Amasya’nın topolojisi
haritayla açıklanmaz;
belge ister, hafıza ister,
bir de susmayı bilen bir dil.
Yeşilırmak, kentin omurgasıdır.
Rastgele akmaz.
Vadinin en zayıf yerinden değil,
en çok hatırası olan yerinden geçer.
Kuzeyde Harşena Dağı yükselir;
jeologlar kalker der,
tarihçiler kale,
şairler kader.
Kayaya oyulmuş her boşluk
bir mühendislik değil yalnız,
bir iktidar beyanıdır.
Kentin yerleşimi
dikey bir hafıza gibidir:
Aşağıda su ve ticaret,
ortada mahalle ve ibadet,
yukarıda savunma ve ölüm.
Bu hiyerarşi tesadüf değildir;
Hititler’de başlar,
Helenistik dönemde belirginleşir,
Roma’da sistemleşir,
Selçuklu ve Osmanlı’da
ahlâk kazanır.
Kral Mezarları
jeolojik bir zorunluluğun
siyasi bir dile dönüşmüş hâlidir.
Dağın yüzü seçilmiştir,
çünkü görünmek istenmiştir.
Ölüm burada gizlenmez;
kaya kadar kalıcı,
şehir kadar merkezîdir.
Kale,
sadece askeri bir yapı değil,
bir gözlem noktasıdır:
ırmak, çarşı, ibadethane
aynı bakışta toplanır.
Bu, mekânın iktidarla
nasıl uzlaştığının belgesidir.
Amasya’nın camileri
düzlüğe yerleşir;
çünkü secde,
yüksekliği değil dengeyi sever.
Medreseler
geçiş noktalarındadır;
bilgi,
yolda karşılaşsın diye.
Türbeler ise
kenarda durur:
hayatın tam içinde değil,
tam dışında da olmayan bir sabırla.
Köprüler
iki yakayı değil,
iki zamanı birleştirir.
Taş kemerler
suyun hafızasını bastırmaz,
onu taşır.
Müze,
bu topolojinin arşividir.
Katmanlar üst üste değil,
yan yanadır.
Hattiler burada “ilk” değildir,
Hititler “orta” sayılmaz,
Persler “geçici” kalmaz.
Hepsi aynı mekânda
aynı ciddiyetle durur.
Amasya’nın topolojisi
serttir ama bağırmaz.
Belgelidir ama kuru değildir.
Dağ konuşur,
ırmak yazar,
şehir susarak anlatır.
Ve bu yüzden Amasya
bakılarak değil,
okunarak gezilir.