalımı, küresel petrol krizi ekonomiyi derinden sarsıyor…
    Yeniden zor yıllar, sokaklar kanlı, yokluk yaşam biçimi…
    Ta ki “12 Eylül” faşizmi ve Özalizm devreye girene kadar!
    İlk yarayı bireysel ahlâk alıyor…
    İnsana dair şerefli, haysiyetli hayat gailesi beceriksizlik, sünepelik…
    Zenginlik, soygunculuk, köşe dönmecilik başarı, erdem olarak algılanıyor!
    Ve hikâyemiz köklü değişikler olmadan bugünlere kadar sürüyor.

    Bugün ikinci torunum geldi dünyaya…
    Ailede müthiş heyecan, bir o kadar da endişe…
    Neşenin, sevincin kaynağı belli; yepyeni bir varlık katılıyor insanlık âlemine…
    Ya korkular, ya karamsarlık, ya umutsuzluk…
    İşte bu duygular kahrediyor insanı…
    Çağımız yirmi birinci yüzyıl…
    Üzerimde torunlarıma yaşanabilir bir ülke bırakamamanın ağır ezikliği, dayanılmaz utancı!
    Ne acı; çaresizim, yüreğim yorgun, verdiğim kavgaya, kavgamıza bakıyorum…
    Sonuç sıfır değil, ekside, dip yaparcasına!

    Gözlerinin içine bakıyorum bebeğin…
    Bir de ablasının, O üç buçuk yaşında, gezegende epeyce kıdemli…
    Yuvaya gidiyor, fanatizme varacak boyutlarda takım tutuyor, her kız çocuğu gibi cilveli…
    Zaman zaman ağzını bozuyor, genetik olarak yobazlardan hoşlanmıyor…
    İyi bir müzik dinleyicisi, en çok Nil Karaibrahimgil’e takılıyor, hani şu “Özgür Kız”…
    Solak, boş bulunursanız sağ gösterip sol çakıyor, aynen dedesi (bendeniz) gibi!

    Titrek ellerimle mandolinin telleriyle buluşuyorum…
    Öğretmen günlerimin ilk heyecanı…
    Minik yüreklere sesleniyorum Mozart’ın ünlü şarkısıyla…

    “Daha dün annemizin kollarında yaşarken…
    Çiçekli bahçemizin yollarında koşarken…”

    Elimde değil, nemleniyor gözlerim…
    Daha dün, anneleri geliyor aklıma…
    Sendikal bir toplantı için doğumunda bulunamadığım Onur Sıla…
    Kollarında “Nehir”, eteğinde “Su”…
    Ve akıp giden zaman…
    Daha dün annemizin kollarında yaşarken…

    Macit Cününoğlu



    TC Yurdagül Erdoğan Yemenoğlu
    hani hep eskileri karıştıma derdinya;Can kardeş hatırlamadan olmuıyor işte:haklısın benim degözlerim yaşardı.elimizdekilerle mutlu olmayı bilenlerdensin.sağlıkla yaşa ve onların mutluluğunu ,başarılarını ve mürüvetlerini gör.
  • Günay Diren hayat su nehir denizcesine devam ediyor... umutlar yeşeriyor ne mutlu sanaki gönlüne bahar doğdu zaman akıp giderken can dost..


  • .

    03 Haziran 2014

    Macit CÜNÜNOĞLU
    03/06/2014 05:32

    İşgalci zihniyet!

    A+
    A-
    Hayat giderek daha sıkıcı olmaya başladı.
    Gezmek, tozmak, gönül eğlendirmek bir yere kadar…
    İstanbul da çare olmuyor…
    O’nun derdi başka, savunmada!
    AKP’li belediye acımasızca saldırıyor…
    En çok yaralanan yeşil dokusu…
    Çılgınlık mabet olup Çamlıca’ya konuyor…
    Köprü olup Boğaz’a çörekleniyor.
    Kısacası, Sultan kafasına göre takılıyor…
    Hazır kıta kadrolar da hayata geçiriyor!

    Dayanamıyor insan…
    Hele de çaresizlik, umutsuzluk…
    Sevgilinin ölümünü izlemek…
    İşkenceyle, dünyanın gözleri önünde…
    Acı, acıdan da öte!

    İstanbul İstanbul olalı böyle zülüm gördü mü bilmem, bilemem…
    Ancak şahit olduklarımız Latin istilasını hatırlatıyor.
    Tabii o zamanki kiracı Bizanslılar.
    Bakmış Türkler geliyor, Avrupa’dan yardım talep etmişler…
    Ve tarihteki ilk Haçlı Ordusu kurulmuş.
    Maksat barbarları durdurup kaybettikleri toprakları geri almak!
    Bir, iki, üç sefer derken…
    Dördüncüsünde kendi kalelerine golü yemişler, hem de beşlikten (bacak arası)…
    Tarih: 13 Nisan 1204
    Bir talan, bir talan…
    İstanbul ağlar, Bizanslı ağlar…
    Nafile!
    Ta 1261’e kadar!
    Altını üstüne getirerek anasını bellemişler canım İstanbul’un…
    Ve Latin İstilası olarak tarihe geçmiş…
    En vahşi, en kanlı, en gözü dönmüş, en Vandal zülüm!
    Üstelik Kostantinopolis Hristiyan, kınalı mumla gelenler de Hristiyan…
    “Hay böyle din kardeşliğine…” diyesim geliyor da Kerbela vakasını hatırlayıp susuyorum!

    Neyse, gelelim İstanbul’un son yirmi yılına damgasını vuranlara…
    Yüzde 99.9’u Müslüman toplumun bağrından çıkmış mücahitlere…
    Mübarekler ya müteahhit ya tüccar…
    Aralarında birinci sınıf gökdelen ustası da var, pazarlama uzmanı da!
    En beceriklileri de Yürütme’de…
    Başları müthiş, tanrının sevgili kulu…
    Umumiyetle sarayda ikamet eder, Dersaadet’e gönülden meftun olup göbekten bağlıdır...
    Meziyetleri sayılamayacak kadar çoktur!

    Lâkin millî iradenin reisi malı gibi âşık olduğu kente kötü muameleyi layık görmektedir.
    Olacak iş mi?
    Nerde çayır çimen, nerde ağaç orman…
    Katli vaciptir!
    Evet, söylemek istediğim tam da budur!
    Ben de çevreci kimliğimle yeşile yaşam hakkı talep ediyor,
    işgalci zihniyeti bütün benliğimle lanetliyorum!
    Çünkü icraatların demokrasiyle uzaktan yakından ilgisi yok…
    Azınlıkta değiliz, halkın eğilimlerini dikkate alınmayıp yok sayılıyor…
    Sanırsınız yönetenler işgalci güçler!

    Son söz, kıssadan hisse…
    Topladım çıkardım; 57 yıl sürmüş Latin istilası…
    Yine topladım çıkardım; 20 yıl olmuş teslimiyet…
    Aman tanrım, daha 37 yıl var...
    Sen bize kurtuluşu görecek ömrü nasip et…
    Âmin!

    02 Haziran 2014

    Macit CÜNÜNOĞLU
    02/06/2014 07:00
      

    Nafile mesajlar!

    A+
    A-
    Cumhurbaşkanlığı seçimleri var ya…
    Kemal Abi turlayıp duruyor, bakalım nereye kadar.
    Ağzı lâfta yapıyor, hem de selefini aratmayacak ölçüde…
    Lâkin MHP’den nane olmayacağını birilerinin çıkıp anlatması lâzım.
    Tecrübeyle sabittir; Gül’ün seçilmesi ortada.
    Yine de dostlar alışverişte görsün misali gezintilerini sürdürürse yapacak bir şey yok…
    Yalnız tuttuğu yol; yol değil, halkımız bunaldı, bilhassa kefensizler…
    Umudu taşıyanlar, yarına güvenenler, her zamankinden daha fazla Cumhuriyet
    değerlerine sahip çıkanlar.
    Çare ana muhalefetin gerçek lideri olmak…
    Yoksa Bay RTE’nin vurguladığı gibi Genel Müdür olmaktan öteye geçemez…
    Ki böyle bir pozisyona politikada yer yok!

    Bazen düşünüyorum da, ülkemiz yetmişli yıllardan daha mı geri…
    Veya tüm kötülüklerin anası, babası, atası “12 Eylül” mü, AKP mi?
    Hiç mi günâhımız yok veya masumlar ordusu muyuz?
    Tamam, çağımız bambaşka bir yöne savruldu…
    Dünya artık tek boyutlu, üst kimliğimiz kapitalizm…
    Egoizm şemsiyesi altında insanlığımızı yaşıyoruz!
    Çözüldü ideolojiler, yerlerde sürünüyor ahlâk…
    Öyleyse  “Ne yapmalı?” sorusuna cevap bulmak zor iştir.
    Bir çırpıda reçete üretemezsiniz, öncelikle toplumsal dönüşümü anlamak gerek.

    Örneğin “30 Mart” seçimleri, yerel merel…
    Ne değişti Türkiye’de, “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” türden
    bir fotoğraf mı çıktı ortaya?
    Hiç sanmam, Melih yine aynı Melih, Kadir yine aynı Kadir…
    Boş verin tek tük oynamaları, majör illere bakın…
    Kurulu tezgâh tıkır tıkır işliyor, hızla yayılıyor kirlilik, kabalık hoyratlık
    nüfuz ediyor kentsel hayatın derinliklerine…
    Ve “böyle gelmiş böyle gider” özdeyişini haklı çıkartırcasına akıp gidiyor hayat.

    Ya bizde, ya CHP’de?
    Tık yok!
    Düşmüşüz kendi derdimize, at oynatıp cirit atıyor Sultan…
    Nasıl olsa meydanlar boş, mukaddes devletin imkânlarıyla saldırıyor insafsızca…
    Kâh 1 Mayıslarda, kâh Gezi’de…
    Tomalar yığıyor Taksim’e, 25 bin polis eşliğinde…
    Çünkü biz her zaman çok eksiğiz…
    On binler, yüz binler olamıyoruz.
    Yeryüzünün en büyük gücüne, halk hareketine dönüşemiyor…
    Kolayımıza gidiyor tencere, tava, ıslık çalmak…
    Sefalı balkonlarımız, hamaklı bahçelerimizden protesto sesleri yükseliyor semaya…
    “Duy duy Tayyip, burdayız, palmiyenin dibinde ayaktayız!”
    Yer mi Tayyip, kaçın kurası, ayrıca hangi mücadelelerden geliyor…
    “Farkında mısınız?”

    O ki, doksan yıllık cumhuriyete muhalif, yetmezzz, kalben demokrasiye karşı…
    Laikliği saymıyorum bile, seçim meçim hikâye…
    Otomatiğe bağlanmış sandık, suyun içinde yüzde 50…
    Kürtlerle 58…
    Bizleri duyuyor musun Kemal Abi…
    Vazgeç Devlet’le evcilik oynamaktan…
    Bir kere olsun halkına dön…
    En azından yüzde 27’ye…
    Fikri sabit olma, kulak ver seçmenine…
    Emin ol senden fazla darlandık, üstelik sinir katsayımız tavan yaptı!

    Son kez söylüyorum…
    Tez zamanda parti içinden aday çıkart…
    Söz; yaşına, başına, dişine bakmayacağız…
    Bakarsın körün taşı rast gider, birinci turda tökezletiriz musibeti…
    Bu arada Jakoben tavırları bırak…
    Pragmatik sortiler hiç yakışmıyor çelebi kişiliğine…
    Gözümüzden kaçtı sanma…
    Şov yaptın geçenlerde, yardımcılarından birkaçının icabına baktın…
    Anlıyorum ki önceki gibi sert çocuk olmak istiyorsun…
    Yalnız bulunduğun adres CHP…
    Kâğıt üzerinde “tabanın söz ve karar sahibi olması” ilkesi geçerli…
    Hadi be koçum, onca kusurlarına rağmen seviyoruz seni…
    Lütfen daha fazla üzme bizi, harcama son kalan sermayeni!

    01 Haziran 2014

    Beyoğlu'nun göz yaşları!

    Macit CÜNÜNOĞLU
    01/06/2014 06:01

        

    A+
    A-
    Beyoğlu “Ah Beyoğlu, vah Beyoğlu” dedirtecek kadar çılgın ve gizemli.
    Bir o kadar da renkli, insan seliyle harmanlanan tarih ruhunda yaşıyor.
    Ne zaman Levanten dokuyla buluşsam bir başka kimliğe bürünürüm…
    Davetkârdır Nevizade, Çiçek Pasajı hovarda…
    Ve bir yığın zula, artık özgürlük çağındayız…
    Memleket olmuş Abanoz, kapanmış Foliberjer…
    Neonlu ışıklarında yel değirmeni…
    El sallıyordu kanatları, belki sevda aşk yoktu…
    Ama cazibesi vardı, yetmez mi?

    Ah gençlik yılları…
    Mahpustan yeni çıkmıştı dostum, 12 Eylül süreci…
    Üzerinde işkencenin, Mamak zindanlarının ağır tahribatı…
    Teselli zamanı, ilaç gibi gelecek moral.
    Eski bir örgütçü ve eğitimci olarak aldım pavyona götürdüm…
    Çağlayan Saz’a, Tepebaşı’nda; sahnede bir devrin ünlüsü Muzaffer Nebioğlu, assolist…
    Alt kadroda Yeşim’in babası Dursun Salkım…
    Şarkılar türküler dinledik, dertlendik eğlendik coştuk…
    Derken sıra geldi dansöz faslına…
    Bu arada masamıza konsomatrislerin biri gelip diğeri gidiyor…
    Yukarıda Allah, dünya ahret bacım olsunlar, hepsi iyi kadınlar…
    Bir de kaliteli dinleyiciler, sormayın gitsin…
    Basurunuzu anlatmaya kalkın, memleket meselesi muhabbeti gibi kendinden geçiyorlar!

    Vakit ilerledikçe arkadaşım (sabaha karşı) çakır keyif oldu…
    Fakat komünist ahlâka asla halel gelmiyor, zaten oldum olası prensip sahibi…
    Saz heyetinden Şilili Allende’nin şarkısını istemez mi, Venseromos’u…
    Eli de boş durmuyor, “Yaşasın Sosyalizm” sloganı eşliğinde dansözün
    donuna para sokuşturuyor…
    Ortalık Mahir Kaynak kaynıyor, işin daha fazla cılkı çıkmadan hesabı ödeyip çıktık…
    Yine de güzel günlerdi; acısıyla tatlısıyla…
    Ne zaman Beyoğlu’na çıksam aklıma Çağlayan Saz ile yaşlı dostum gelir.

    Elbette Beyoğlu eski Beyoğlu değil…
    Zaten Pera’dan eser kalmamış, asimile olup mutasyona uğramış.
    Neymiş o; beyler kravatlı, kadınlar makyajlı…
    Baloya gider gibi volta atmak…
    Hadi canım sende, hele de bu çağda!
    Ayrıca ülkede hâkim kültür Kasımpaşalıdan besleniyor…
    Orman kanunundan bir adım önde, evrensel hukuktan epeyce geride…
    Kısaca “Var mı bana yan bakan?” raconu…
    İşte medeniyet, işte Beyoğlu!

    Yalnız son on iki yıldır epeyce hırpalandı…
    Hatta 94’ten bu yana…
    Ne zamanki kutsal el idareyi aldı, Beyoğlu’nun ahı gitti vahı kaldı!
    Çünkü zihniyet tarihe düşman, yeşile düşman, güzele düşman…
    Yerine koyduğu AVM, gökdelen, beton, cami, imam-hatip, kurs, yurt vs…
    Bol miktarda gemi de var ama onlar su da!
    Bu arada sosyal demokrat sevgili Ertuğrul Günay’a bir parantez açmak lâzım.
    Görevde bulunduğu sürece Vandalizmin değirmenine az su taşımadı.
    Örneğin O’nun döneminde yapılan Demirören Plaza…
    Ne b.ka benziyor?
    Görgüsüz, hantal bünyesiyle kelebek konmuş gibi âdeta tarihle alay ediyor.
    Emek gitmiş, İnci sizler ömür, Rebul’un hacı yağı kadar değeri kalmamış…
    Ve Narmanlı sırada…
    Ki o Narmanlı’nın doğum tarihi 1831…
    1880 yılına kadar Rusya Büyük Elçiliği…
    1914’e kadar da Rus hapishanesi (kimler yatmıştır acaba?)
    Ya sonrası?
    Stüdyo, konut, bilâhare yurt…
    Birçok yazarın yanı sıra Aliye Berger, Tanpınar, Bedri Rahmi’ye hizmet etmiş…
    “D Grubu”nun resimlerini sergi salonu olarak kucaklamış…
    Altında Mimoza şapkacısı, Türkiyeli Ermenilerin yayın organlarından
    Jamanak’ın yıllarca merkezi olmuş…
    Ve bu anıtsal bina ne acıdır ki ölüm fermanını bekliyor.

    Karar vericiler: İlçe + Büyükşehir + Dolmabahçe…
    Tekrar edelim, bir kez daha, hiyerarşik sırayla…
    Sultan Sultan Sultan…
    Kesin sonuç, var mı itirazı olan?

    “Beyoğlu’nda gezersin, güzelleri süzersin…
      Sevdiceğim yavrucağım, niçin niçin beni üzersin?”


    Affet bizi Beyoğlu, neyin kıymetini bildik ki senin bilelim?
    Alsınlar başlarına çalsınlar, Beyoğlu olmak kolay değil…
    Ama iktidar olmak için muhafazakâr, demokrat görünümlü yalancı ol yeter!
    Ancak “yalancının mumu yatsıya…” kadar derler…
    Duy da inanma, bizim memlekette güzel ahlâk pazara çıkmış…
    Dönüp bakan olmamış, bilhassa Ankaralı efendiler tarafından…
    İyi pazarlar efendim…
    Beyoğlu’ndan mahur makamında selâmlar.

    4-G’NİN GENÇLERİ

    1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...