12 Eylül 1980'in ardından bir ülkenin uzun gecesine dair...
Dile kolay, kırk altı yıl oldu.
Takvimler değişti, iktidarlar gelip geçti, şehirlerin çehresi değişti, çocuklar büyüdü, torunlar dünyaya geldi.
Ama bazı acıların takvimi yoktur.
Bazı tarihler vardır ki, üzerinden yıllar geçse de insanın hafızasında ilk günkü sıcaklığıyla durur.
12 Eylül...
Yalnız demokrasimizin değil, Cumhuriyet tarihimizin de en karanlık dönemeçlerinden biri.
Kim bilir kaç evin ışığı söndü o yıllarda?
Kaç annenin yüreğine taş oturdu, kaç baba evladının ardından sessizce ağladı?
İşkenceler, ölümler, hapishaneler, sürgünler...
Bir ülkenin gençliğine reva görülen sayısız zulüm ve yarım bırakılmış hayatlar.
Yüz binlerce insanın hayatına dokundu o darbe.
Kimilerinin bedeninde iz bıraktı, kimilerinin ruhunda.
Kimilerinin gençliğini çaldı, kimilerinin geleceğe olan inancını.
Bugünün genç kuşaklarına anlatmak kolay değil.
Çünkü bazı acılar, yaşanmadan tam olarak anlaşılmıyor.
O günleri yaşamayanlar, bir sabah tank sesleriyle uyanmanın, bir gecede bütün özgürlüklerin askıya alınmasının, sözcüklerin bile suç sayılmasının ne demek olduğunu nereden bilecek?
Ama bilmek zorundayız.
Çünkü 12 Eylül yalnızca geçmiş değildir.
Bugünün gölgesi, yarının mirasıdır.
Kimse meseleyi yalnızca ekonomik krizlere, sağ-sol çatışmalarına, dönemin karmaşasına bağlamaya kalkmasın.
12 Eylül, iktisadi bir zorunluluk değil; sapına kadar siyasî bir projeydi.
Genç demokrasiyi boğazlayan, solu ezip geçen, emekçinin sesini susturan, aydınlanmanın önüne duvar ören sistematik bir saldırıydı.
Ülkenin bütün damarlarına yayılan uzun soluklu bir karanlık harekâtı...
Ve bu karanlığın ardında, sadece Ankara'nın değil, dünyanın büyük hesaplarının da gölgesi vardı.
Soğuk Savaş'ın kirli senaryoları, Yeşil Kuşak hesapları, anti-komünizm adına biçimlendirilen toplum mühendisliği...
Emir-komuta zincirindeki despotlar, bu büyük projenin taşeronlarıydı belki.
Ama asıl mesele, tankların sokaklara çıkmasından çok daha büyüktü.
Çünkü darbe, sadece bir gece yapılmadı.
Darbe; eğitimde, hukukta, ekonomide, kültürde, toplumsal hafızada yıllarca sürdü.
Ve bugün yaşadığımız pek çok şeyin temelleri, işte o günlerde atıldı.
12 Eylül'ün açtığı kapıdan başka bir Türkiye çıktı karşımıza.
Önce Özal yılları...
Uluslararası kapitalizmin rüzgârına açılan pencereler, özelleştirmeler, tüketim kültürü, piyasanın kutsanması...
Ardından 28 Şubat.
Sonra başka hesaplar, başka ittifaklar, başka mağduriyet hikâyeleri...
Ve nihayet, bugünün büyük finali.
Başrolde Recep Tayyip Erdoğan.
Nereden nereye geldik?
Ulusal gelir on bin dolara yaklaştı diye hangi yoksulun sofrası gerçekten zenginleşti?
Kâğıt üzerindeki rakamlar, pazar filesi boş dönen insanın derdini anlatabilir mi?
Sosyal adaletin olmadığı, hakça bölüşümün unutulduğu, emeğin değerinin her gün biraz daha azaltıldığı bir ülkede kimin umurunda istatistikler?
İnsanların en temel ihtiyacı değişmedi:
Aş. İş. Onur. Özgürlük. Adalet.
Bunlar olmadan hangi kalkınmadan söz edilebilir?
Evet, teknoloji gelişti.
Cep telefonlarımız var artık. Çamaşır makinelerimiz, akıllı evlerimiz, dünyanın öbür ucuyla saniyesinde konuşabilen cihazlarımız...
Hem konuşuyoruz, hem günahlarımızı temizliyoruz!
Ne büyük medeniyet.
Ama ya demokrasi?
Ya adalet?
Ya düşünce özgürlüğü?
Ya insanın insanca yaşayabilmesi?
En önemlisi de, aç kalmadan, işsiz kalmadan, yarına korkuyla bakmadan yaşayabilmek değil mi?
Bugün AVM'lerimizin ışıkları neredeyse mabedlerin kandillerini bastırıyor.
Kredi kartları elimizde, tüketim tutkusu damarlarımızda...
Para, hayatın merkezine oturmuş.
Sanki her şeyin ölçüsü o.
İnsanın değeri, cebinden çıkan kartın limitine bağlanmış.
Sümme hâşâ...
Tanrımız para olmuş!
İnsanın bu topluma akıl sır erdirmesi için bazen gerçekten derviş olması gerekiyor.
Bir yanda geçmişin acılarını unutmayanlar, öte yanda yalana inanmayı alışkanlık haline getirenler...
Ne meraklıymışız yalana!
Ne kolay kandırılıyoruz, ne çabuk unutuyoruz, ne çabuk vazgeçiyoruz hakikatten.
Oysa 12 Eylül'ün üzerinden kırk altı yıl geçti.
Kırk altı yıl!
Ama hâlâ o günlerin hesabı, bir ülkenin vicdanında kapanmamış bir defter gibi duruyor.
Benim kemiklerim sızlıyor
12 Eylül aklıma geldikçe.
Gözlerim doluyor.
Çünkü ben o günleri gördüm.
Gençliğimin üzerine çöken o ağır gölgeyi, insanların nasıl susturulduğunu, umutların nasıl kırıldığını biliyorum.
Ama benim hüzünlenmem neye yarar?
Bir insanın acısı, tek başına bir ülkeyi değiştirmeye yetmiyor.
Önemli olan, halkın gerçeği görmesi.
Önemli olan, seçmenin başına bir taş düşmesi değil; o taş düşmeden de olup biteni anlayabilmesi.
Umarım bir gün gerçeklerle yüzleşiriz.
Umarım insanlar, kendi hayatlarına dokunan sorunların kaynağını sloganlardan değil, akıllarından ve vicdanlarından hareketle aramaya başlar.
Özgür abinin peşine düşerler diyeceğim...
Ama onun da bir aması var.
Son sözüm şudur:
Lanet olsun 12 Eylül'ü hazırlayanlara, uygulayanlara, meşrulaştıranlara!
Lanet olsun, o karanlık düzenin nimetlerinden yararlanıp sonra demokrasi nutukları atanlara.
Lanet olsun, halkın yoksulluğunu görmezden gelenlere, özgürlüğü yalnız kendileri için isteyenlere, inancı siyasetin kirli pazarlıklarına alet edenlere.
Ve lanet olsun, bir ülkenin aydınlık geleceğini kendi ikballeri uğruna karartanlara.
Çünkü tarih unutmaz.
İnsan hafızası bazen yorulur, bazen susar, bazen suskunluğa gömülür.
Ama hakikat, bir gün mutlaka kapıyı çalar.
12 Eylül'ün karanlığında kaybettiğimiz her hayat, söndürülen her umut, yarım bırakılan her düş bizim ortak vicdanımızda yaşamaya devam ediyor.
Dile kolay...
Kırk altı yıl oldu.
Ama bazı geceler takvimlerden değil, insanın içinden geçer.
Ve bazı sabahlar vardır ki ülke hâlâ aydınlanmayı bekler.