18 Eylül 2026

SONBAHARLA BİRLİKTE AMASYA



Sonbaharla birlikte geldik mi hafta sonuna...
Bu mevsimde Amasya, her zamankinden biraz daha yakışıklı olur. 
Yeşilırmak kıyısındaki çınarlar, sararan yapraklarıyla eski dostlarını selamlar; şehir, geçmişten bugüne uzanan sessiz bir hatıraya dönüşür.

Hele Pirler Parkı... 
Çilehane Camii'nin uhrevi silueti önünde, çocukluğumun ayak sesleri hâlâ dolaşır meydanda.
Çolağın Bağı henüz hizmete girmemişti(!) 
O zamanlar şehrin en popüler futbol sahasıydı orası. 

Savadiye'den, Çevikçe'den, Sofular'dan, Mehmet Paşa'dan, Yakutiye'den, Gümüşlü'den gençler, kırk yamalı bir topun peşinde ne maçlar yapardı.
Bisiklet sahibi olmak mı? 
O başka bir dünyaya ait zenginlikti. 
Velespite binmeyi öğrenmek isteyenlerin yolu, meşhur Kont Hasan'a düşerdi. 
Janti amcam benim; 
o işkolunun tek hâkimiydi!

Ah Amasya... 
Sende geçen ömrümün her mevsimi, her sokağı, her yüzü anlatılmaya değer. 
Ben de yıllardır büyük bir zevkle yapıyorum bunu. 
Çünkü insan, memleketini anlattıkça biraz daha yaşar.

Şimdi elma zamanı. 
Misket kokusu sinmiştir şehrin havasına. 
Ekim başında kitap fuarı da başlar.
Belki de Amasya'yı ziyaret etmek için en güzel günler bunlardır. 
Birkaç eski dost, biraz sohbet, 
Ali Kaya ile Ebemü'nün havuz başında iki tek rakı... 
Sonra geçmişe kaldırılan kadehler.
Kısmet... 
Emekli bütçemi toparlayabilirsem, neden olmasın?

Çünkü bazı şehirler vardır; insan orada yaşamaz yalnızca, ömrünün bir parçasını daima orada bırakır.

Macit CÜNÜNOĞLU

17 Eylül 2026

DÜŞLER

Tango müthiş bir danstır.
İki bedenin birbirine yaklaşırken
bir ömür kadar uzaklaşması,
bir bakışın binlerce kelimeden
daha fazlasını söylemesi...

Bazen bir kadın
başını erkeğin omzuna bırakır,
bazen bir erkek
hayatın bütün yükünü
tek bir adımda geride bırakır.
Buenos Aires'in yoksul mahallelerinden
çıkıp dünyaya yayılan
bir isyandır tango;
yalnız adamların,
unutulmuş kadınların,
yarım kalmış sevdaların dansı...

Her babayiğidin harcı değildir.
Bedeniniz size itaat edecek;
denge, kıvraklık, cesaret...
Ve partnerinizin
ansızın attığı küçük bir adıma
hoşgörüyle bakacaksınız.
Çünkü tango
biraz da affetme sanatıdır.
Bir adım ileri,
bir adım geri...
Hayat gibi.
Sonra Al Pacino gelir aklınıza;
KADIN KOKUSU filmindeki
o unutulmaz sahne...
Görmeyen bir adamın
dünyanın bütün karanlığına rağmen
bir kadının beline dokunup
hayatın hâlâ mümkün olduğunu
anlattığı o dans...

Ve anlarsınız:
İnsan bazen
göremediği şeyleri
yüreğiyle görür.
Bir akordeon uzaklardan
eski bir kapı açar.
Kemanlar, bandoneon...
Eski plaklardan,
yarım kalmış aşklardan
bir melodi düşer geceye.
Sonra Bésame Mucho başlar.
Bir öpücük kadar eski,
bir ayrılık kadar tanıdık...
Dünya yavaşlar.
Sokaklar susar.
Saatler durur.

Gönül ferman dinler mi
melodi güzelse?
Elinizde bir kadeh,
gökyüzüne bakar
ve Ömer Hayyam'a selâm verirsiniz:
Bak üstat,
dünya hâlâ güzel.
İnsan hâlâ seviyor.
Ve aşk,
bütün yasaklardan daha yaşlı.
Ama dansın da
bir bedeli vardır.
Bir kadın özgürce güldü mü
bazıları hemen
din, iman, ahlâk ve yasakları hatırlar.

Oysa ortada yalnızca
iki insan vardır:
Bir kadın,
bir erkek,
bir müzik
ve özgürlük arzusu...
Ne günah vardır orada
ne suç.
Yalnızca insan vardır;
bedenini, ruhunu
ve sevme hakkını
kimseye bırakmak istemeyen insan.
Çünkü bazen
bir dans, bir düşünceden
daha tehlikeli sayılır.
Oysa dans etmek,
insanın yaratılıştan sahip olduğu
en eski özgürlüklerden biridir.
Müzik yükselir...
Bandoneonun içli soluğu
Latin Amerika'nın sıcak gecelerine
götürür beni.
Rio'da karnaval,
Küba'da salsa...

Renkler, ateş, kahkahalar...
Çılgın gönlüm
çoktan yola çıkmıştır.
Devrimci karakterim uyanır.
İçimde eski bir meydan kurulur:
Aşk zamanı!
Ama sesimi duyan yoktur.
Belki de bütün bunlar
yalnızca bir rüyadır;
uyanmak istemediğim
tatlı bir uyku...
Ve ben,
yetmiş yedi yıllık ömrümün
bütün acılarını,
yalnızlıklarını,
kayıplarını
bir tek dansın içinde unuturum.
Bir kadın kollarımda...
Ellerini omuzlarıma bırakmış.
Nefesi yüzüme değiyor.
Gözlerinde dünyanın
bütün geceleri var.
Müzik susmuyor.
Zaman akıyor.
Çünkü tango
iki insanın sarılması değildir yalnızca.
Tango;
hayata karşı
son bir itirazdır.
Biraz aşk,
biraz cesaret,
biraz delilik
ve sonsuz bir özgürlük düşü...
Gözlerimi kapatıyorum.
Dünya yok artık.

Ne yasaklar,
ne yargılar,
ne korkular...
Yalnızca biz varız:
Bir kadın,
bir adam,
bir akordeon
ve gecenin ortasında
çılgınca atan iki yürek...
Ben tango yapıyorum.
Hayatla yeniden barışır gibi,
ölüme meydan okur gibi,
geçmişin bütün acılarını
ayaklarımın altında ezer gibi...
Ve bütün dünya,
ilk kez beni değil,
özgürlüğü alkışlıyor.

Macit CÜNÜNOĞLU

KAPILDIM GİDİYORUM...

Oldum olası "Devlet Sanatçısı" kavramına karşı durmuşumdur.
Bence sanatçı bağımsız, özgür ve gerektiğinde muhalif olmalıdır. 

Çünkü sanat, iktidarın gölgesinde değil, insanın vicdanında ve özgür düşüncesinde yeşerir.
İktidarlar değişir, makamlar el değiştirir; sanat ise kalıcıdır.

Neyse, gelelim güzelim memleketimiz Amasya'ya.
Geçenlerde sormuştuk:
1913 yılında kurulmuş, Osmanlı mirası Amasya Musiki Cemiyeti'ne ne oldu?
Ben 12 Eylül'e kadar olan dönemini biliyorum. 

Son başkanımız Gündüz Türem ağabeydi. 
Sonra darbe oldu.
Peki ya sonrası?
Irmak kenarındaki cemiyet binasına ne oldu? 
Yıkıldı mı, kapatıldı mı, başka bir kuruluşa mı devredildi? 
Yöneticileri, üyeleri, arşivi, notaları nereye gitti?

Cemiyetler sivil toplum kuruluşlarıdır. 
Dernekler Kanunu'na tabidir. Öyleyse böylesine köklü bir kuruluşun akıbeti neden bilinmez?
Deniyor ki Amasya Musiki Cemiyeti, "Belediye Konservatuvarı" oldu.
Eyvallah, ama aynı şey mi?

Benim cevabım açık: 
Asla ve kat'a.
Çünkü cemiyetler gönüllülükle büyüyen doğal yapılardır. 
İnsanların sevgisiyle yaşar, zamanla kök salarlar.
Amasya Musiki Cemiyeti de sıradan bir müzik kursu değildi.
Yaşı müsait hemşerilerim hatırlar; kapıları herkese açıktı. 
Dil, din, ırk, mezhep, yaş ayırımı yoktu. 
Ver parayı düdüğü çal anlayışı geçerli değildi.
Müziği seviyorsan gelirdin.
Meşk meclisine katılır, ustadan öğrenir, sabırla yetişirdin.

Çıraklık ve ustalık ilişkisiyle yürüyen, Anadolu'nun ahilik geleneğini sanat alanında yaşatan güzel bir okuldu.
Böylesine köklü bir mirasın öncüsü Giriftzen Asım Bey'di.
1913'te yakılan bu ışık, yalnızca Amasya'nın değil, Anadolu'nun kültür tarihinde de önemli bir yere sahipti.

Sanatın güzelliği de zaten burada.
İktidarların adamı olmadan, herhangi bir makamın lütfuna ihtiyaç duymadan var olabilmekte.
Güzel sanatlar, şehirlerin vitrininden ibaret değildir; ruhudur, hafızasıdır.
Gençleri sanatla buluşturmak, onlara yalnızca nota öğretmek değildir. Dinlemeyi, sabretmeyi, birlikte üretmeyi ve insanı anlamayı öğretmektir.

Bugün Amasya Musiki Cemiyeti'nin nerede olduğunu bilmiyoruz.
Belki arşivleri bir yerlerde duruyor, belki eski üyelerden hayatta olanlar var.
Ama bilinmesi gereken bir şey var:
Kültürel miras, sessizlik içinde kaybolmamalıdır.
Çünkü bazı kurumlar yalnızca bina değildir.
Bazıları bir şehrin hafızasıdır.
Bazıları ise insanın içinde yıllarca süren bir şarkıdır.

Ve şimdi, eski bir makamın son perdesi gibi, insanın içinden şu sözler geçiyor:
"Kapıldım gidiyorum..."
Belki de Amasya Musiki Cemiyeti'nin ardından değil,
yeniden doğacak güzel nağmelerin peşinden...

Macit CÜNÜNOĞLU

16 Eylül 2026

MARTILAR

İstanbul serin, eylül sarısı çöküyor şehrin üzerine. 
Yeşil, usulca sarıya dönüyor; 
Van Gogh'un sevdiği o çılgın renk.
Çılgın dediler ona, kardeşi Theo olmasaydı belki adını bile bilmeyecektik. 
Kafka yaşarken tek kitabını yayımlatamadı, Beethoven, Mozart, Chopin... 
Kaçı kendi zaferinin sesini duyabildi?

Sanatçıların kaderi bu belki: Bazıları yaşarken susar, ölünce dünya onları dinlemeye başlar.
Nadir Nadi söylemişti: "Klasik müzikseverler dünyada mutlu azınlıktır." 
Biz burjuvazi sanmıştık bu azınlığı; Meğer Marx amca da yanılabilirmiş.

Şimdi sanatın sesi kısık. 
Kitaplar okunmuyor, tiyatrolar son nefesini sayıyor, galeriler boş.
Harala gürele yaşanıyor ömürler.
İçimde bir Beyoğlu akşamı, Emek Sineması'nın kapısında gençliğim. 
Yeni Melek, Atlas, Alkazar... 
Hepsi birer hatıra şimdi. İstanbul'un sinemaları kadar çocukluğumuz da kayboldu.

Bir gün büyük Reis dedi ki: "İstanbul'un içine ettik, ben de sorumluyum."
Yirmi dört yıl sonra duyduğum ilk doğru söz... 
Geç de olsa, insan umutlanıyor. 
Darısı adaletin ve demokrasinin başına.

Neyse ki internet var. Beethoven bilgisayarımda, Mozart yanı başımda, dünyanın bütün filmleri bir tık ötede.
Seç, beğen, dinle, izle...
Ama insan evine kapandıkça şehir biraz daha susuyor.
Ve martılar ağlıyor.
Balkonuma kadar geliyor bazıları. 
Kanat çırpıp sesleniyorlar:
"Macit, Macit! Çık dışarı... 
Biraz İstanbul oynayalım."

Macit CÜNÜNOĞLU

İMARET'İN ÇINARLARI

Yine geldi sonbahar, 
yine hazan mevsimi... 
Sarı bir sessizlik çöktü 
şehrin üzerine. 
Kim bilir şimdi Amasya 
ne güzeldir?
Yeşilırmak ağır ağır akıyor olmalı, dağların eteğinde akşamın gölgeleri uzuyordur. 
Eski evlerin pencerelerinde geçmişten kalma bir ışık yanıyordur belki.

Betona teslim oluşuna kızarız bu kadim şehrin, tarihine hoyratça dokunan ellere içimizden söyleniriz. 
Ama ne olursa olsun vazgeçemeyiz ondan.

Çünkü insan doğduğu şehri kusurlarıyla birlikte sever. 
Bir sokağına, bir taşına, bir çocukluk sesine tutunur; 
yıllar geçse de kopamaz.
İllâki birkaç çınar ağacı buluruz sohbet edecek. 

Bilirsiniz, çınarlar uzun yaşar. 
Çok şey görmüşlükleri vardır. 
Nice insanın gelip geçtiğine, 
nice sevincine, hüznüne gölge olmuşlardır.
Hele İmaret'in bahçesindekiler...
Yanılmıyorsam biri sizlere ömür. 
Diğeri hâlâ can çekişerek hayata tutunmaya çalışıyor.
Yaşlı, çürümüş bir gövde... 
İçi dışı bir. 
Kalın iki üç dal, son bir direnç gibi uzanıyor göğe.
Sararmaya başlamış yapraklar rüzgârla kopup şadırvanın serin sularına doğru savruluyor.

Ne sıcak, ne soğuk... 
Tam da sohbet edilecek hava.
İnsan böyle zamanlarda bir ağacın karşısına oturup susarak bile konuşabilir.
Çünkü bazı ağaçlar insandan daha iyi dinler.
İmaret'in taş duvarları, caminin gölgesi, şadırvanın su sesi... 
Hepsi geçmişten kalma bir mektup gibi açılıyor önümde.

Ağacımızın hemen yanında cami. 
Bir zamanlar 1939 Erzincan depreminde minarelerin külahları dibine düşmüş, şehir korkuyla uyanmıştı.
Yıllar sonra onarıldı minareler, yeniden göğe uzandı. 
Ama o deprem, Amasya'nın hafızasından hiç silinmedi.
Şehirler de insanlar gibidir; yaraları kapanır, izleri kalır.

Ah gençlik anıları...
Kütüphanenin kadim müşterisiydim o yıllarda. Kitapların arasında büyüyen, dünyayı sayfaların arasından öğrenmeye çalışan meraklı bir çocuk.
Muammer Bey müdür... Ağırlığıyla, sessiz otoritesiyle ortama adeta Oxford atmosferi sağlardı.
Çocuk bölümü dahil, kitapların kokusuna öğrenme hevesinin heyecanı karışırdı.

O zamanlar bilmiyordum belki, ama insanın hayatını değiştiren bazı yerler vardır. 
Bir kütüphane, bir öğretmen, bir kitap, bir ağaç...
Yıllar sonra dönüp baktığınızda anlarsınız: 
Meğer çocukluğunuzun en büyük hazineleri sessizce biriktirmişsiniz.

Şimdi sonbahar yine geldi. Amasya yine sarı bir örtünün altında.
Belki İmaret'in çınarlarından biri artık yok. 
Belki diğeri son nefesini bekliyor.
Ama ben biliyorum: 
Bir şehir, ağaçlarını kaybettiğinde yalnız gölgesini kaybetmez; hafızasının bir parçasını da yitirir.
Ve biz, betona yenilen sokakların arasında bile birkaç çınarın gölgesini aramaya devam ederiz.

Çünkü bazı şehirlerden vazgeçilmez.
Bazı ağaçlarla konuşmadan hayat tamamlanmaz.
Amasya da böyledir işte...
İnsanın içine bir kere yerleşti mi, sonbahar gibi gelir her yıl.
Ve ne kadar uzak olursanız olun, bir sarı yaprak düşer yüreğinize.

O zaman anlarsınız:
Memleket dediğiniz, bazen bir şehir değildir yalnızca.
Bir çınarın gölgesidir. 
Bir şadırvanın sesidir. 
Eski bir kitabın kokusudur.
Ve yıllar geçse de içinizden hiç çıkmayan bir çocukluk hâlidir.

Macit CÜNÜNOĞLU

15 Eylül 2026

HATIRALARIN KOYNUNDA

Aklım ermeye başladığında
Zeki Müren’le tanıştım.
Sene bin dokuz yüz elli dört.
Samsun'dayız.
Babam müteahhit.
Bir okul inşaatı almış,
biz de ailecek taşınmışız
Karadeniz'in narenciye kokan şehrine.

Hem de ne taşınmak...
Saltanatlı bir evdeyiz.
Bahçesinde portakal ağaçları,
manolyalar...
Girişinde iki yana açılan
mermer merdivenler.
Ferah balkonundan
Karadeniz görünüyor.
Deniz, ufukta sonsuzluk gibi.

Biz çocuklar için
dünya ne kadar güzelmiş meğer.
Zengin bir hayat sürüyoruz.
Ama babamın bir huyu var;
Rakıyı seviyor.
Kime çektiğimden belli değil mi?
İkide bir annemi,
bizleri de yanına alıp
içkili lokantaya götürüyor.

O zamanlar liman şehrin içinde.
Denize doğru uzanan
ahşap bir iskele...
Ve sonunda,
o yılların en itibarlı,
en lüks restoranlarından biri.

Şimdi düşünüyorum da;
İstanbul'dan Trabzon'a giden
yolcu gemileri varmış o zamanlar.
Şehir şehir, liman liman...
Babaannem bile İstanbul'a gitmek için
bindiği vapurda vefat etmiş.
Ne de olsa varlıklı kadın.
Tarlada ölecek değil ya!
Çocuk aklı işte...
Hayatın ölümle, parayla,
talihle olan o tuhaf ilişkisini
henüz bilmiyor.

Neyse...
Dönelim sanat güneşimize.
Yıldızı yeni yeni parlıyor.
Rahmetli babam lokantaya girer girmez
hatırlı bir karşılama...
Ardından bir plak dönüyor.
İlk 45'liklerden biri.
Müessesenin nazik jesti belki,
ama o günlerde
dünyanın en güzel hediyesi bize.

Billur gibi bir ses
salonun üzerine yayılıyor:
“Bir muhabbet kuşu da ben olsam...”
Annemin gözleri
anında nemleniyor.
Mutluluktan mı?
Yoksa hayatın daha o yıllarda
omuzlarına yüklediği acılardan mı?

Çocuk aklım ermemiş demek ki.
O gözyaşlarının sebebi
hafızamda yer etmemiş.
Ama bir şey kalmış geriye:
Zeki Müren'in sesi.
Ne zaman bir şarkısını dinlesem
Samsun'a giderim.
Portakal kokan bahçelere...
Manolya gölgelerine...
Mermer merdivenlere...
Balkondan görünen Karadeniz'e...
Annemin nemli gözlerine...
Ve analı babalı yaşadığım
o kısa, o güzel çocukluk yıllarına.

Sonra hayat değişti.
Çünkü doğanın dengesi gibi
insanın dengesi de bozulmaya görsün.
Bir kere işler çığırından çıktı mı
başlarsınız kör kuyularda çırpınmaya.
Sesinizi duyan olmaz.
Elinizi tutan çıkmaz.
İnsan bazen
kendi hayatının içinde
yapayalnız kalır.

Babamın iflasıyla beraber
açlık felaketi kapımıza dayandı.
Bir zamanlar zenginliğin işareti olan
ne varsa tek tek elden çıktı.
Çin malı porselen lambalar...
Acem halıları...
Bakır leğenler,
ölçekler...
Saymakla bitmez.
Evimizin hatıraları
birer birer pazara düştü.
Eşyalar satıldıkça
ev küçülüyor,
çocukluğumuz eksiliyordu.

Ama sevgili babam...
İtalyan masamızda
dostlarını ağırlamaya devam etti.
Çekoslovakya malı yemek takımlarımız
bir zamanlar olduğu gibi sofraya kondu.
Amasya mutfağının en seçkin yemekleri
misafirlere ikram edildi.
Evde ekmek hesabı yapılırken
onurdan taviz verilmedi.

Belki de insanın en büyük yoksulluğu
cebinde para olmaması değil;
Elindekileri kaybederken
kim olduğunu koruyabilmesidir.

Of ulan, offf!
Nereden aklıma geldi bütün bunlar?
Oysa ne güzel
Zeki Müren dinliyordum.
Bir şarkı çalıyordu sadece.
Ama bazı şarkılar
insanın kapısını çalmaz.
Doğrudan geçmişine girer.
Bir çocukluk çıkar karşısına.
Bir anne...
Bir baba...
Bir sofra...
Bir şehir...
Ve insan, yıllar sonra anlar:
Meğer bazı mutluluklar
yaşandığı anda değil,
kaybedildikten sonra anlaşılırmış.

Şimdi içimden
Selahattin Pınar'ın o eşsiz bestesi geçiyor:
“Beni de alın ne olur
koynunuza hatıralar...”
Alın beni.
Bir anlığına olsun.
Portakal kokan o bahçeye götürün.
Karadeniz'e bakan balkona...
Annemin gözlerine...
Babamın rakı kadehine...
Ve çocukluğumun henüz
yoksulluğun adını bilmediği
o uzak, o güzel yıllara.
Çünkü bazı insanlar
ömür boyunca büyürler.

Ama içlerinde bir çocuk kalır.
Benim içimdeki çocuk da
ne zaman Zeki Müren'i dinlese,
Samsun'da,
bin dokuz yüz elli dörtte,
annesiyle babasının arasında,
Karadeniz'e bakan
o saltanatlı evin merdivenlerinde
yeniden çocuk olur.
Ve dünya,
bir plak gibi,
usul usul dönmeye devam eder.

Macit CÜNÜNOĞLU

GÜLEN ABLAMIN ARDINDAN

Solmaz Kiper ile Erol Çevikçe kardeşlerin en küçükleri, Hoca Kazım ile Hacer halamın son evladı Gülen ablam, sonsuzluğa göç etti.

Aramızda on yaş vardı. 
Düğün gününü bugün gibi hatırlıyorum. 
Amasya'nın en güzel kızlarından biriydi Gülen ablam. 
Ama onu görenlerin ilk fark ettiği, o güzel yüzünden önce menekşe gözleriydi. 
Bakışlarında insanın içini ısıtan, yıllar geçse de eksilmeyen bir ışık vardı.

Genç yaşta evlendi, genç yaşta anne oldu. 
İki erkek, bir kız olmak üzere topluma pırıl pırıl üç evlat kazandırdı. 
Üçü de iyi üniversitelerde eğitim gördüler. 
Büyük oğlu ise baba mesleğini, çiftçilik geleneğini başarıyla sürdürerek ailesinin köklerine sahip çıktı.

Hayat bazen sevdiklerimizi erken alıp götürüyor. 
Gülen ablam da sevgili eşi Orhan Saçlı ağabeyimizi genç sayılabilecek bir yaşta, bir kalp krizi sonucu kaybetti.
Orhan ağabeyimizin de kendine özgü, avangart bir kişiliği vardı. 
Altında Chevrolet pikap, başında hasır şapka... 
Salucu tarafındaki arazilerine doğru yola çıktığında, Amasya yollarında görenlerin dönüp bir daha baktığı, karizmasıyla dikkat çeken bir adamdı.

O yıllarda Gülen ablamın Almanya'dan getirtilen koyu yeşil Mercedes'in direksiyonuna geçmesi ise Amasya için neredeyse bir devrimdi. 
O günlerin şehir hayatında pek alışılmadık, cesur ve özgün bir görüntüydü bu.

Şimdi, her hayatın sonunda olduğu gibi, sevenleri Gülen ablamı Amasya'da bir cami avlusundan son yolculuğuna uğurlayacaklar.

Ben Gülen ablamı çok sevdim.
Yalnızca halamın kızı olduğu için değil... 
Güler yüzüyle, pozitif duruşuyla, insanın içini ferahlatan varlığıyla ve menekşe gözlerindeki o hiç eksilmeyen ışıkla sevdim.

Şimdi o gözler kapandı belki. 
Ama bazı insanlar, hayattan göç ettikten sonra da bakmaya devam ederler insana. 
Fotoğraflarda, hatıralarda, aile sohbetlerinde, eski Amasya günlerinin arasında...
Gülen ablam da bizim hafızamızda hep o güzel yüzüyle, gülerken parlayan menekşe gözleriyle yaşayacak.
Nurlar içinde yat değerli ablam. 
Mekânın cennet, melekler yoldaşın olsun.
Seni çok özleyeceğiz.

Macit CÜNÜNOĞLU

14 Eylül 2026

SİYAH ÖNLÜKLÜ ÇOCUKLAR

Eylül 1956.
Amasya'da sonbahar yeni başlıyordu. 
Ben henüz altı yaşındaydım, dünyanın bütün yolları önümde uzanıyordu.
İlkokula başladım.
Okulumun adı Yeşilırmak'tı; 
ama Yeşilırmak binasında değil, Kılıçaslan'ın eski duvarları arasında öğrendik ilk harfleri.

Mecit Payaslı öğretmenimizdi. 
Sertti.
Keskin bakışları vardı; insanı daha suçunu söylemeden yerin dibine sokan bakışlar.
Bazen dayağının hışmına da uğrardık. 
Çocuk aklımızla korkardık ondan.
Ama bilirdik: Bir harfi eksik bırakmaz, bir soruyu cevapsız geçirmez, zihnimizin kapılarını sonuna kadar açmak için olağanüstü çaba gösterirdi.

Yarı korkudan, yarı öğrenme hevesinden derslerimiz yine de keyifli geçerdi.
Çünkü o zamanlar öğretmen, sadece maaş alan bir memur değildi; çocuğun geleceğine emanet edilmiş bir vicdandı.
Bir buçuk yıl sonra, 1958 yılının Şubat ayında, DSİ'nin yanındaki kendi binamıza taşındık.

Duvarları yeni, hayâlleri eskiydi okulun.
Ve biz, siyah önlüklerimiz içinde aynı sıraya oturduk.
Zengin çocukları, yoksul çocukları, memur çocukları, esnaf çocukları...
Kimsenin babasının cüzdanı sınıf kapısından içeri giremezdi.
Siyah önlük hepimizi eşit yapardı.
Birimizin ayakkabısı eski, ötekinin kalemi yeni olabilirdi; ama derste herkes aynı çocuğun adıydı: ÖĞRENCİ.

Başöğretmen Şerafettin Erdem, Gümüşlü'den komşumuzdu.
Din dersimize o gelirdi.
Önce güzel ahlakı anlatırdı. 
İyiliği, dürüstlüğü, kul hakkını, insana saygıyı...
O yıllarda tarikatlar, cemaatler, siyasetin gölgesinde büyüyen dini yapılanmalar henüz toplumun gündelik diline bu kadar yerleşmemişti.
Din, ahlakla yan yana dururdu.

İnanç, insanı insandan üstün kılmanın bir aracı değildi.
Sınıf arkadaşlarımın çoğu, seküler dünyanın doğal çocuklarıydı. 
Kimse kimsenin inancını boynuna asılmış bir kimlik kartı gibi taşımazdı.
Çünkü insan olmak, henüz bütün kimliklerden önce gelirdi.

1961'de mezun olduk.
Ortaokula başladım. 
Eski lisenin arka tarafındaki barakalarda.
Baraka dediysem, bugünün beton okullarına bakıp küçümsemeyin.
Bizim hayallerimiz büyüktü.
Duvarlarımız tenekeden olabilir, ama gökyüzümüz sonsuzdu.
Kitaplarımız azdı belki, fakat merakımız çoktu.
Öğretmenlerimizin kusurları vardı, zamanın sertliği vardı, dayak vardı, korku vardı.

Ama eğitim vardı.
Bir çocuğun zihnini açma, onu hayata hazırlama, iyi insan yapma gibi büyük bir mesele vardı ortada.
Şimdi dönüp bakıyorum da...
Ne çok şey değişmiş.
Siyah önlükler çıkarıldı, ama eşitsizlikler büyüdü.
Çocukların sırtından önlükler indi, yerine marka kıyafetler geldi.
Eskiden sınıfta zengin fakir ayrımı yapılmazdı; şimdi eğitim bile parası olanın çocuğuna başka bir gelecek vaat ediyor.
Eskiden din dersinde güzel ahlak anlatılırdı; şimdi ahlakın yerini itaat mi aldı, korku mu, çıkar mı?

Eskiden öğretmen, çocuğun ufkunu genişletmek için çırpınırdı.
Şimdi eğitim, sınavdan sınava sıkıştırılmış bir yarış atının kaderine mi dönüştü?
Çocuklarımızın ellerinde daha çok ekran, daha az kitap var.
Daha çok bilgi, daha az düşünce...
Daha çok slogan, daha az soru...
Toplumun çivisi çıktı diyorlar.
Belki de çivi değil, duvarın kendisi çürüdü.
Bir zamanlar aynı sırada oturan çocukları birleştiren okuldu.
Şimdi çocukları daha küçük yaşta ayıran, sınıflandıran, etiketleyen, birbirine rakip eden bir düzen var.

Oysa biz, Kılıçaslan'ın eski taş duvarlarında birlikte büyümüştük.
Mecit öğretmenin sert bakışları altında aynı korkuyu paylaşmış, Şeref öğretmenin derslerinde aynı ahlakı öğrenmiştik.

Kimse kimsenin önüne geçmek için ötekinin omzuna basmazdı.
Bir çocuğun başarısı, ötekinin yenilgisi sayılmazdı.
Şimdi soruyorum kendime:
Nerede kaybettik o güzel çocukları?
Hangi dönemeçte insanı insandan üstün kılan o görünmez teraziyi devirdik?
Ne zaman unuttuk eğitimin yalnızca diploma değil, vicdan inşa etmek olduğunu?

Eylül 1956'dan bugünün karmaşasına bakıyorum.
Aradan yetmiş yıl geçmiş.
Bir zamanlar siyah önlüklerin altında eşitlenmiş çocuklardık.
Şimdi renk renk kıyafetler içinde birbirinden uzaklaşan yetişkinler olduk.
Ama ben hâlâ inanıyorum:
Bir ülke yeniden çocuklarının gözlerinden kurulabilir.
Bir sınıfta, aynı sırada, aynı kitaba uzanan ellerle...
Bir öğretmenin bilgi kadar güzel ahlakı da anlattığı günlerde...
Bir çocuğun zenginliğiyle değil, merakıyla ölçüldüğü zamanlarda...

Belki o gün, Kılıçaslan'ın eski duvarları yeniden konuşur.
Yeşilırmak'ın suyu yıllardır taşıdığı o türküyü bir kez daha söyler.
Ve biz, siyah önlüklü çocuklar, uzaktan bakıp gülümseriz.
Çünkü bilmekteyiz:
Bir toplumun geleceği, en büyük binalarında değil;
Çocuklarının birbirine nasıl baktığında saklıdır.

Macit CÜNÜNOĞLU

HAYÂLİ CİHAN DEĞER

Bazı fotoğraflar vardır,
hayâli cihan değer.
Alttaki fotoğraf da öyle…
Tarih 14 Eylül.

Yedi yıl önce, Kadıköy’de bir meyhanenin bahçesinde
karşımda Zantaralı Nedim ile Gençağa…
Nedim, yetmişli yılların başında öğrencim.
Gençağa ise o yılların lise öğrencisi,
can dostum Avni’nin kardeşi.

Bugün Gençağa yok.
Bir fotoğrafın içinden bakıyor artık bize.
O güzel insanın ardından
geriye dostlarının yüreğinde derin bir sızı,
hafızalarında binlerce güzel hatıra kaldı.

O gün sohbetin konusu
Görele’nin küçücük bir köyüydü.
Dile kolay, yarım asra yaklaşan zaman…
Köyler boşalmış,
insanlar dört bir yana savrulmuş,
bir zamanlar hayatın içinden geçen nice değer
şimdi hafızamızın en müstesna yerinde saklı.

Konuşacak o kadar çok şey vardı ki…
Bir köyden başladık,
çocukluğa, gençliğe, dostlara,
kaybolup giden yıllara uzandık.
Sohbet bitmedi;
neyse ki meyhanenin ışıkları üzerimize kapandı da
gecenin bir yerinde kalkıp dağıldık.

Şimdi düşünüyorum da,
belki biz bir masumiyet çağında yaşadık.
O günlerde bunun farkında değildik.
Şimdi hem o günleri,
hem gençliğimizi,
hem de artık aramızda olmayanları özlüyoruz.

Bazı fotoğraflar bu yüzden değerlidir:
Bir anı değil, kaybettiğimiz bir dünyayı saklarlar.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA: TARİHİN ORTASINDA TURİZMİN YOKLUĞU

Yüz elli bin nüfuslu bir kent. Binlerce yıllık geçmişin mirasçısı Amasya.
Kral Kaya Mezarları kayalara oyulmuş, medeniyetler Yeşilırmak kıyısında birbirinin izini bırakmış. Hititlerden Pontus'a, Roma'dan Selçuklu'ya, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan büyük bir tarih kitabının sayfaları bu şehirde taşlara sinmiş.

Her sokağı başka bir medeniyetin dipnotu, her konağı geçmişten bugüne uzatılmış bir el.
Peki bugün ne durumdayız?
Sıfıra sıfır, elde var sıfır.
Dünyanın birkaç asırlık yapılarıyla milyonlarca ziyaretçi ağırlayan kentleri varken, biz binlerce yıllık tarihimizin önünde seyirci kalıyoruz. 

Yeşilırmak akıyor, Harşena Dağı yerinde duruyor, Yalıboyu evleri ayakta kalmaya çalışıyor. 
Ama turist yok; gelenlerin önemli bir bölümü bir gece bile konaklamadan şehirden ayrılıyor.

Çünkü Amasya'nın tarihine karşılık verecek bir turizm aklı yok.
UNESCO'nun kapısını çalmak elbette tek başına çözüm değildir. 
Ancak yıllardır tarihimizle övünen, kültürel mirası siyasi konuşmaların dekoru haline getiren anlayışın, Amasya için elle tutulur bir sonuç üretememesi düşündürücüdür.

Bunca yıl, bunca imkân, bunca kamu bütçesi...
Sonuç? 
Tabelalar değişiyor, broşürler yenileniyor, toplantılar ve törenler yapılıyor. 
Fakat turizm grafiği yerinden kıpırdamıyor.
İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün başarısı kaç fotoğraf verildiğiyle değil; kente kaç ziyaretçi kazandırıldığıyla ölçülmelidir. 
Kaç tarihi yapı restore edildi? 
Kaç konak özgün kimliğiyle yaşatıldı? 
Kaç turist Amasya'da bir gece daha fazla kaldı? 
Kaç uluslararası turizm rotasına dahil olduk? 
Kaç genç kültürel miras alanında istihdam edildi?
Sorular bunlar. 
Cevaplar ise çoğu zaman sessizlik.

Amasya'nın meselesi yalnızca turizm değildir. 
Asıl mesele, tarih ile yönetim arasındaki kopuştur. 
Bir yanda binlerce yıllık medeniyet birikimi, diğer yanda günü kurtarmaya çalışan plansız ve vizyonsuz bir anlayış.

Tarihi taşlarla övünüyoruz ama o taşların ne anlattığını dünyaya anlatamıyoruz. 
Eski mahalleleri betonlaştırıyor, yeşil alanları ranta açıyor, tarihi dokuyu koruma adına ruhsuzlaştırıyoruz.

Oysa turist yalnızca tarihi eser görmeye gelmez. 
Bir şehrin ruhunu hissetmek ister. 
Sokaklarında dolaşmak, insanıyla karşılaşmak, geçmişle bugün arasındaki bağı görmek ister.
Amasya'nın kurtuluşu yeni bir festival düzenlemekten, yeni bir tabela asmaktan ya da bir başka tanıtım toplantısı yapmaktan geçmiyor. 

Bilimsel bir turizm master plânına, tarihi dokunun bütüncül biçimde korunmasına, liyakatli kadrolara ve kamu kaynaklarının gösterişten uzak kullanılmasına ihtiyaç var.
Amasya yalnızca tanıtılmaya değil, anlaşılmaya muhtaçtır. Çünkü bu şehir bir turistik ürün değil, bir medeniyet hafızasıdır.

Bir gün yeni kuşaklar Yeşilırmak kıyısında durup bize soracak:
"Elinizde böyle bir tarih vardı. 
Ne yaptınız?"
Verecek cevabımız olmalı:
"Biz onu koruduk. 
Biz onu dünyaya anlattık. 
Biz onu çocuklarımıza miras bıraktık."

Yoksa geriye yalnızca eski fotoğraflar, yıpranmış hatıralar ve büyük laflar kalacak.
Sekiz bin beş yüz yıllık tarihin ortasında, turistin uğramadığı bir şehir...
Ve hâlâ dimdik duran Amasya.

Macit CÜNÜNOĞLU

KALABALIKLAR İÇİNDE YALNIZLIK

Geçenlerde bir büyüğüm aradı,
sesi yılların içinden geliyordu.
Kırk beş dakika sustu dünya,
o konuştu.
On iki Eylül'den başladı sözleri,
eski günlerin tozunu kaldırdı,
bir ömür sığdırdı telefona;
ben dinledim.

Belki de anlatacak çok şeyi vardı,
belki dinleyecek kimse bulamamıştı.
İnsan bazen bir cümle kurmak için
bir ömür bekler.

Telefonu kapatırken söyledi:
“Macit, yaşıtlarımın çoğu Alzheimer oldu.
Uzun konuşmak iyi geliyor bana.”
O an sustum.
Çünkü anladım,
mesele yalnızca yaşlanmak değildi.
Mesele, insanın kendine ait bir sesi
başkasının dünyasında bulamamasıydı.

Şimdi koskoca şehirlerde
milyonlarca insan yaşıyor.
Yan yana evler,
üst üste apartmanlar,
kalabalık caddeler…
Ama kimse kimsenin kapısını çalmıyor.
Komşuluk, eski bir fotoğraf gibi
duvarlarda sararıyor.

Mahalleler büyüyor,
insanlar küçülüyor birbirine.
Ve biz,
kalabalıkların ortasında
sessizce eksiliyoruz.
Belki de çağımızın en büyük hastalığı
unutmak değil;
hatırlanacak kadar yakın
kimseyi bulamamak.

Bir insanı dinlemek,
bazen bir ömrü kurtarmaz belki,
ama o ömrün
boşa yaşanmadığını hissettirir.
Ne garip dünya…
Herkes konuşacak birini arıyor,
ama kimsenin dinlemeye vakti yok.
Oysa insan,
en çok da bir başkasının dikkatinde
hayatta kalıyor.

Macit CÜNÜNOĞLU

13 Eylül 2026

KÂTİP ŞADİ'NİN ARDINDAN

Sene 1970, aylardan Eylül…
Genç bir öğretmen olarak Görele'nin Zantara köyüne tayinim çıkmıştı. 
Yolum önce ilçe merkezine, oradan da Çanakçı yolu üzerindeki İmatlı köyüne düştü.

Beni köyün ortasında bırakan şoför Şevket Abi, ağzında sigarası, dilinde hoş sohbetiyle yolculuğuma ayrı bir renk katmıştı. 
İlk girdiğim kahvede, köylülerle tanıştım. 
O gün tanıdığım insanlar arasında biri vardı ki, yıllar geçse de unutulmayacaktı: 
Kemençeci Kâtip Şadi…

Derekuşçulu köyündendi. 
Şevket Abi'nin hemşerisi, iyi bir müzisyen, güzel sohbetli, gönlü zengin bir insandı. 
Uzun uzun konuştuk. 
Kemençesinin eşliğinde yeniden buluşmak üzere vedalaştık.

Aylar sonra sözümüzü tuttuk.
Bakkal Harun'dan alınan mezeliklerle Çanakçı Deresi'nin kıyısında bir sofra kurduk. 
Karadeniz havaları soğuk sulara çarpıyor, vadinin yamaçlarında yankılanıyordu. 
Şadi Abi ise derviş edasıyla oturuyor; kemençesiyle, sesiyle, eşsiz sanatıyla gönüllerimizi fethediyordu.

O gün yalnızca bir sofra kurmamıştık. 
Dostluğun, müziğin ve güzel insanların ölümsüz hatırasını kurmuştuk.
Şimdi yıllar sonra, o derenin sesi hâlâ kulağımda.
Ama Şadi Abi'nin kemençesi susmuş.
İnsan bazı dostlarını kaybedince anlıyor; zaman geçmiyor aslında, sadece anılar derinleşiyor. 
Bazı insanlar hayattan ayrılıyor ama gönlümüzde çalmaya devam ediyor.

Şadi Abi de öyle…
Karadeniz'in hırçın sularına karışan kemençesinin sesi, dostlarının yüreğinde yaşamaya devam edecek.
Ruhun şad olsun güzel insan.
Seni tanımış olmak, hayatımın güzel tesadüflerinden biriydi.

Macit CÜNÜNOĞLU

NARİNCE

Facebook hatırlattı:
İki yıl önce bugün paylaşmışım.
Ah canım yavrum, zaman 
ne de çabuk geçiyor...
Lâkin duyarlı kalpler seni asla unutmuyor...
Ve bir kez daha Narin için narince...

NARİNCE

Aç kapıyı cennet,
ben geldim...
Ayakkabılarım elimde,
çıplak ayaklarımla
uzun bir yoldan geçtim.

Artık sonsuza kadar birlikteyiz,
öyle mi?
İstop oynar mıyız meleklerle?
Sek sek de oynayalım mı?

Ne de olsa
ben hâlâ sekiz yaşındayım.
Ayşelerin değil artık,
meleklerin yoldaşıyım.
Kursta öyle söylemişlerdi:
“Allah'tan kork,
müminden korkma.”

Oysa ben öğrendim ki
bazı insanlar
meleklerden daha karanlık,
bazı yürekler
cehennemden daha soğukmuş.

Bir canavar çöktü üzerime,
evimizin bahçesinde.
Önce sesimi aldı,
sonra nefesimi...
Beni bir çuvala koyup
karanlığın içine bıraktı.
Suyun sessizliğine,
toprağın unutkanlığına,
büyüklerin suskunluğuna...

Bitti artık, diyorsunuz belki.
Ama bitmedi.
Çünkü benim umutlarım vardı,
hayâllerim vardı,
okula gidecektim yarın.
Arkadaşlarımla
ip atlayacaktık.
Ben ipi elimde tutacaktım,
onlar gülecekti.

Oysa ipi
boğazıma doladılar...
Ve çocukluğumun son şarkısı
orada sustu.
Yaşım henüz sekiz.

İnanmayacaksınız belki ama
tabutuma gelinlik de serpiştirdiler.
Halbuki benim aklım
gelinliklerde değildi.
Ben daha
defterimin kenarlarına çiçekler çiziyordum.
Şekerleri seviyordum,
saklambaç oynamayı,
akşamüstü eve çağrılmayı...
Bir annenin sesini
duymayı seviyordum.

Ne doya doya oynayabildim,
ne çocukluğuma doyabildim.
Büyüklerin dünyasında
kaybolup gittim.
Daha doğrusu,
saklandım...

Bir, iki, üç, dört...
Beş, altı, yedi, sekiz...
Dokuz...
On!
Sağım, solum, sobe!
Saklanmayan ebe!
Ama ben bulunmak istemiyorum artık.
N'olur
kimselere söylemeyin yerimi.

Abilerim, ablalarım,
teyzelerim, amcalarım...
Biraz daha sessiz olun.
Çocukların korkmadan oynadığı,
annelerin kapıda beklediği,
kimsenin kimseye kıymadığı
bir dünya kurun.
Ben gelene kadar...

Şimdi cennetin kapısındayım.
Ayakkabılarım elimde.
Sekiz yaşındayım hâlâ.
Ve n'olur,
biri bana söylesin:
Çocuklar neden
büyüklerin günahını taşır?

Macit CÜNÜNOĞLU
13 Eylül 2024

SARI EVLER

Bir zamanlar Yeşilırmak kıyısında yan yana dizilmiş sarı evler vardı,
güneş vurunca duvarlarına
Amasya'nın eski bir türküsü
sessizce başlardı.

Bitişiğinde Kuş Köprü,
karşısında Kumacık Hamamı…
Pirinççi Mahallesi'nin sonuydu burası,
ama bizim çocukluğumuzun
dünyasıydı.

Bayramlar önündeki geniş caddede
bir başka güzel olurdu.
Pamuk şeker kokuları, 
çocuk sesleri,
uzaktan gelen davulun ritmi…

Sarı evlerse her fotoğraf karesinde
doğal bir dekor,
her hatırada başka bir hikâyeydi.
Bir evde bir aile oturmazdı yalnız;
duvarların ardında
kaç hayat, kaç sevinç, kaç hüzün yaşardı.
Kapılar birbirine açıktı,
sofralar paylaşılır,
dertler bölüşülürdü.

Komşuluk vardı o zaman,
sadece selamlaşmak değil;
birbirinin yükünü omuzlamak,
çocuğuna göz kulak olmak,
mutluluğuna ortak olmaktı.

Şimdi Yeşilırmak akıyor hâlâ,
Kuş Köprü yerinde…
Ama sarı evlerin gölgesinde kalan
o eski muhabbet nerede?
Ben ne zaman Amasya'yı ansam,
önce o sarı evlere dönerim.
Çünkü bazı şehirler
sokaklarıyla değil,
insanlarının birbirine bıraktığı
sıcaklıkla hatırlanır.

Ve benim Amasya'm,
biraz Yeşilırmak,
biraz çocukluk,
biraz da sarı evlerde kalmış
eskimeyen bir muhabbettir.

Macit CÜNÜNOĞLU

12 Eylül 2026

DİLE KOLAY, KIRK ALTI YIL OLDU

12 Eylül 1980'in ardından bir ülkenin uzun gecesine dair...
Dile kolay, kırk altı yıl oldu.
Takvimler değişti, iktidarlar gelip geçti, şehirlerin çehresi değişti, çocuklar büyüdü, torunlar dünyaya geldi. 

Ama bazı acıların takvimi yoktur. 
Bazı tarihler vardır ki, üzerinden yıllar geçse de insanın hafızasında ilk günkü sıcaklığıyla durur.

12 Eylül...
Yalnız demokrasimizin değil, Cumhuriyet tarihimizin de en karanlık dönemeçlerinden biri.
Kim bilir kaç evin ışığı söndü o yıllarda? 
Kaç annenin yüreğine taş oturdu, kaç baba evladının ardından sessizce ağladı? 
İşkenceler, ölümler, hapishaneler, sürgünler... 
Bir ülkenin gençliğine reva görülen sayısız zulüm ve yarım bırakılmış hayatlar.

Yüz binlerce insanın hayatına dokundu o darbe. 
Kimilerinin bedeninde iz bıraktı, kimilerinin ruhunda. 
Kimilerinin gençliğini çaldı, kimilerinin geleceğe olan inancını.

Bugünün genç kuşaklarına anlatmak kolay değil. 
Çünkü bazı acılar, yaşanmadan tam olarak anlaşılmıyor.
O günleri yaşamayanlar, bir sabah tank sesleriyle uyanmanın, bir gecede bütün özgürlüklerin askıya alınmasının, sözcüklerin bile suç sayılmasının ne demek olduğunu nereden bilecek?

Ama bilmek zorundayız.
Çünkü 12 Eylül yalnızca geçmiş değildir. 
Bugünün gölgesi, yarının mirasıdır.
Kimse meseleyi yalnızca ekonomik krizlere, sağ-sol çatışmalarına, dönemin karmaşasına bağlamaya kalkmasın.
12 Eylül, iktisadi bir zorunluluk değil; sapına kadar siyasî bir projeydi.

Genç demokrasiyi boğazlayan, solu ezip geçen, emekçinin sesini susturan, aydınlanmanın önüne duvar ören sistematik bir saldırıydı.

Ülkenin bütün damarlarına yayılan uzun soluklu bir karanlık harekâtı...
Ve bu karanlığın ardında, sadece Ankara'nın değil, dünyanın büyük hesaplarının da gölgesi vardı.
Soğuk Savaş'ın kirli senaryoları, Yeşil Kuşak hesapları, anti-komünizm adına biçimlendirilen toplum mühendisliği...

Emir-komuta zincirindeki despotlar, bu büyük projenin taşeronlarıydı belki. 
Ama asıl mesele, tankların sokaklara çıkmasından çok daha büyüktü.
Çünkü darbe, sadece bir gece yapılmadı.
Darbe; eğitimde, hukukta, ekonomide, kültürde, toplumsal hafızada yıllarca sürdü.
Ve bugün yaşadığımız pek çok şeyin temelleri, işte o günlerde atıldı.

12 Eylül'ün açtığı kapıdan başka bir Türkiye çıktı karşımıza.
Önce Özal yılları... 
Uluslararası kapitalizmin rüzgârına açılan pencereler, özelleştirmeler, tüketim kültürü, piyasanın kutsanması...
Ardından 28 Şubat. 
Sonra başka hesaplar, başka ittifaklar, başka mağduriyet hikâyeleri...
Ve nihayet, bugünün büyük finali.
Başrolde Recep Tayyip Erdoğan.

Nereden nereye geldik?
Ulusal gelir on bin dolara yaklaştı diye hangi yoksulun sofrası gerçekten zenginleşti? 
Kâğıt üzerindeki rakamlar, pazar filesi boş dönen insanın derdini anlatabilir mi?
Sosyal adaletin olmadığı, hakça bölüşümün unutulduğu, emeğin değerinin her gün biraz daha azaltıldığı bir ülkede kimin umurunda istatistikler?

İnsanların en temel ihtiyacı değişmedi:
Aş. İş. Onur. Özgürlük. Adalet.
Bunlar olmadan hangi kalkınmadan söz edilebilir?
Evet, teknoloji gelişti.
Cep telefonlarımız var artık. Çamaşır makinelerimiz, akıllı evlerimiz, dünyanın öbür ucuyla saniyesinde konuşabilen cihazlarımız...
Hem konuşuyoruz, hem günahlarımızı temizliyoruz!

Ne büyük medeniyet.
Ama ya demokrasi?
Ya adalet?
Ya düşünce özgürlüğü?
Ya insanın insanca yaşayabilmesi?
En önemlisi de, aç kalmadan, işsiz kalmadan, yarına korkuyla bakmadan yaşayabilmek değil mi?

Bugün AVM'lerimizin ışıkları neredeyse mabedlerin kandillerini bastırıyor.
Kredi kartları elimizde, tüketim tutkusu damarlarımızda...
Para, hayatın merkezine oturmuş.
Sanki her şeyin ölçüsü o. 
İnsanın değeri, cebinden çıkan kartın limitine bağlanmış.
Sümme hâşâ... 
Tanrımız para olmuş!
İnsanın bu topluma akıl sır erdirmesi için bazen gerçekten derviş olması gerekiyor.

Bir yanda geçmişin acılarını unutmayanlar, öte yanda yalana inanmayı alışkanlık haline getirenler...
Ne meraklıymışız yalana!
Ne kolay kandırılıyoruz, ne çabuk unutuyoruz, ne çabuk vazgeçiyoruz hakikatten.

Oysa 12 Eylül'ün üzerinden kırk altı yıl geçti.
Kırk altı yıl!
Ama hâlâ o günlerin hesabı, bir ülkenin vicdanında kapanmamış bir defter gibi duruyor.
Benim kemiklerim sızlıyor 
12 Eylül aklıma geldikçe.
Gözlerim doluyor.
Çünkü ben o günleri gördüm. 
Gençliğimin üzerine çöken o ağır gölgeyi, insanların nasıl susturulduğunu, umutların nasıl kırıldığını biliyorum.
Ama benim hüzünlenmem neye yarar?
Bir insanın acısı, tek başına bir ülkeyi değiştirmeye yetmiyor.

Önemli olan, halkın gerçeği görmesi.
Önemli olan, seçmenin başına bir taş düşmesi değil; o taş düşmeden de olup biteni anlayabilmesi.
Umarım bir gün gerçeklerle yüzleşiriz.
Umarım insanlar, kendi hayatlarına dokunan sorunların kaynağını sloganlardan değil, akıllarından ve vicdanlarından hareketle aramaya başlar.

Özgür abinin peşine düşerler diyeceğim...
Ama onun da bir aması var.
Son sözüm şudur:
Lanet olsun 12 Eylül'ü hazırlayanlara, uygulayanlara, meşrulaştıranlara!
Lanet olsun, o karanlık düzenin nimetlerinden yararlanıp sonra demokrasi nutukları atanlara.

Lanet olsun, halkın yoksulluğunu görmezden gelenlere, özgürlüğü yalnız kendileri için isteyenlere, inancı siyasetin kirli pazarlıklarına alet edenlere.
Ve lanet olsun, bir ülkenin aydınlık geleceğini kendi ikballeri uğruna karartanlara.
Çünkü tarih unutmaz.
İnsan hafızası bazen yorulur, bazen susar, bazen suskunluğa gömülür.
Ama hakikat, bir gün mutlaka kapıyı çalar.

12 Eylül'ün karanlığında kaybettiğimiz her hayat, söndürülen her umut, yarım bırakılan her düş bizim ortak vicdanımızda yaşamaya devam ediyor.
Dile kolay...
Kırk altı yıl oldu.
Ama bazı geceler takvimlerden değil, insanın içinden geçer.
Ve bazı sabahlar vardır ki ülke hâlâ aydınlanmayı bekler.

Macit CÜNÜNOĞLU

İNSANLIK DAHA ÖLMEMİŞ

Dün akşam telefonum çaldı.
Arayan Ömer hocamdı;
Amasya'nın Çekelez'i...
Sesini duyunca
yılların kapısı aralandı sanki.
Bir merhaba dedik,
sonra sözü Amasya aldı.

Ne kadar zaman geçti,
kaç şehir değişti,
kaç dost eksildi hayatımızdan,
ama bazı sohbetlerin
takvimi olmaz.
Yaşlarımız yettiğince
uzandık geçmişin derinliklerine.
Helkis'in taş sokaklarından,
Yeşilırmak'ın ağır akan sularına,
çocukluğumuzun seslerine,
gençliğimizin hoyrat günlerine...

Bir ara iki kitaptan söz etti.
Biri Harun ağabeyimizin,
Yörgüç'ün son kitabı.
Diğeri Ayhan Alamur ağabeyimizin
kaleminden çıkmış.
İki kitap,
iki ayrı yolculuk belki;
ama aynı memleketin
aynı kokusunu taşıyor sayfalarında.

Amasya...
Bir şehrin adı değil yalnızca,
insanın ömrüne sinmiş
uzun bir hikâyedir.
Her sokağında bir yüz,
her evinde bir ses,
her köşesinde geçmişten kalma
bir insan gölgesi vardır.

Konuşurken tek tek andık onları.
Kimler yoktu ki...
Kürt Aslan'dan Çinli Yusuf'a,
unutuldu sanılan nice isimden
hafızamızın bir köşesinde hâlâ yaşayanlara kadar.

Adlarını söyledikçe
sanki eski bir fotoğraf albümü açıldı önümde.
Yüzler belirdi.
Kimi gülüyordu,
kimi uzaklara dalmıştı,
kimi çoktan aramızdan ayrılmıştı.
Ama hepsi bir zamanlar
bu şehrin insanıydı.
Bir şehri şehir yapan da budur belki:
Taşları, köprüleri, konakları değil yalnızca;
insanlarının hikâyeleridir.

Ömer hocam,
sohbetin bir yerinde
büyük bir incelikle davet etti beni Amasya'ya.
"Gel," dedi sanki,
"evim evindir."
Fevkalâde samimi bir sesle,
beni evinde misafir etmek istediğini söyledi.

Bir an sustum.
Çünkü bazı davetler
sadece bir yere çağırmaz insanı.
Bazı davetler,
unutulmadığını hatırlatır.
Aradan yıllar geçse de
bir dostun gönlünde hâlâ yerin olduğunu,
kapısının sana açık,
sofrasının sana hazır olduğunu
söyler.

İşte o an düşündüm:
Bu çağda,
her şeyin hızla tüketildiği,
dostlukların bile hesaplara sığdırıldığı
bir zamanda...
Böylesi bir samimiyet
insanın yüreğine dokunuyor.
Ve insan,
bütün kırgınlıklarına,
bütün yalnızlıklarına,
bütün dünyaya dair kuşkularına rağmen
yeniden inanmak istiyor.
İnsanlığa...
Dostluğa...
Vefaya...

Telefon kapandıktan sonra
uzun süre balkonda oturdum.
Gece sessizdi.
Belki Amasya uzaktaydı,
ama o akşam Yeşilırmak
içimde akıyordu.
Dağlar'ın gölgesi
eski bir dostluğun üzerine düşüyordu sanki.
Ve içimden,
kimseye duyurmadan
şu cümleyi mırıldandım:
İnsanlık daha ölmemiş.

Bir telefonun ucunda
bir şehir yeniden doğabiliyorsa,
bir dostun sesi
onca yılı bir anda aşabiliyorsa,
bir davet,
bir insanın yüreğini
bu kadar ısıtabiliyorsa...
Demek ki hâlâ umut var.
Demek ki bazı dostluklar
zamanın değil,
insanlığın hafızasında yaşıyor.
İyi ki varsınız Ömer hocam.
İyi ki Amasya var.
Ve iyi ki,
bunca eksilmeye rağmen
insanlık daha ölmemiş.

Macit CÜNÜNOĞLU

11 Eylül 2026

ESKİ EVLER

Eski evler, eski mahalleler…
Bir zamanlar kimler geçti bu sokaklardan,
Kimler kaldı duvarların gölgesinde?
Her taşında bir ömür,
Her penceresinde 
bir bakış saklı.

Amasya tarih kokar;
Sokak sokak, ev ev…
Yeşilırmak susar,
Dağlar sessizce bekler.
Zaman akar gider,
Eski evler kalır geriye
Bir şehrin unutulmuş 
hatırası gibi.

Macit CÜNÜNOĞLU

BİR KEZ DAHA, SON KEZ DAHA

Amasya’nın bir zamanlar 
Gülhane Parkı vardı.
Yeşilırmak’ın kıyısında, çocukların koştuğu, yaşlıların dinlendiği, insanların nefes aldığı bir şehir parkıydı. 
Şehrin ortak hafızasıydı.
Ama kaybettik.
Beş yıldızlı bir otel uğruna, hemşerilerimizin gözleri önünde parça parça yok edildi.

Şimdi Amasya’nın önünde 
yeni bir fırsat var.
On İki Eylül rejiminin mirası Orduevi yıkıldı. 
Geriye, Yeşilırmak’ın kıyısında, şehrin tam kalbinde değerli bir arsa kaldı.

Bu arsa betonun, otelin ya da ticari hesapların değil; halkın ortak yaşam alanı olabilir.
Bir şehir parkı…
Ağaçların altında yürüyüş yolları, çocuklar için oyun alanları, yaşlılar için banklar, gençler için buluşma noktaları…

Ve gerektiğinde afet toplanma alanı.
Kısacası Amasya’nın nefes alacağı bir alan.
Hemşerilerimizin talebi açık. Beklenti açık.

Peki belediye neden sessiz?
Daha da önemlisi, kapalı kapılar ardında ne konuşuluyor?
Natamam otel karşılığında Orduevi arsasının verilmesi gibi bir pazarlık söz konusu mu?
At pazarlığına benzeyen böyle bir anlayış, Amasya’nın geleceğini belirleyemez.
Çünkü bu arsa sıradan bir mülk değildir.
Burası Amasya’nın ortak hakkıdır.

Şimdi Belediye Başkanı Sayın Turgay Usta’ya açıkça soruyoruz:
Amasyalının sesini duyacak mısınız?
Orduevi arsasının halkın kullanımına açılması için mücadele edecek misiniz?
Yoksa bir kez daha şehrin ortak değeri, özel çıkarların insafına mı bırakılacak?

Biz yeni bir Gülhane Parkı kaybetmek istemiyoruz.
Bu kez karar kapalı kapılar ardında değil, halkın önünde alınmalıdır.
Şeffaflık istiyoruz. 
Cesaret istiyoruz. 
Amasya sevdası istiyoruz.

Çünkü başkanlar değişir, makamlar geçer, binalar yıkılır.
Ama şehir kalır.
Ve tarih, Amasya’nın bu değerli toprağını kimin koruduğunu da kimin pazarlık masasına koyduğunu da unutmaz.

Orduevi arsası rantın değil, 
halkın olsun.
Yeşilırmak’ın kıyısı betonun değil, Amasya’nın nefesi olsun.
Bir daha, gözlerimizin önünde bir şehir parkını sessizce kaybetmeyelim.

Macit CÜNÜNOĞLU

10 Eylül 2026

KAZANASMAZLAR KONAĞI

YEŞİLIRMAK'A AĞIT

Alt tarafta Yeşilırmak var,
şehrin kıyısında sessizce akan…
Bir zamanlar
salkım söğütlerin gölgesine yaslanırdı su,
çocukların sesini taşırdı kıyıdan kıyıya,
kuşların kanadına karışırdı.

Şimdi bakıyorum yukarıdan;
şehir büyümüş,
evler çoğalmış,
yollar uzamış…
Ama ırmak küçülmüş sanki.
Beton duvarların arasına sıkışmış,
kendi yatağında misafir gibi
geçip gidiyor.

Bir zamanlar
suyuna gökyüzü düşerdi;
şimdi binaların gölgeleri…
Bir zamanlar
söğütler eğilip
saçlarını suya tarardı;
şimdi beton kıyılar
ırmağa ne bir gölge
ne de bir nefes bırakıyor.

Ey Yeşilırmak,
sen yine akıyorsun…
Ama eski şarkını söylemiyorsun.
Sanki
yıllardır taşıdığın şehir yükü
suyunun rengini değil,
hatıralarını ağırlaştırmış.

Ben seni
salkım söğütlerin altında hatırlıyorum.
Kıyında çocukluğumu,
suya taş atan ellerimi,
uzaktan gelen kahkahaları…
Şimdi o çocuk yok,
söğütler yok,
o eski kıyılar yok.

Şehir yerinde duruyor
ama şehirden bir şey eksilmiş.
Belki de
betonla çevrilen yalnızca ırmak değildi;
biz,
kendi çocukluğumuzun da
kıyılarını betonladık.

Yeşilırmak,
sen gene ak…
Harşena’nın eteklerinden geç,
eski evlerin hatırasını taşı,
Gümüşlü’nün taş sokaklarından
biraz çocukluk getir bana.

Ve ne olur,
bir gün yeniden
salkım söğütlerin gölgesinde
özgürce ak…
Çünkü bir şehrin
ırmağı kanal olursa,
sadece suyu değil,
hafızası da eksilir.

Macit CÜNÜNOĞLU

4-G’NİN GENÇLERİ

1965…  Tokat Öğretmen Okulu. 4-G şubesi; öğretmenliğe ilk adım, ilk heyecan, ilk düşler… Bir fotoğrafa sığmış koca bir gençlik. Omuz omuza v...