28 Mart 2026

YAŞASIN SANAT

Ülke ağır bir sisin içinde,
sokaklar yorgun, kelimeler küskün.
Gelecek denilen şey
takvim yapraklarına sıkışmış gibi.
Sandık kurulur, umut kurulur,
ama adalet gelmez bazen,
hukuk susar,
insan kendi içine çekilir.

Bir gölge büyür meydanlarda,
ve biz
kendi sesimizi duyamaz oluruz.
İşte tam burada
ince bir çizgi başlar:
ya tükeniriz sessizce,
ya tutunuruz hayata…

Ve biz seçiyoruz
sanatı.
Çünkü insan
içten içe çürümek için yaratılmadı.
Çünkü bu topraklar
çok acı gördü,
çok yangın atlattı.
Tarih hâlâ anlatır:
yıkılan şehirleri,
kaybolan hayatları,
ama yine de ayağa kalkan insanı…

Öyleyse kapat gözlerini,
bir kapı aralanıyor:
Viyana.
Bir konser salonunda
zaman bile saygıyla susuyor.
Ludwig van Beethoven’ın
beşinci senfonisi
kalbinin duvarlarını yokluyor usulca…
Sanki kader kapıyı çalıyor,
ama bu kez korkutmuyor,
uyandırıyor.

Sonra bir başka rüzgâr:
Buenos Aires.
Bir bardakta köpük,
bir masada yalnızlık,
karşında Che Guevara,
gözlerinde yarım kalmış bir dünya.
Fon müziği: tango.
Adımlar yavaş,
hayat ağır…
ama hâlâ dans ediliyor.

Bir ses düşer omzuna:
Hasan Mutlucan
gülümseyerek azarlar:
“Dön memlekete…”
Ve ışıklar yanar birden,
TRT ekranı açılır
Yurttan Sesler başlar.
Uzun hava gibi yanar içimiz:
Neriman Altındağ Tüfekçi
bir dağın yamacında söyler gibi…
Rüzgâr alır götürür sesi,
Cilo’ya kadar uzanır,
ters laleler açar
yorgun yüreğimizde.

Bir köşede
Yaşar Özel
“eski dostlar” diye seslenir,
rast çöker geceye;
ince, derin, dokunaklı…
Klarnet ağlar,
bir ömürlük hikâye gibi.

Ve biz
iki bardak arasında sıkışmış insanlar
biraz susar,
biraz anlarız.
Çünkü biliriz:
gürültü geçer,
iktidar geçer,
zaman bile geçer…

Ama sanat
kalır.
İşte bu yüzden
yeniden,
inatla,
umuda tutunarak:
"Yaşasın sanat"
diye haykırırız kainata.

Macit CÜNÜNOĞLU

25 Mart 2026

CÜNÛN GİBİ...

Sabahın ilk ışığıyla başlar içimde bir nağme,
Albert Einstein gibi düşünmem belki,
ama hissederim müzikle dünyayı…

Bir vapur kalkar yüreğimden,
dalgalarına bırakırım kendimi.
Kulaklığımda bir ömür 
döner durur;
bazen Muazzez Ersoy dokunur kalbime,
bazen Orhan Gencebay yakar içimi derinden,
derken Sezen Aksu fısıldar bir eski yarayı,
ve bir gece vakti
Fatih Erkoç söyler:
“ellerim bomboş…”
işte orada eksilirim senden yana.

Sen bilmezsin,
ben her şarkıda sana biraz daha yaklaşırım,
her güftede adını saklarım içime.
Gözlerim durduk yere nemleniyorsa
sebebi sensin,
müziğin bahanesi.
“Azı karar” dediler bana,
ben seni çoğalttım içimde…

Her notada biraz daha,
her ezgide biraz derin.
Sen gülüp geçersin belki,
“şah idin şahbaz oldun” dersin ya hani…
Bilmezsin,
ben çoktan düşmüşüm sana
adı konmamış bir sevdanın en güzel yerine.

Şimdi anlıyorum:
Bazı aşklar ölçüyle yaşanmaz,
bazı kalpler eksik çalmaz hiçbir şarkıyı.
Benimki de öyle işte…
Cünûn gibi,
mecnun gibi,
ama en çok
seni sever gibi...

Macit CÜNÜNOĞLU

24 Mart 2026

AMASYA’YA DOĞRU

Bir gün yolum düşse
Amasya’ya...
Hiçbir bahaneye sığınmadan,
sadece özlediğim için…
Dağlar yine yerli yerinde durur mu,
ortadan usulca geçer mi
Yeşilırmak?
Suya baksam,
Kendimi görür müyüm 
eskisi gibi?

Bir kale vardır, bilirsin,
yüksekten bakar zamana;
bir de Çakallar Tepesi,
rüzgârı bile davetkâr…
Bağlar hâlâ nefes alır mı
Ziyere’de, Yenice’de?
Bir dal kiraz uzansa bana,
çocukluğum tutar mı elimden?

Irmak boyu yürürüm 
uzun uzun,
sözsüz bir sohbet gibi…
tarihî evler susar,
ben içimden konuşurum.
Bir semaver kaynar bir köşede,
çayın buğusu karışır hatıralara;
bir yudum alırım,
geçmişten bugüne ince bir köprü kurulur.

Akşam olur…
Bir balkon, biraz rüzgâr,
ve suyun içinden gelen
eski bir türkü gibi şehir.
Bilirim,
bazı yerler sadece şehir değildir;
insan orada
kendine rastlar ansızın.

Ve ben,
ne zaman içim daralsa
yolumu sana çeviririm.
Adım atmasam bile
kalbim çoktan varmıştır.

Macit CÜNÜNOĞLU

23 Mart 2026

BAYRAM DEDİĞİN

Bayram dediğin
takvimde kırmızı bir gün değildir sadece,
insanın insana yeniden inanmasıdır.

Ama biz…
uzun zamandır inanmıyoruz.
Kapılar kapalı,
kalpler kilitli,
sofralar dolu ama eksik bir şey var:
birbirimize dokunamıyoruz artık.

Çocuklar büyüdü,
şekerler unutuldu,
eller öpülmeden geçen yıllar
birikti içimizde tortu tortu.
“nerede o eski bayramlar?” diyoruz.
Oysa eski olan bayram değil,
biziz…
Eksilen, uzaklaşan,
kendine yabancılaşan biz.

Bir zamanlar
bir lokmayı bölüşen,
bir acıyı birlikte taşıyan insanlardık.
Şimdi
aynı sokakta yürüyüp
birbirine selam vermeyen gölgeleriz.

Adını ne koyarsan koy:
siyaset, para, kimlik, korku…
Hepsi birer duvar oldu aramızda.
Ve biz
o duvarları yıkmak yerine
üzerine bayram mesajları astık.
İki kelimeyle geçiştirdik sevgiyi:
“İyi bayramlar.”
Oysa bayram
iki kelime değil,
iki kalbin çarpışmasıdır.

Bir sarılma kadar gerçek,
bir gözyaşı kadar ağır,
bir kahkaha kadar özgür olmalı.
Şimdi sor kendine:
en son ne zaman içten güldün bir bayram sabahı?
En son kime sarıldın
hiçbir şeyi umursamadan?
Cevap susuyorsa
bil ki bayram da susmuştur.

Ama hâlâ geç değil...
Bir kapı çal,
bir el tut,
bir kırgınlığı göm toprağa.
Çünkü bayram
beklenen değil,
yapılandır.
Ve eğer bir gün
yeniden insan olmayı başarabilirsek
işte o gün
takvimler değil,
yürekler bayram eder.
BARIŞLA…
SEVGİYLE…
İNSAN KALARAK.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA'DA BİR ŞARKI

Sıkıntılı bir gün yaşadım,
insanın içi karardı ya, 
hani öyle…
Zaten aydınlığa hasretiz,
bir de gökyüzü yüzünü çevirince
dünya daralıyor insanın omzuna.
Ama heybede yine aynı şeyler:
biraz müzik,
biraz edebiyat…
İnsanı ayakta tutan
o görünmez direkler.
Ve bir kuple düşüyor içime:
Amasya…

Yeşilırmak kıyısında
zamana direnen evler gibi,
sessiz ama vakur.
Kayalara oyulmuş sabır gibi
bekliyor şehir,
bizden daha az konuşup
bizden daha çok şey anlatıyor.

Ömür dediğin
katlanarak akıyor zaten,
biraz eksilerek,
biraz alışarak.
Şükür diyorum yine de
bir sevda var içimde,
fotoğraf gibi;
ne siliniyor ne soluyor.
Un var, şeker var, yağ var,
ama helva yok.

Çünkü mesele mutfak değil,
niyetin ateşi sönük.
Açlık sıradanlaşmış,
işsizlik alışkanlık olmuş,
umut ise taksit taksit bölünmüş geleceğe.

Ve hâlâ birileri
yüksek yerlerden konuşuyor:
“şükredin.”
Sarayın gölgesi uzun,
insanın boyu kısa kalıyor altında.
Geçmişle bugünü kavga ettirip
hakikati unutturuyorlar,
oysa biz
aynı hikâyenin içinde
farklı sayfalarda yoruluyoruz.
Ne öfkeye gerek var şimdi,
ne de kırıp dökmeye…
Yaş dediğin öğretiyor insana.

Susmanın da bir dili var.
En iyisi yine
iki duble eşliğinde
bir şarkıya sığınmak:
Kimseye Etmem Şikâyet
usul usul çalıyor içimde…
Ve ben,
Amasya’nın sabrını ödünç alıp
kendi içime dönüyorum:
“Kimseye etmem şikâyet,
baktıkça mücrim gibi istikbâlime…”

Macit CÜNÜNOĞLU

ŞARKILAR DA AĞLAR

Türk müziği…
Bir milletin kalbinden kopmuş
ince bir sızı gibidir,
Ne zaman dokunsan
bir yerin kanar fark etmeden.

Hele eski şarkılar yok mu?
Bir ud başlar usulca,
bir kanun titrer ardından,
derken ses girer...
İnsan kendini değil,
kaybettiklerini dinler aslında.

Gündüz dinlemek dedim ya,
tehlikelidir…
Çünkü güneş bile dayanamaz
o kadar içli bir sese.
Işık çekilir usul usul odadan,
sen fark etmezsin,
ama gölge çöker içine.
Bir masa kurulur sonra,
kimse çağırmadan,
bir kadeh gelir,
ardından bir tane daha…

Ve sen,
şairin dediği o yerde
çoktan yüzmeye başlamışsındır.
Ne balıksın,
ne de kendin...
Sadece hatıraların arasında
nefes almaya çalışan bir gölge.

Hüzzamdan girersin…
İlk sızı oradadır çünkü.
Karcığardan çıkarsın belki,
ama çıktığın yer
girdiğin yerden daha karanlıktır.
Makamlar peş peşe dizilir,
sanki kader gibi…
Hiçbiri tesadüf değildir,
hepsi seni alır bir yere götürür:
Geçmişe.

Hatıralar…
Ah o hatıralar…
Ne çok biriktirmişsin meğer,
ne çok şeyi “unutmuşum” sanmışsın.
Bir çocuk geçer içinden,
belki sen,
belki olamadığın biri…
Bir kadın gülümser uzaktan,
adı diline gelmez,
ama kalbin tanır.

Bir masa daha,
bir gece daha,
bir dost kahkahası
Hepsi şimdi
bir şarkının içinde hapsolmuş.
Gözlerin kayar bir yere,
ama bakmazsın aslında,
çünkü gördüğün şey
karşında değil artık.

Yine de…
Sönmez bir şey kalır içinde.
Adına umut dersin belki,
belki alışkanlık,
belki de sadece inat…
“İnsan yaşamak ister,” dersin,
“Ne olursa olsun.”

Sonra dünya gelir aklına…
Sözler, nutuklar,
büyük büyük laflar…
Ama hayat,
o sözlerin hiçbirine benzemez.
Bir zamanlar…
Işıklar vardı sahnelerde,
insanlar daha gülüyordu sanki,
bir kadın elinde kadehiyle 
dünyayı umursamadan bakabiliyordu.
Bir ses yükselirdi geceden:
biraz kırık, biraz cesur,
ama en çok da özgür…
O günler geçti şimdi.
Yerine başka şeyler geldi:
daha çok korku,
daha çok suskunluk,
daha çok “mış gibi” hayatlar.
Ahlâk dediler,
ama kalpler daraldı,
özgürlük dediler,
ama nefesler azaldı.

İnsan kendi kendine soruyor:
Ne değişti gerçekten?
Biz mi büyüdük,
yoksa dünya mı küçüldü?
Ve bütün bu soruların ortasında
bir şarkı çalar yine...
Hiçbir cevap vermez,
ama her şeyi anlatır.
İşte o an anlarsın:
Bazen bir makam,
bir kitaptan daha doğrudur,
bir şarkı,
bir nutuktan daha samimi.

Başını eğersin hafifçe,
kadehini kaldırırsın yavaşça,
ve kimse duymadan söylersin:
“Bir kaset koy…”
Çünkü bazı geceler,
insan konuşamaz.
Ama bir şarkı
onun yerine ağlar.

Macit CÜNÜNOĞLU

19 Mart 2026

AŞKA DAİR

İstanbul’a vardım,
yorgun bir kalbin eşiğinde…
Şehrin kalabalığı değil aklımda,
bir tek kelime çınlıyor içimde:
Aşk.

“Bu yaşta mı?” diyorlar,
gülümseyip geçiyorum…
Aşkın takvimi yoktur çünkü,
ne kırışık sayar yüzde
ne bastona bakar yürürken.

Bir kere girmişse içeri,
o kiracı değil artık,
evin sahibidir.
Ne kovulur,
ne unutulur.
Bazen bir şiir olur,
usulca dökülür dudaklardan,
bazen bir türkü,
gecenin en koyu yerinde yankılanır.

Evet,
sol memenin altındaki cevahir
eskisi gibi harlı yanmaz belki…
Ayaklar nazlanır,
yollar uzar,
gölgeler bir yoldaş olur.

Ama şu başın içindeki
milyarlarca kıvrım var ya,
hâlâ bir yangın yeri…
Bir mavi göz görsem,
dalıp giderim denizlerin dibine.
Bir yeşil göz değse aklıma,
kaybolurum ormanların en vahşisinde.
Zeytin gözlü mü dediniz?
Uzanırım toprağa,
sarılırım ağaçlara,
aşkla direnirim dünyaya.

Bir de Amasya düşer aklıma...
Yeşilırmak kıyısında ağır ağır 
akan zaman,
kaya mezarlarının gölgesinde saklı sevdalar…
Misket kokulu bir akşamüstü,
kalbim yine genç bir delikanlı 
gibi çarpar, ve ben
tarihin içinden geçerken bile
aşkı aramaktan vazgeçmem.

Ben bu yaşımla
hâlâ sevdayı hecelerim
bir papağan inadıyla,
bir çocuk saflığıyla.
Çünkü hayat dediğin,
aşksız eksik bir cümle.

Küsüp köşeye çekilmek mi?
Yok, ben orada yokum.
Bu dünyanın gürültüsüne inat,
bir kelimeyi büyütüyorum içimde:
Aşk.
Dağa taşa yazıyorum,
belki biri okur diye…
Belki bir yürek duyar diye…
Duyduk, duymadık demeyin
Ben hâlâ buradayım,
ve hâlâ
aşkı arıyorum.

Macit CÜNÜNOĞLU

18 Mart 2026

ZAMANIN RUHUNA İNAT

Konjonktür dediler,
bir kelimeyle örttüler utancı.
“Zamanın ruhu” dediler
Sanki ruhu olan bir çağdı yaşanan.
Oysa yıl 1915, Çanakkale Savaşı,
toprak kanı tanıyordu,
insan ölümü ezberliyordu.

Bir yanda emirler,
Bir yanda sürgün yolları…
Tehcir Kanunu geçiyordu tarihin karanlık defterine,
ve kimse yüksek sesle konuşamıyordu.

Çünkü hakikat,
En çok korkulan şeydi o günlerde.
İmparatorluk,
altı asırlık bir rüyanın son demleri.
Yanlış ittifakların, kör gururun,
ve gecikmiş aklın bedeli.

Alman gölgesinde büyüyen bir savaş,
her cephede biraz daha eksilen bir hayat…
Doğu’da donan umutlar,
Arap çöllerinde kaybolan sesler,
Balkanlar’da yutulan geçmiş.

Ama Çanakkale
Orada başka bir şey vardı:
Ölümü bile ikna eden bir direniş.
Bir millet,
kendi küllerine “henüz değil” diyordu.

Sonra…
Mondros Ateşkes Antlaşması,
Ardından Sevr Antlaşması.
Bir imparatorluğun diz çöküşü,
Bir tarihin cenaze namazı.

Ama her son,
kendi isyanını doğurur.
Kurtuluş Savaşı
yeniden ayağa kalkmanın adı,
yoktan var olmanın,
küllerden yürüyen bir halkın hikâyesi.

Ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanı.
Bir sabah,
Bir umut,
Bir “artık biz de varız” cümlesi.

Ama ne garip…
Zaman değişir,
İsimler değişir,
Saltanat gider, Cumhuriyet gelir
Fakat insan,
Aynı mazeretlere sığınır.
Yine konjonktür,
Yine zamanın ruhu…
Yine suskunluk,
Yine yarım hakikatler.

Ben inanmıyorum artık...
Ne çağın ruhuna,
Ne kelimelerin merhametine.
Çünkü tarih,
affetmez kendini tekrarlayanları.
Ve insan
En çok da
Kendine yalan söylediğinde kaybeder.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA'DA BİR ŞARKI

Sıkıntılı bir gün yaşadım,
insanın içi karardı ya, 
hani öyle…
Zaten aydınlığa hasretiz,
bir de gökyüzü yüzünü çevirince
dünya daralıyor insanın omzuna.
Ama heybede yine aynı şeyler:
biraz müzik,
biraz edebiyat…
İnsanı ayakta tutan
o görünmez direkler.
Ve bir kuple düşüyor içime:
Amasya…

Yeşilırmak kıyısında
zamana direnen evler gibi,
sessiz ama vakur.
Kayalara oyulmuş sabır gibi
bekliyor şehir,
bizden daha az konuşup
bizden daha çok şey anlatıyor.

Ömür dediğin
katlanarak akıyor zaten,
biraz eksilerek,
biraz alışarak.
Şükür diyorum yine de
bir sevda var içimde,
fotoğraf gibi;
ne siliniyor ne soluyor.
Un var, şeker var, yağ var,
ama helva yok.

Çünkü mesele mutfak değil,
niyetin ateşi sönük.
Açlık sıradanlaşmış,
işsizlik alışkanlık olmuş,
umut ise taksit taksit bölünmüş geleceğe.

Ve hâlâ birileri
yüksek yerlerden konuşuyor:
“şükredin.”
Sarayın gölgesi uzun,
insanın boyu kısa kalıyor altında.
Geçmişle bugünü kavga ettirip
hakikati unutturuyorlar,
oysa biz
aynı hikâyenin içinde
farklı sayfalarda yoruluyoruz.
Ne öfkeye gerek var şimdi,
ne de kırıp dökmeye…
Yaş dediğin öğretiyor insana.

Susmanın da bir dili var.
En iyisi yine
iki duble eşliğinde
bir şarkıya sığınmak:
Kimseye Etmem Şikâyet
usul usul çalıyor içimde…
Ve ben,
Amasya’nın sabrını ödünç alıp
kendi içime dönüyorum:
“Kimseye etmem şikâyet,
baktıkça mücrim gibi istikbâlime…”

Macit CÜNÜNOĞLU

17 Mart 2026

AMASYA'DA BİR GÜN

Güneşli bir günün içinden geçtim
ve yolum düştü Amasya’ya…
Amasya
sustu önce,
sonra konuştu usul usul.
Yeşilırmak akıyordu
benim içim gibi ağır,
kıyısındaki evler
zamana karşı dimdik
sanki her biri bir hatıra,
her biri bir sabır anıtı.

Kayalara oyulmuş yüzler
yukarıdan bakıyordu şehre,
ben de baktım kendime:
ne çok yorulmuşum meğer.
Aydınlığa hasret bir ülkede
en çok bu şehirde anladım
ışığın ne demek olduğunu
gürültüsüz,
gösterişsiz,
ama inatla var olan.

Dedim ki kendi kendime:
ömür böyle geçiyor işte,
biraz susarak,
biraz kabullenerek.
Amasya öğretiyor insana
bağırmadan da direnilir,
yıkılmadan da eğilinir biraz.

Un var, şeker var, yağ var 
ama helva yok hâlâ…
Çünkü ateşi harlamak yerine
dumanıyla oyalanıyoruz.
Şehir susuyor,
ama ben duyuyorum:
açlık var sokak aralarında,
umut ince bir ip gibi
gerilmiş geleceğe.

Ve yine bir yerlerden
“şükredin” diyen sesler…
Oysa Amasya başka bir şey fısıldıyor:
“Sabır başka, boyun eğmek başka.”
Akşam çöküyor usulca,
Yeşilırmak kararıyor,
ben içimde bir şarkıya sığınıyorum:
Kimseye Etmem Şikâyet...
Ve anlıyorum
bu şehir gibi olmalı insan:
derin,
sessiz,
ama vazgeçmeden akan.

Amasya kalıyor ardımda,
ama içimde bir yer artık
hep orası:
biraz hüzün,
biraz direnç,
biraz da umut…

Macit CÜNÜNOĞLU

HABERİN VAR MI KÖR DUVAR?

Hayat dediğin nedir ki,
bir avuç zamanın elimizden 
akışı mı,
yoksa suskun bir aynada çoğalan yüzler mi?
Aklım, Bertrand Russell’in cümlesine takılı:
“Tek kitaplı insandan kork…”

Ben ise bin parçaya bölünmüş bir kütüphaneyim,
her rafımda başka bir yalnızlık.
Tarihin tozunu üflerken
Halil İnalcık geçiyor içimden,
sanki zaman bir imparatorluk gibi çöküyor omuzlarıma,
ve ben, kendi içimde fethedemediğim bir şehir kalıyorum.

Geceleri büyür yalnızlık,
Gabriel García Márquez’in rüzgârında savrulurken,
yağmur, sarı bir kelebeğe dönüşür bazen,
bazen de hatıralar, isimsiz bir kasabada kaybolur.
Ben o kasabayım işte
haritada yok, kalpte yarım.

Kitaplar…
Ah o kitaplar!
Bir yangından kurtardığım çocuklar gibi sarılıyorum sayfalara.
Sonra Adnan Binyazar fısıldıyor:
“Yazılışı tehlike yaratacak bir hayat…”
Ve ben anlıyorum,
bazı hayatlar okunmaz, yaşanır;
bazılarıysa yaşanmaz, yazılır.

Memleket…
Adını koymaya çekindiğim bir sızı.
Sokaklarında afişler yırtık,
dillerinde hakikat eksik.
Siyaset, karanlık bir kuyudan su çekiyor
her damlası biraz daha kirli,
her söz biraz daha ağır.

Vicdan mı?
Eski bir sözlükte unutulmuş kelime.
Gülmeyi unuttuk biz,
mizahı toprağa gömdük.
Komşudan yankılanan  haykırışlar,
bir çağın değil, bir isyanın sesi gibi.

Rüzgâr kıbleden esiyor belki
ama yönünü kaybetmiş pusulalarla yürüyoruz.
İlkbahar indi ülkenin üzerine
öyle bir iniş ki bu,
çiçek değil, umut dökülüyor dallardan.
Kadınlar, çocuklar, işçiler…
toprak, en çok onları seviyor artık.
Her gün biraz daha kalabalık mezarlıklar,
her gün biraz daha eksik bir hayat.

İnsanlık “off” olmuş,
acı modunda bekliyor.
Kapitalizm, kravatını düzeltip gülümsüyor.
Paranın tanrısı yok,
ama kulları çok.
Ve biz…
karanlığın içinden geçerken birbirimize çarpıyoruz,
kimse kimseyi tanımıyor artık.

Gökyüzünde melekler dizilmiş belki,
ama yüzlerindeki tebessüm
biraz acı, biraz yorgun.
Şimdi soruyorum
taştan, betondan, suskunluktan örülmüş sana:
Ey kör duvar!
Zamanın yükünü sırtlamış sağır tanık!
İçimde kopan bu gürültüyü duyuyor musun?
Yoksa sen de mi alıştın
insanın yavaş yavaş yok oluşuna?
Söyle…
Haberin var mı kör duvar?

Macit CÜNÜNOĞLU

16 Mart 2026

178'inci YIL

Bugün öğretmen okullarının
yüz yetmiş sekizinci kuruluş yıldönümü.
Takvimde sıradan bir gün belki,
ama bizim yüreğimizde
koskoca bir hatıra.

Ben Tokat Öğretmen Okulu mezunuyum.
Üç yıl yatılı okudum o sıralarda.
Tokat’tan, Amasya’dan, 
Yozgat’tan gelen
beş yüz elli delikanlıydık.
Gündüzlü arkadaşlarımızı saymazsanız
koca bir memleket
aynı bahçede soluk alırdık.

Devlet baba bizi korudu 
o yıllar.
Yemeğimizi verdi,
giyeceğimizi verdi,
kitabımızı, defterimizi verdi.
Kaloriferli yatakhanelerde
gecenin soğuğuna karşı
uykularımızı ısıttı.
Bir çorbanın buharında
memleket kokusu vardı.
Bir dilim ekmekte
köylünün alın teri.

Yıl sonunda
çalışkan arkadaşlarımızı
deniz kenarlarına götürdüler.
Otobüs camlarından
ilk kez başka şehirleri gördük.
Eh… daha ne olsun.

Meğer devlet sosyalistmiş de
bizim haberimiz yokmuş!
Ama gençlik
ateşten bir rüzgâr gibi.
Düşünmeden koşar bazen
uçurumun kenarına kadar.
Biz de koştuk.
Kavgaların içine düştük.
Boş yere
yüzlerce cana mal olan
fırtınalara kapıldık.
Ve nihayetinde
adam gibi yenildik.
Ama kaybettiğimiz
sadece bir kavga değildi.
Kazandığımız ise
ömür boyu taşıdığımız bir ruhtu.
Mücadele ruhu…
İsyan tutkusu…
İtiraz etme cesareti.

Onurlu bir insan için
büyük bir servettir bunlar.
Öyle banka hesabında durmaz.
Tapusu yoktur.
Ama insanın omurgasını
dimdik tutar.
Bizim yüreğimiz
o yıllarda doldu:
Sevgiyle…
Adaletle…
Eşitlikle…
Özgürlük hayâlleriyle.

Hayatın pusulası
işte o çağlarda çizildi.
Kalan ömrümüz
o rotada yürüdü.
Kimi dinciliğin peşine düştü,
kimi milliyetçiliğin,
kimi mezheplerin dar yollarında
kendi yankısını aradı.

Biz ise
vicdanın sesini dinledik.
Emeğin yanında durduk.
Alın terinin değerini bildik.
İşçiyi, köylüyü, üreten insanı
baş tacı ettik.
Bedel mi?
Elbette bedel ödedik.
Gözyaşı gördük.
Ayrılıklar yaşadık.
Acıların içinden geçtik.
Mahpus damlarına düştük.
İşkenceler çektik.

Ama pişmanlık
hiç uğramadı kapımıza.
Çünkü sınıf aşkı
her şeyden ağır bastı.
Başımız dikti.
Yolumuz açıktı.
Yüreğimizde
memleket kadar büyük bir umut vardı.

İşte o sıralarda
çok güzel öğretmenlerimiz oldu.
Işık gibi insanlar…
Ama aralarında
Gestapo şefi gibi davrananlar da çıktı.
Sistemin sopasını taşıyanlar…
Öğrenciyi ezmekten
sadistçe zevk alanlar…
Ne var ki
zaman onların gölgesini de
hatıraların arasına kattı.

Ve bugün
geriye dönüp baktığımda
bütün o günleri
sevgiyle anıyorum.
Çünkü o sınıflarda
yalnızca ders görmedik biz.
Hayatı öğrendik.
O sıralarda
yalnızca kitap okumadık.
İnsanı öğrendik.
Rahle-i tedristen geçerken
bir meslekten çok
bir vicdan kazandık.

İyi ki o okulda okumuşum.
İyi ki o avluda yürümüşüm.
İyi ki o sıralarda
gençliğimi bırakmışım.
Ne mutlu bana.
Ve bugün
yılların ardından
bir kez daha söylüyorum:
Öğretmen okullarının
178. kuruluş yıldönümü
kutlu olsun.
Hatırası
memleket kadar büyük,
emeği gelecek kadar değerli.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA’DA BİR SABAH

 Haberlere bakmam artık,
yoruldu gözlerim aynı manzaradan.
Meydanlarda büyür sözler, vaatler, savaşlar,
ama insanın içi
bazen sessizce küçülür.
Barış, demokrasi, eşitlik, adalet…
Uzak bir kıyının isimleri gibi.
Belki torunlarım görür o sahili,
bizim payımıza
beklemek düşer çoğu zaman.

Bir rüya mı bu, bilmem.
Belki aç tavuğun darı düşü.
Ama insan yine de hayâl kurar,
çünkü hayâl bazen
bir ömrü aydınlatan tek ışıktır.

Ben mi?
Ben çoktan çekildim kalabalıktan.
Eteğimde torunların gülüşü,
başımın üstünde martılar.
Bir gün Amasya’da yürümek isterim,

Yeşilırmak ağır ağır akarken.
Sularında eski zamanların sesi,
kıyısında yorgun bir sabah.
Harşena bakar şehre
asırlık bir bekçi gibi.
Kayalara oyulmuş krallar susar,
ama tarih
rüzgârla fısıldamayı sürdürür.

Ben orada
geleceğe küçük bir umut bırakmak isterim;
bir söz, bir selâm,
sessiz bir hatıra.

Çünkü bilirim:
ömrümüz okyanusta bir damla.
Ama yine de
her sabah başka bir güneş doğar bu ülkeye…
Yeter ki tarih
bizi bir kez daha kazıklamasın.

Macit CÜNÜNOĞLU

15 Mart 2026

TARİHİN İÇİNDEN

Okul sıralarında
tebeşir tozuna karışıp giden yıllar var aklımda,
ama tuhaftır
tarih öğretmenlerimin yüzü yok hafızamda.
Demek ki iz bırakmamışlar.
Belki de defter yapraklarında
sadece rakamlar kaldı geriye:

1453,
1492,
1699…

Ezberlenip geçilen sayılar,
kapısı açılmayan odalar gibi.
Tarih dersi mi?
Ben almayayım,
hele hele resmî üniformalısından.
Haksızlık etmeyelim yine de…
Belki yürürlükteki mevzuatın
ezber kokan koridorlarında
başka türlü anlatılamıyordu geçmiş.

Kim bilir,
belki de ideolojinin gölgesi düşüyordu tahtaya.
Ama yine de sapmayalım
münâfıklığa.
Çünkü şimdi öyle mi?
Şimdi varsa yoksa tarih.
Televizyon ekranlarında
tozlu saray kapıları açılıyor,
gizli kalmış defterler karıştırılıyor,
yüzyılların yankısı dolaşıyor stüdyolarda.

Anlatıcıların ağzından bal damlıyor,
biz de dinlerken
kendimizi bir anda
başka çağların eşiğinde buluyoruz.
Bir bakmışsın
Osmanlı’nın serin avlusunda dolaşıyoruz,
bir bakmışsın
bir sefer dönüşü yorgun bir askerin gözlerindeyiz.

Ve düşün ki
tarihin kutup yıldızı sayılan
büyük bir bilgeyle
aynı çağda yaşadık.
Kitaplarını açıp okumak,
yüzyılların nabzını satır satır dinlemek…
Ne büyük ayrıcalık.
Yeter ki merak edilsin
dün ve geçmiş.

Takdir edersiniz ki
soyağacımızdan bahsetmiyoruz burada.
Mesele;
gezegenimizin üstünde yürüyen
insan denen varlığın
binlerce yıllık serüveni.

Sakın ha
“Ne işe yarar?” demeyin.
Çünkü tarihsiz bilinç
kökü kesilmiş ağaca benzer.
İlk rüzgârda devrilir.
İlk fırtınada
yerinde yeller eser.
Tarih bilgisi başka şeydir,
tarih kültürü bambaşka.

Birincisinde
Karlofça Antlaşması’nın
1699 yılında imzalandığını öğrenirsin,
sınavı geçersin.
İkincisinde ise
bir imparatorluğun
neden geri vitese taktığını
yüzyılların şanzımanından anlarsın.

Ve Balkan dağlarında
yitirilen toprakların
soğuk rüzgârı eser yüzünde.
O zaman düşünürsün…
Nerede kırıldı kader?
Nerede sarsıldı dengeler?
İşte o vakit
tarih artık rakam değildir,
bir milletin kalp atışıdır.

Çünkü tarih
engindir.
Okyanustur.
Bir kere kulaç atmayı öğrendin mi
alır götürür seni
binlerce yıl geriye.
Önce mağaraya sokar.
Taş duvarlarda titreyen ateş ışığı,
ilk korkular,
ilk umutlar…
Sonra toprağa bağlar insanı.
Tohum düşer toprağa,
buğday başak verir,
ve insan yerleşir dünyaya.

Ateş bulunur,
tekerlek döner,
şehirler yükselir.
Ama aynı zamanda
köle zincirleri de dövülür demirde.
M.Ö. on üçüncü yüzyılın başlarında
iki büyük güç oturur bir masaya
ve tarihin ilk yazılı barışını imzalar:
Kadeş.

Demek ki insan
binlerce yıl önce de
barışı arıyordu.
Ama ne garip…
Bugün,
yirmi birinci yüzyılda bile
barış hâlâ uzak bir yıldız
bizim coğrafyamıza.
Topraklarımızda
kanın kokusu eksik olmuyor.
Yıllar geçiyor,
on yıllar,
bazen kırk yıl,
bazen daha fazla.
Ve tarih
acıyla yazılıyor yeniden.

İşte böyle bir hikâyedir tarih.
Zaferlerle dolu,
yenilgilerle dolu,
umutlarla ve felaketlerle dolu
insanın uzun yürüyüşü.
Ciddiye alırsa toplumlar
aydınlık olur yarınlar.
Ama pusulası bilim değilse
bir elde tespih,
bir elde seccade
yolları ararsan karanlıkta…

Dolaşıp durursun
aynı dar sokaklarda.
Gündüz gece,
gece gündüz.
Bir matematik dehasını tanımadan
yüzyılların bilgisini hor görürsen
ve medet umarsan yalnızca eski kitaplardan…
Farkında bile olmadan
rezil rüsva olursun
cümle âleme.
Yedi düvele.

Gördünüz mü…
Hafta bitti yine.
Biraz tarihten söz edelim derken
laf döndü dolaştı
siyasetin kapısına dayandı.
Affola…
İnsan bazen
geçmişe bakarken
bugünü de görmeden edemiyor.
Ben şimdi
lafı daha fazla uzatmadan
sessizce çekileyim bu sayfadan.
Herkese
huzurlu bir hafta sonu dileyerek.
Saygılarımla.

TARİHİN İÇİNDEN

Okul sıralarında
tebeşir tozuna karışıp giden yıllar var aklımda,
ama tuhaftır
tarih öğretmenlerimin yüzü yok hafızamda.
Demek ki iz bırakmamışlar.
Belki de defter yapraklarında
sadece rakamlar kaldı geriye:

1453,
1492,
1699…

Ezberlenip geçilen sayılar,
kapısı açılmayan odalar gibi.
Tarih dersi mi?
Ben almayayım,
hele hele resmî üniformalısından.
Haksızlık etmeyelim yine de…
Belki yürürlükteki mevzuatın
ezber kokan koridorlarında
başka türlü anlatılamıyordu geçmiş.

Kim bilir,
belki de ideolojinin gölgesi düşüyordu tahtaya.
Ama yine de sapmayalım
münâfıklığa.
Çünkü şimdi öyle mi?
Şimdi varsa yoksa tarih.
Televizyon ekranlarında
tozlu saray kapıları açılıyor,
gizli kalmış defterler karıştırılıyor,
yüzyılların yankısı dolaşıyor stüdyolarda.

Anlatıcıların ağzından bal damlıyor,
biz de dinlerken
kendimizi bir anda
başka çağların eşiğinde buluyoruz.
Bir bakmışsın
Osmanlı’nın serin avlusunda dolaşıyoruz,
bir bakmışsın
bir sefer dönüşü yorgun bir askerin gözlerindeyiz.

Ve düşün ki
tarihin kutup yıldızı sayılan
büyük bir bilgeyle
aynı çağda yaşadık.
Kitaplarını açıp okumak,
yüzyılların nabzını satır satır dinlemek…
Ne büyük ayrıcalık.
Yeter ki merak edilsin
dün ve geçmiş.

Takdir edersiniz ki
soyağacımızdan bahsetmiyoruz burada.
Mesele;
gezegenimizin üstünde yürüyen
insan denen varlığın
binlerce yıllık serüveni.

Sakın ha
“Ne işe yarar?” demeyin.
Çünkü tarihsiz bilinç
kökü kesilmiş ağaca benzer.
İlk rüzgârda devrilir.
İlk fırtınada
yerinde yeller eser.
Tarih bilgisi başka şeydir,
tarih kültürü bambaşka.

Birincisinde
Karlofça Antlaşması’nın
1699 yılında imzalandığını öğrenirsin,
sınavı geçersin.
İkincisinde ise
bir imparatorluğun
neden geri vitese taktığını
yüzyılların şanzımanından anlarsın.

Ve Balkan dağlarında
yitirilen toprakların
soğuk rüzgârı eser yüzünde.
O zaman düşünürsün…
Nerede kırıldı kader?
Nerede sarsıldı dengeler?
İşte o vakit
tarih artık rakam değildir,
bir milletin kalp atışıdır.

Çünkü tarih
engindir.
Okyanustur.
Bir kere kulaç atmayı öğrendin mi
alır götürür seni
binlerce yıl geriye.
Önce mağaraya sokar.
Taş duvarlarda titreyen ateş ışığı,
ilk korkular,
ilk umutlar…
Sonra toprağa bağlar insanı.
Tohum düşer toprağa,
buğday başak verir,
ve insan yerleşir dünyaya.

Ateş bulunur,
tekerlek döner,
şehirler yükselir.
Ama aynı zamanda
köle zincirleri de dövülür demirde.
M.Ö. on üçüncü yüzyılın başlarında
iki büyük güç oturur bir masaya
ve tarihin ilk yazılı barışını imzalar:
Kadeş.

Demek ki insan
binlerce yıl önce de
barışı arıyordu.
Ama ne garip…
Bugün,
yirmi birinci yüzyılda bile
barış hâlâ uzak bir yıldız
bizim coğrafyamıza.
Topraklarımızda
kanın kokusu eksik olmuyor.
Yıllar geçiyor,
on yıllar,
bazen kırk yıl,
bazen daha fazla.
Ve tarih
acıyla yazılıyor yeniden.

İşte böyle bir hikâyedir tarih.
Zaferlerle dolu,
yenilgilerle dolu,
umutlarla ve felaketlerle dolu
insanın uzun yürüyüşü.
Ciddiye alırsa toplumlar
aydınlık olur yarınlar.
Ama pusulası bilim değilse
bir elde tespih,
bir elde seccade
yolları ararsan karanlıkta…

Dolaşıp durursun
aynı dar sokaklarda.
Gündüz gece,
gece gündüz.
Bir matematik dehasını tanımadan
yüzyılların bilgisini hor görürsen
ve medet umarsan yalnızca eski kitaplardan…
Farkında bile olmadan
rezil rüsva olursun
cümle âleme.
Yedi düvele.

Gördünüz mü…
Hafta bitti yine.
Biraz tarihten söz edelim derken
laf döndü dolaştı
siyasetin kapısına dayandı.
Affola…
İnsan bazen
geçmişe bakarken
bugünü de görmeden edemiyor.
Ben şimdi
lafı daha fazla uzatmadan
sessizce çekileyim bu sayfadan.
Herkese
huzurlu bir hafta sonu dileyerek.
Saygılarımla.

Macit CÜNÜNOĞLU 

14 Mart 2026

NİHÂVENDİN DÜNYASI

Akşam ağır aksak yürür
bu şehrin eski sokaklarında…
Gökyüzü solgun bir ud sesi gibi titrer,
rüzgâr usulca karıştırır eski hatıraları.
İşte o saatlerde kalbim
derin bir nihâvend makamı gibi yanar.

Bir masa seçerim yine
gecenin en yalnız köşesinden.
Çünkü bazı duygular vardır
kalabalıkta dile gelmez;
bazı aşklar vardır
ancak bir şarkının içinde nefes alır.
Sokağın ucunda bir lamba titrer,
ışığı yorgun, gölgesi uzun.
Sanki yıllardır içimde bekleyen
bir ismin hatırası gibi.

Derken gecenin içinden
ince bir nağme süzülür:
Şarkılar seni söyler…
ve ben anlarım ki
bazı isimler zamana teslim olmaz.
Her mısrada sen varsın,
her susuşta biraz ben…
Bir zamanlar aynı akşamı paylaşan
iki yorgun kalp gibi.

Hatırlar mısın bilmem
o uzun yaz gecelerini…
Sözlerimizin arasına karışan
sessiz bir sevdayı.
Sonra gecenin içinden
uzak bir meydan sesi gelir…
Amasya’da bir akşamdır sanki,
Yeşilırmak kıyısında ağır bir rüzgâr,
ırmak boyu evlerinin gölgesinde
bir bando çalar usul usul.
Bakır nefeslilerde dolaşan
hüzünlü bir nihâvend nağmesi…
Sanki bütün şehir
aynı hatırayı dinler.

Şimdi ise
her şey eski bir plak gibi döner içimde:
bir kahkaha,
bir bakış,
bir de yarım kalmış cümle.
Ve bazen içimden
usulca dökülür o kadim sitem:
Kimseye etmem şikâyet,
ağlarım ben hâlime…
Çünkü insan en çok
susarak yenilir sevdiklerine.
Gece ilerler,
sokaklar uykuya dalar,
ay göğün en tenha yerine çekilir.

Ben ise hâlâ düşünürüm:
Acaba bir gün
yılların arasından bir kapı 
aralanır mı?
Belki bir akşam
eski bir şarkının tam ortasında
sen çıkarsın karşıma.
İşte o yüzden
kalbimin içinde hâlâ dolaşır
o ince umut:
Bir ihtimal daha var…

Ama bilirim
bazı aşklar
kavuşmak için değil,
bir ömür nihâvend kalmak için yazılmıştır.
Ve akşam iner yine:
biraz kül,
biraz duman,
biraz hatıra…

Ben susarım.
Ama içimde
kırık bir udun tellerinde dolaşan
o eski şarkı sürer:
Biraz sen,
biraz ben,
biraz da bitmeyen bir akşam… 

Macit CÜNÜNOĞLU

İTİRAZ İLE EYVALLAH

Gece yarısı bitti film,
ekran karardı
ama içimdeki hikâye bitmedi.
Bir çocuk yürüyordu İstanbul’un sokaklarında,
omzunda çöp torbası,
gözlerinde koca bir dünya.

Ben koltuğumda oturmuş,
elime mendili almış
o çocuğun kaderine bakıyordum.
İnsan bazen bir film izler
ama aslında
kendi hayatını görür perde arkasında.

Bir şarkı başladı sonra…
kırık bir kalbin içinden çıkan bir ses gibi.
“İtirazım var bu zalim kadere…”
İşte o an
yılların kapısı gıcırdayarak açıldı.

Birden
gençliğimin sokakları doldu odaya.
Yürüyüşler…
bildiriler…
hararetli tartışmalar…
sigara dumanı ve büyük laflar.

Dünyayı değiştirecektik.
O kadar emindik ki…
Sanki tarih bizim cebimizdeydi.
Yüzlerce dost edindik,
kardeş bildiklerimiz oldu,
yoldaş dediklerimiz oldu.

Bir örgütün kapısından girdik sonra.
Ve farkında olmadan
aklımızı askıya aldık.
Önderlerimiz vardı.
Onlar her şeyi bizden iyi bilirdi.
Biz sadece inanırdık.
İnanmak kolaydır gençken…
Çünkü dünya henüz
insanın kalbini kırmayı öğrenmemiştir.

Sonra yıllar geçti.
Kavgalar büyüdü.
Sokaklar sertleşti.
Geceler uzadı.
İşkencelerden geçtik.
Mahpus damları gördük.
Demir kapıların kapanışını duyduk.

Ama yine de şikâyet etmedik.
Çünkü davamız kutsaldı.
İnancımız kusursuzdu.
Marx bizim tanrımızdı,
Lenin peygamber katında bir isimdi sanki.
Böyle yaşadık yıllarca.
Sonra zaman geçti…
"Zaman", her şeyi değiştiren o sabırlı öğretmen.

Arkadaşlar dağıldı,
yollar ayrıldı,
sloganlar yavaş yavaş
hatıralara dönüştü.
Ve bir gün,
hiç fark etmeden
başka bir yerde buldum kendimi.
Bir masada…
Masada bir şişe şarap,
yanında bol miktarda gönül yarası.

Hayatın öğretmediği ders kalmamış gibiydi artık.
Ve bir gün biri sorsa bana:
“Ne oldun bunca yıldan sonra?”
Gülümserim.
“Vallahi,” derim,
“Müslüm babacı oldum.”
Kaderle kavga etmeyi bırakanların,
ama yine de ona boyun eğmeyenlerin tarafında.
Şarkılarla konuşanların…
gecenin bir vakti
kendi kalbine itiraz edenlerin tarafında.

Bugün geldiğim yerden memnunum aslında.
Geçmişime küskün değilim.
Çünkü o yıllar olmasaydı
bugünün ben’i de olmazdı.
Her yara biraz öğretir insana.
Her kayıp biraz olgunlaştırır.
Yine de bazen
gecenin bir saatinde
o eski şarkıyı açarım.
Ve kadehimi kaldırıp
hem geçmişe
hem geleceğe
aynı anda selâm gönderirim.
Bir yudum içerim,
sonra usulca mırıldanırım:
İtirazım var…
Ama eyvallahı da var.


Macit CÜNÜNOĞLU

13 Mart 2026

DAİMA AMASYA

Bunalımlı zamanlardan geçiyoruz,
söz ağır, hayat yorucu,
insanın içi dar bir sokak gibi…
Siyasetin çamuruna bulaşmış günler olur,
ne yana dönsen karanlık.

İşte o vakitlerde
insan bir pencere arar kendine.
Benim pencerem sanattır,
bir cümle, bir türkü, bir şiir…
Yorulmuş ruha serin bir su gibi.

Kimseye akıl verecek değilim,
ne bir bilgeyim ne de ustasıyım kelimelerin.
Yazdıklarım sadece
dost meclisinde söylenmiş
sade bir sohbet gibidir.

Bir dostum geçenlerde 
dedi ki,
“Amasya’yı ne çok yazıyorsun,
galiba hâlâ orada yaşıyorsun.”

Oysa doğduğum şehirde
topu topu on beş yıl kaldım.
Sonra yollar açıldı önüme;
Tokat Öğretmen Okulu’na düştü yolum,
sonra İstanbul…
Yarım asırdır bu koca şehrin kalabalığında
bir köşe tuttum kendime.

Ama insanın kalbinde
bazı şehirler hiç küçülmez.
Benim içimde
Amasya hâlâ çocukluk boyundadır.
Yeşilırmak’ın kıyısında başlar hatıralar,
suyun sesinde büyür.
Orada öğrendim yüzmeyi,
bahçelerinden meyve çalmayı,
yaz akşamlarında tozlu sahalarda
futbol oynamayı.
Çolağın bağında topun peşinden koşarken
dünya bize ait sanırdık.
Güneş batınca
akşamın serinliği inerdi mahalleye.

Sekiz yıl okullarına gittim o şehrin,
sekiz yıl boyunca
arkadaşlık dediğin şeyin
en saf halini öğrendim.
Daha dün gibi…
Savadiyeli Bülent ile konuştuk telefonda;
şimdi Ankara’da mimar.

Ama sesinde hâlâ
Amasya sokaklarının yankısı var.
Küçük şehirler
insana büyük dostluklar bırakır.
Yangın yeri derler ya eskiler,
işte öyle günlerdi bazen.
Rahmetli abimle birlikte
ekmek parası peşinde
pazar tezgâhlarında dolaştık.
Sekiz yaşındaydım
Ali-Doğan Temizer kardeşlerin yanında
çıraklığa başladığımda.
Sonra Talip abinin dükkânı…
Jet gazozlarının serin şişeleri arasında
hayatı öğrendim biraz.

Derken Yeşilırmak Eczanesi…
Kalfalığa yükseldiğim gün
patronum Coşkun abi
bir saat hediye etmişti bana.
Yıl 1961.
O saatin tik takları
sanki büyümemin sesiydi.

Babasız büyümek
insana erken öğretir bazı şeyleri.
Ben o yıllarda
özgürlüğün kıymetini öğrendim.
Kimsenin söylemediği bir gerçeği:
İnsan kendi ayaklarıyla yürümeyi
erken öğrenirse
hayata daha sıkı tutunur.

Bugün geriye dönüp bakınca
Amasya’da geçirdiğim yıllar
zaman olarak kısa
ama hatıra olarak
ömür boyu sürecek kadar uzun.

Bazen yazıyorum işte…
Memleketimi, sokaklarını, çocukluğumu.
Çünkü insan geçmişe dokununca
yorgun ruhu biraz dinleniyor.
Bir zaman tünelinden geçer gibi
geri gidiyorum o günlere.

Kimlerle karşılaşmıyorum ki…
Mahalle arkadaşları,
eski öğretmenler,
yaramaz çocukluk günleri.
Ve elbette
ilk platonik aşklar…
Kalbin çarpıntısını
ilk kez öğreten o masum yüzler.

Sonra mahallem belirir gözümde,
doğduğum ev,
Gümüşlü Camii’nin avlusu,
yaz akşamlarında taş duvarlarına yaslanan
çocuk sesleri.
Kuran kursunun telaşı,
dar sokakların serin gölgeleri,
dağlara tırmanan çocuk nefesleri…

Yeşilırmak akıp gider
bütün bu hatıraların içinden.
Bazen bir nehir
bir ömür kadar uzun olur.
Şimdi Mart dokuzu yaklaşıyor.
Bir eski geleneğin kapısı aralanıyor içimde.
Kırk taş toplayacağım yine
Kırklar evliyasını ziyaret etmek için.
Belki çocukluk duası gibi
temizdir hâlâ içimdeki dilekler.
Belki de insan
ne kadar uzaklaşsa uzaklaşsın
doğduğu şehre
hep biraz çocuk olarak döner.

Ve ben biliyorum…
Yıllar geçse de
kalbimin bir köşesinde
Amasya hep yeşil bir 
hatıra olarak kalacak.

Macit CÜNÜNOĞLU

12 Mart 2026

ESKİ BİR FOTOĞRAF

Anılar…
İnsan yaşadıkça peşini bırakmayan
sessiz yol arkadaşları.
Bazen bir akşamüstü gelirler,
hiç çağırmadan kapıyı çalarlar.
Bir kokuyla, bir sokak adıyla,
ya da sararmış bir fotoğrafın kenarından
yavaşça içeri girerler.

O zaman memleket düşer aklıma.
Küçük bir şehir…
Ama içinde büyük hayâller dolaşır.
Dar sokaklarında gençliğin sesi vardır,
kahvelerde hararetli konuşmalar,
meydanlarda umut.
Biz gençtik.
Dünyanın değişebileceğine
gerçekten inanıyorduk.
Bir ağabeyimiz vardı mesela,
fotoğraf çekerdi.

Ama aslında
zamanı tutardı elinde.
Bir annenin gülüşünü,
bir çocuğun şaşkın bakışını,
bir dostluğun omuza konan elini
dondururdu siyah beyaz karelerde.

Mahalledeki dükkânın önünde
çekilmiş bir fotoğraf var hâlâ.
Yanımda insanlar,
arkamızda eski bir tabela,
yüzlerde sade bir huzur.

Ben daha çocuğum.
Dünyanın ağırlığından habersiz.
Sonra yıllar yürüdü.
Rüzgâr sertleşti.
Sokaklarda sloganlar çoğaldı,
gençlik ateş gibi harlandı.

Biz de o ateşin içinden geçtik.
İnandık, tartıştık, yürüdük.
Daha adil bir dünya mümkün sanıyorduk.
Ama hayat
her zaman hayâllerin peşinden gitmez.

Bir gün baktık ki
bazıları ortalıkta yok.
Kimi uzaklara gitmiş,
kimi başka bir hayatın içine savrulmuş,
kimi de sadece
hatıraların içinde kalmış.

İnsan o zaman anlıyor
zamanın nasıl bir şey olduğunu.
Bir bakıyorsun
bir mahalle eksilmiş,
bir sokak sessizleşmiş,
bir dost
bir fotoğrafın içinde kalmış.

Şimdi o eski kareye bakıyorum bazen.
Bir annenin gülüşü duruyor orada.
Yılların aşındıramadığı
yumuşak bir yüz.

Kim bilir
o yüreğin içinden
ne kadar özlem geçmiştir?
Ben bakıyorum
ve çocukluğumu görüyorum.
Arkamızda bir dükkân,
önümüzde koca bir hayat.
O fotoğrafın içindeki herkes
sanki birazdan konuşacak gibi.

Ama zaman
hiçbir fotoğrafı konuşturmaz.
Yine de insan unutamaz.
Çünkü bazı yıllar
yalnızca yaşanmaz
yüreğe kazınır.

Şimdi bir akşam masasında
sessizce bir kadeh kaldırıyorum.
Eski dostlara,
kaybolan yüzlere,
ve bir zamanlar
inandığına gerçekten inanan
o temiz kalpli insanlara.

Belki dünya değişmedi.
Belki hayâllerimizin çoğu
yollarda eskidi.
Ama şunu biliyorum:
o yıllarda yaşanan
o inanç, o cesaret, 
o samimiyet
insanın içinde bir yerlerde
hâlâ nefes alıyor.

Ve ben
her eski fotoğrafa baktığımda
aynı şeyi hissediyorum:
Zaman geçiyor,
insanlar gidiyor,
şehirler değişiyor…
Ama bazı hatıralar
bir ömür boyu
insanın kalbinde
genç kalıyor.

Macit CÜNÜNOĞLU

BİR İSTANBUL SABAHI

Bir İstanbul sabahından
dostlara içten bir merhaba…
Pencerenin camına ince ince vuruyor damlalar,
sanki eski bir şarkının usul usul çalınan
nihâvend taksimi gibi.

Güne başlarken ilk işim
Saatli Maarif Takvimi’nden
bir yaprak koparmak.
Her sabah küçük bir merasimdir bu;
takvim yaprağıyla birlikte
dünden biraz daha uzaklaşır insan.

Bugünün notunda
“kocakarı soğuğu” yazıyor.
İçimden gülüyorum.
Ne tuhaf bir söz bu…
Hem üşüten bir tarafı var
hem de kırıcı bir yanı.
Sanki soğuk yetmezmiş gibi
bir de dilimiz üşütüyor insanı.

Eskiler böyle demiş,
biz de öyle öğrenmişiz işte.
Dil bazen bir alışkanlıktır,
bazen de farkına varılmadan taşınan
eski bir yük.
Ama mesele zaten dil meselesi değil.
O işi filologlar düşünsün,
ben gönül ehliyim,
kelimeleri biraz da kalbimle tartarım.

Uzun zamandır
siyasetin gürültüsünden uzak durmaya çalışıyorum.
İnsanın yaşı ilerledikçe
sesini yükseltmekten çok
sessizliğin kıymetini öğreniyor.

Geriye ne kalıyor peki?
Günlük hayat…
Bir fincan çayın buğusu,
pencere önünde yağmur seyretmek,
bir eski şarkının hatırlattığı
yarım kalmış bir akşam.

Bir de aşk elbette.
Bedenim yaş aldı belki
ama gönlümü genç tutmaya
inatla devam ediyorum.
Ne de olsa dört torunum var;
onlarla müzik dinliyorum,
onlarla film izliyorum,
hatta bazen evin içinde
saklambaç bile oynuyoruz.
Koşarken onlar kadar hızlı olamasam da
kahkahaları yakalayabiliyorum.

İşte o anlarda
zamanın dizleri tutmaz oluyor.
Akşamın nasıl geldiğini
hiç fark etmiyoruz.
Bir bakmışsınız gün bitmiş,
gökyüzü akşamın moruna boyanmış
ve hayat usulca bir sandalyeye oturmuş.

Ama insan ne yaşarsa yaşasın
eski aşklar
kalbin arşivinden silinmiyor.
Bazı yüzler vardır
yıllar geçse de unutulmaz.
Bir bakış,
bir gülüş,
bir akşamüstü yürüyüşü
ansızın zihnin kapısını çalar.

Derler ki:
“Kırkından sonra azanı teneşir paklar.”
Belki doğrudur, belki değildir;
ama bildiğim bir şey var:
Kadınla erkeğin arasında yaşanan
en kıymetli duygu yine aşktır.
Eğer tadına vardıysanız
ruhunuzun derinliklerinden yükselen
bir sevgi seli
sizi bambaşka diyarlara götürür.

Artık siz siz değilsinizdir.
Kendi sesinizi bile
uzaktan duyarsınız bazen.
Bulutların üzerinde yaşayan
yarı uyanık bir rüya gibi
dolaşırsınız dünyada.
Romantizm hasletiniz olur,
şiirsel hülyalar karakteriniz.

Bir şarkının sözünde
kendinizi bulur,
bir akşamın gölgesinde
kendi kalbinizi dinlersiniz.
Bunları yaşadığım için söylüyorum.
Tecrübeyle sabittir.
Ne var ki
o günlerden kalma
tek bir aşk mektubum bile yok.
Belki de hayatın telaşı,
belki biraz kader,
belki de gönlün fazla cömert oluşu…
Evlilikte olduğu gibi
sevgili meselesinde de
rakamlarım biraz abartılıdır.

Ne yapalım,
alın yazısı dediğimiz şey
bazen kalemini bol mürekkeple doldurur.
Biz de hayatın çağrısına uyduk.
Geldik, yaşadık, sevdik.
Biraz güldük,
biraz hüzünlendik.
Niyetimiz
bu kısa yolculuğu
sonsuzluğa taşımaktı.

Günün birinde
o meşhur soru sorulacak elbette:
“Nasıl bilirsiniz?”
Sizlerin fikrini bilmem ama
bendeniz kendimi iyi bilirim.
Kalbimde kim varsa
hakkımı helâl ederim.
Varsın yağmur yağsın İstanbul sabahlarına,
varsın takvim yaprakları eksilsin.
Biz yine de
gönlümüzü genç tutalım.
Ve sonunda
sessizce amin diyelim.

Macit CÜNÜNOĞLU

10 Mart 2026

GAMZEDEYİM...

Bir şarkı düştü geceye,
ince bir sızı gibi…
Uzak bir masada
kadehler konuşuyor sessizce.

Müzeyyen’in sesi
eski bir yaranın üstüne konar;
“Gamzedeyim…” der,
ben sustukça çoğalır içimde.
Bir yerde Tatyos Efendi
toprağın serinliğinde uyur şimdi.

Besteleri göğe yükselir hâlâ,
ama kendisi
yoksul bir akşam gibi göçüp gitmiş dünyadan.
Her yıl uğrarım mezarına,
iki dost gibi konuşuruz.
Ben anlatırım dünyanın ağırlığını,
o susar…
suskunluk bazen en doğru cevaptır.

Samatya’dan Ermeni bir dost çıkar karşıma
uzak memleketlerde
İsviçre’nin soğuk sokaklarında bile
kalbini İstanbul’a bağlamış.
“Ben bu toprağın insanıyım,” der.
Ben ise
biraz yorgun, biraz kırgın
ufuklara bakarım.

Dünya kalabalık,
meydanlar gürültülü,
insanlar birbirine uzak…
ve umut dediğimiz şey
bazen ince bir tel gibi kopuverir.

Bu yüzden
adımı koydum kendime:
Gam-zedeyim.
Gam bana doğuştan düşmüş,
deva aramam artık.
Bir şarkı yeter bazen,
bir kadeh,
bir dost sesi…
Ve gece…
Uzun, ağır bir gece
uşşak makamında,
yavaş yavaş yürür içimden.

Macit CÜNÜNOĞLU

SAVAŞ

Savaş hakkında konuşmak zor iştir,
hele de bilmiş bilmiş ahkâm kesmek
daha da zor.

Efendim,
bu defa sahnede İran ile Amerika var.
Birinin elinde füze,
ötekinin elinde dünya haritası.
Yirmi birinci yüzyılda
yine televizyonlardan canlı yayın
yine duman, yine siren sesleri.

Demek ki kader böyleymiş;
insanlık ilerledikçe
savaşlar da teknoloji öğrenmiş.
Oysa biz bunları görmedik mi?
Vietnam’da napalm yağdı gökyüzünden,
Irak’ta şehirler küle döndü,
Afganistan’da dağlar bile yoruldu.

Şimdi sıra
İran çöllerine mi geldi?
Fakat asıl tuhaf olan
bizim memleketin hali.
Bir kısmımız Amerika’nın yanında,
bir kısmımız İran’ın.
Sanki mahalle maçı oynanıyor da
tribünde tezahürat yapıyoruz.

Ben ise oturmuş
olan biteni şaşkınlıkla izliyorum
ve bir gerçeği unutmuyorum:
Savaşta kazanan yoktur,
sadece ölenler vardır.

Ama bizim yönetenler
her zamanki gibi mahir:
Bir yandan Washington’a selam,
öte yandan Tahran’a gülümseme.
Diplomasinin adı konmuş hali:
iki ucu boklu değnek.

Peki bütün bunların faturası
kime kesiliyor?
Elbette bize.
Benzin yine zamlı,
pazar yine yangın yeri.
Hanım, al şu parayı,
pazardan biraz soğan al, biraz patates.
Ayçiçek yağı mı?
Onu da artık
internetten taksitle alırız.
Et mi dedin?
Sahi…
o neydi?
Çocuklar ışıkları kapatın,
tasarruf devrindeyiz.

Zaten şu Edison denen adam
ampulü icat ederek
başımıza iş açtı.
Ne güzel yaşıyorduk
Ortaçağ’da…
Din vardı, bayrak vardı,
fetih ruhu vardı.

Şimdi televizyon var,
savaş var,
bir de bizim bitmeyen nutuklarımız.
Velhasıl dostlar,
Amerika ile İran kapışırken
biz yine ekran başında
dünya kurtarıyoruz.
Ama bir gerçek değişmiyor:
Savaş büyür,
haritalar değişir,
liderler nutuk atar…
ve en sonunda
toprağa düşen yine
gariban insanların gölgesi olur.

Macit CÜNÜNOĞLU

ELEM DOLU HATIRALAR

Bugün Salı.
Elimde bir bardak çay, 
kulaklarımda eski bir şarkı. geçmiş ağır ağır yolculuğa çıkar,
sözler azalır, hatıralar çoğalır.

Gurbetteyim…
Hem de uzun yıllardır.
Ama gönlüm hâlâ
doğduğum şehrin dar sokaklarında gezer.
Bir rüzgâr eser içimde
ve Amasya kokar.

Yeşilırmak’ın kıyısında
akşamın serinliği dolaşır hayâlimde.
Eski evlerin pencerelerinde
sarı bir ışık yanar.
Bir kapı gıcırdar,
bir çocuk sesi yükselir uzaklardan.
Der ki Amasya
“Müze-Kent”.

Doğrudur.
Ama ben başka türlü 
anarım onu:
"Müze Evler Şehri."
Çünkü o evlerin her biri
bir hayat saklar içinde.
Bir sabrın hikâyesini
veya sessiz bir gururun asaletini.

Bir ocak zar zor yanar,
bir baca bin bir güçlükle tüter,
ama yine de kimse
umut etmeyi bırakmazdı.
O günlerde hayat bugünkü gibi değildi.
Talepkâr bir dünya yoktu henüz.
Zengin ile fakir
aynı selâmı paylaşırdı sokakta.
Çocuklar aynı okulun öğrencisi,
aynı sokakların yaramazıydı.
Tozlu bir topun peşinde koşar,
akşam olunca annelerinin sesini duyardı.

Ne meşin topumuz vardı
ne de parlak bisikletimiz.
Ama koca bir mahallemiz vardı,
omuz omuza büyüdüğümüz arkadaşlarımız.
Bakkal amca veresiye ekmek yazardı deftere,
kimsenin yüzü kızarmazdı.
Bir doktor yoksulun kapısını çalardı,
bir usta tandır başında
mahalleye ekmek kokusu yayardı.
İnsanlar bazen
kızılcık şurubu içtim derdi…
ama kan kusardı içinden.

Acıyı saklamak bir asalet sayılırdı.
Şimdi geriye dönüp bakıyorum da
şunu söylemeden edemiyorum:
Hiçbir şeyimiz yoktu belki…
Ama mutluyduk.

Bugünün dünyası başka.
Evler büyüdü,
ama kalpler küçüldü sanki.
Sokaklar kalabalık,
ama insanlar daha yalnız.
Ne eski Amasya kaldı
ne de o eski duygular.
Zaman başka rüzgârlara kapıldı,
insanlık başka denizlere yelken açtı.

Ben ise bu akşam
meyhanenin sessiz bir köşesinde
yine geçmişle konuşuyorum.
Elimde bir kadeh,
gözlerimde yılların hüznü.
Ve içimde
gitmeyen bir şehir…
Çünkü bilirim:

"Dertleri zevk edindim artık,
bende neşe ne arar.
Elem dolu kalbimden
gitmiyor hatıralar."

Macit CÜNÜNOĞLU

08 Mart 2026

8 MART

Benim kuşağımdan çoğu insanın annesi
biraz ekmek, biraz sabır,
biraz da acı ile yoğrulmuş
sessiz bir emekçidir.

Anam…
1912 doğumlu.
Saçlarında Selanik rüzgârı,
yüreğinde Balkan yollarının hatırası.
İki padişahın zamanını görmüş,
Cumhuriyet’in ilk sabahına uyanmış.
Ve bir kasım günü
1938’in ağır sessizliğinde
Atatürk’ün ardından
gözleri dolmuş.

Hayat
ona bazen dar, bazen geniş kapılar açmış.
Ama o
her kapıdan sabırla geçmiş.

Sonra Amasya…
Hayatın yavaşladığı,
insanın birbirine daha çok benzediği yıllar.
İşte o günlerde
anam bir yiyeceğin adını değiştirdi:
Pişiye
“cankurtaran” dedi.

Çünkü evde ekmek azsa
umut kızgın yağda kabarırdı.
Bir tencerenin içinde
üç çocuğun yarını kızarırdı.
Bazen komşulara gider,
bir işin ucundan tutardı.
Dostlukların sıcaklığı
yorgunluğunu hafifletirdi.

Hatırlıyorum
küçük bir asker maaşını 
büyük bir bereket gibi beklediğimiz günleri.
Anam çoğu zaman
kendi payını küçültür,
bizim tabağımıza büyütürdü.

Anneler böyledir.
Onlar
evin içindeki sessiz kuvvettir.
Bir zamanlar
Şevket Bey’in cevizhanesinde işçi olarak çalışmış anam.
Sonra sinema oldu o yer.

Perdede başka hayatlar akarken
bizim hayatımız
mutfakta, sokakta, evde
sakin bir film gibi sürüp gitti.

Güzel kadındı anam.
Ama güzelliğini
aynaya değil
çocuklarının yüzüne bıraktı.
Şimdi
8 Mart,
düşünüyorum:
Dünyanın dört yanında
ekmek için çalışan
nice kadın var.
Sessiz, sabırlı,
ama dimdik.

Biliyorum ki
onların her birinde
annemden bir parça var.
Ve ben hâlâ
pişi kokusunu duyunca anlarım:
Bazı anneler
mutfağında yalnız hamur kızartmaz
bir evin sıcaklığını,
bir ailenin yarınını
sevgiyle büyütür.

Bu yüzden
8 Mart’ı düşünürken
önce annemi hatırlarım.
Ve onun şahsında
bütün emekçi kadınları.
Bir kez daha 8 Mart kutlu olsun;
dünyanın bütün çalışkan, sabırlı, emekçi güzel kadınlarına. 

Macit CÜNÜNOĞLU

07 Mart 2026

UMUT VAR

UMUT VAR

Bu memlekette
herkes biraz bilge şimdi.
Biraz Osho’dan cümleler,
biraz Mevlâna’dan öğütler,
biraz da Bernard Shaw’dan kesilmiş sözler
dolaşıyor cep telefonlarının ışığında.

Parmak uçlarında bilgelik,
ekranlarda huzur tarifleri.
Aşkın ilacı var diyorlar,
yalnızlığın çaresi var,
kırık kalplere merhem var.

Ama nedense
ekmek pahalı.
Yoksulluğun ilacı
hiçbir veciz sözde yazmıyor.
Bir ölçek din koy diyorlar,
bir ölçek bayrak…
Araya da slogan serp:
“Şehitler ölmez!”
Kalabalık alkışlasın,
sorular suskun kalsın.

Kimse
“Devrim vakti” demiyor artık.
Çünkü ortada
ne yürünecek bir yol var
ne de yolu gösterecek bir önder.
Sağ dedikleri
çoktan eski bir harita.
Sol dedikleri
yırtılmış bir afiş duvarda.
Ve umut…

Bir zamanlar
gençlerin cebinde taşıdığı o kelime
şimdi sessiz bir köşede
yaralı bir kuş gibi.

Ama bilsinler:
Bu memlekette
kuşlar da yakıldı.
Hrant düştü,
Tahir Elçi susturuldu,
daha niceleri…

Aydınlığa ateş etmek
serbest bırakıldı bir zaman.
Devlet arkada,
silah omuzda,
karanlık önde yürüdü.

Ama unuttukları bir şey var:
İnsan kolay tükenmez.
Bir düşeriz
bin kalkarız.
Toprağa düşen her umut
yeni bir filiz verir.
Çünkü biz
ekmeği de
özgürlüğü de
aynı ellerle yoğuran insanlarız.

Ve bilsinler:
Güneş
bir gün mutlaka doğar
bu memleketin üstüne.
Çünkü
umut dediğin şey
insanın inadıdır.

Macit CÜNÜNOĞLU

YİTİK LALE

Yeşilırmak akşamın eşiğinde
ağır bir makam tutturur.
Su, eski bir tambur gibi titrer
köprülerin altında.
Şehir susar.
Dağlar iki yana çekilmiş
bir sahnenin perdeleri gibi,
ve Amasya
yüzyıllardır aynı şarkının içinde
yavaşça nefes alır.

Derler ki
her şehrin bir makamı vardır.
İstanbul hicazdır biraz,
Bursa’da segâh dolaşır akşamları.
Ama Amasya’nın kalbinde
ince bir "Lale Gül" makamı saklıdır.
Biraz hüzün,
biraz zarafet,
biraz da kaybolmuş bir baharın sesi.

Bir zamanlar dağlarda,
konakların avlularında
laleler açarmış.
Ne saray görmüşler
ne de şöhret.
Sadece sabah güneşini,
bir de Yeşilırmak’ın serinliğini.
Sonra zaman geçmiş,
her şehir gibi
Amasya da biraz eksilmiş.
Bir lale kaybolmuş o günlerden.
Kimse tam hatırlamaz nerede.
Belki bir avluda unutuldu,
belki bir bahar rüzgârı
tohumunu başka diyarlara savurdu.

Ama şehir bilir:
Her bahar
toprağın içinde
o eski lalenin kalbi atar.
Akşam olur.
Yeşilırmak’ın sesi
derinleşir.
Sanki görünmeyen bir fasıl başlar
dağların gölgesinde.

Rüzgâr usulca dolaşır
yokuş sokaklarda,
eski taşlar
unutulmuş bir güfteyi fısıldar.
Ve o an
kimse görmese de
bir yerde
kırmızı bir lale açar.
Sessiz…
vakur…
yitik ama hatırlı.
Amasya’nın kaybolmayan 
hatırası gibi.

Çünkü bazı şehirlerde
çiçekler bile
bir makamla açar.
Ve bazı laleler
yüzyıllar geçse de
şehrin kalbinden
eksilmez...
Anlaştık mı değerli dostlar?

Macit CÜNÜNOĞLU

05 Mart 2026

AKŞAMIN HÜZNÜ

Yine akşam oldu,
gölgeler ağır ağır uzadı duvarlarda.
Gün, yorgun bir yolcu gibi
sessizce bıraktı kendini geceye.

Bir sandalye çektim yalnızlığıma,
oturdum hatıraların tam ortasına.
Radyo alaturka çalıyor uzaktan,
her nağme içimde eski bir kapıyı aralıyor.
Bir hüzzam dokunuyor kalbime,
yılların içinden gelen bir sızı gibi.
Bir nihâvend geçiyor odadan
yavaş yürüyen bir akşam misafiri gibi.
Bir hicaz ise
usulca bırakıyor hüznünü 
pencere kenarına.

Anlıyorum…
insanın ruhu da biraz makamdır aslında;
bazen kırık bir şarkı,
bazen yarım kalmış bir akşam.
Masada kadeh yok belki
ama hatıralar sarhoş ediyor insanı.
Bir bakışın kıyısında kalmış sevdalar,
bir sokakta unutulmuş dostluklar
teker teker gelip oturuyor karşıma.

Ben de kusursuz bir adam değildim zaten.
Biraz rüzgâra meyilli,
biraz yolun çağrısına kulak veren…
Kalbim çok dolaştı bu dünyada,
bir şarkının içinde,
bir bakışın ucunda.

Ama pişman değilim.
Çünkü hayat dediğin
biraz yara izi taşımadan
tam hikâye olmuyor.
Şimdi gece ağırlaşıyor.
Radyo hâlâ eski şarkılar söylüyor.
Bir nihâvend daha geçiyor içimden
yorgun bir akşam gibi.
Ve ben anlıyorum ki
insan bazen
yalnızca bir şarkının içinde
kendine rastlar.
Sessizce…
bir akşamın hüznünde.

Macit CÜNÜNOĞLU

İLKBAHARA SELÂM

Mart,
ilkbaharın güneşi omzuma yeni dokunmuş gibi.
Penceremden bakıyorum,
tomurcuklar usul usul açılıyor.
Yeşil, taze, umutlu.

Sanki her biri
yeni bir hatıranın kanadı.
Uzakta Yeşilırmak akıyor
benden habersiz değil,
benimle birlikte tazeleniyor sanki.

Bilgisayarımın başında
davudi bir ses yankılanıyor:
Orson Welles konuşuyor.
“I know what it is to be young…”
Sonra içime işleyen o cümle:
“Ben genç olmanın ne demek olduğunu biliyorum,
ama sen yaşlı olmanın ne demek olduğunu bilmiyorsun…
Bir gün sen de anlayacaksın;
zaman uçar gider
ve geriye hikâyeler kalır.”

Ben de hikâyelerimin içine dönüyorum.
Üç çeyrek asırlık bir yolun
tozunu siler gibi
geçmişe uzanıyorum.
Çocukluk…
Gençlik…
Bir avuç gürültülü sokak.

Mahallemin taşları hâlâ aklımda.
Şimdi çoğu yok.
Ama camimiz duruyor,
mütevazı şadırvanı hâlâ serin.
Varsın başka ne kaybolursa kaybolsun
Yeşilırmak akıyor.

Kale yerinde.
Ve İçerişehir
baharın ışığında
sessiz bir tarih gibi yükseliyor.
Sofular Sokağı
eski bir bulut gibi
şehrin kalbine düşüyor.
Gidenlere rahmet okuyorum,
kalanları bağrıma basıyorum.

Dalından misket koparamasam da
yarım kilo elma alıp
İmaret’in bahçesine oturuyorum.
Belki tanıdık bir yüz çıkar diye.

Ama çoğu göçmüş…
Sokaklar değişmiş…
Yüzler başka…
Kimse
kütüphanenin tahta sıralarında
Binbir Gece Masalları okumamış.
Şehrazat’ın adını duyan yok.
Ve hiçbirinin yanağında
İbrahim Hafız’ın dillere destan
tokadının izi yok.

Oysa Amasyalı olmak
sadece doğmak değildi burada.
Önce ırmakta yüzmeyi öğrenecektin.
Sonra balık tutmayı.
Dağları dolaşacaktın.
Bir gün mutlaka
Cilanbolu’ya inecektin.
Ve o kuyudan
hayatın en soğuk suyunu içecektin.

Ziyere…
Yenice…
Bahçeler, havuzlar…
Bizim çocukluğumuzun
en büyük cennetiydi.
Atıf’ın meyhanesinde
bir iki maşrapa şarap içmişliğin olacak.
Fayton durağından geçerken
Tımarhane’nin avlusunda kurulan
ipek böceği pazarına uğrayacaksın.
Beş on koza çalacaksın belki.
Sonra eve götürüp
dut yapraklarıyla büyüteceksin onları,
ve bir gün
küçücük bir kozadan
bambaşka bir hayatın çıktığını
gözlerinle göreceksin.

İşte o zaman
hayatın dönüşümünü
kitaplardan değil
çocukluğundan öğreneceksin.
Bir de Çakallar’da
can arkadaşlarınla
fotoğraf çektireceksin.
Fonda
eşsiz Yeşilırmak vadisi,
minareler,
eski evlerin gölgeleri.

Pirlerde semaver kaynayacak.
Bakla dolması güveçi yer örtüsüne konacak.
Ahmet ile Hakkı ustaların çöreği
dumanı üstünde bölüşülecek.

Ve biz
dünyanın en zengin çocukları gibi
kahkahalar atacağız.
Şimdi…
Bahar yeniden geliyor.
O günlerin çoğu
rüzgâr gibi geçti.
Ama hatıralar
bir şehrin gerçek haritasıdır.
Ben o haritaya bakıyorum.
Kulağımda hâlâ
Orson Welles’in sesi:
“I know what it is to be young…”

Dizimin dibinde
iki evlat…
dört torun…
Kalbim doluyor.
Ve anlıyorum:
Bir insan yaşlanırken
aslında bir şehri de içinde taşır.
Benim içimde
Amasya akıyor.
Tıpkı
baharla birlikte
yeniden canlanan
Yeşilırmak gibi. 

Macit CÜNÜNOĞLU

04 Mart 2026

YAŞ KEMÂLE ERİNCE...

Yaş kemâle erince
insan kendine doğru yürür,
kalabalıktan sıyrılıp
aynaya değil,
içine bakar.

Bir koridor uzar zihninde;
duvarları anılarla kaplı.
Her kapının ardında
başka bir mevsim.

Birinde çocukluk
tozlu sokaklar,
diz kapaklarında kabuk 
bağlamış yaralar,
annemin sesine karışan 
akşam ezgileri olmadan,
sadece bir çağrı,
eve dön çağrısı.

Bir kapı daha;
gençlik.
Ateşli, aceleci,
dünyayı omzunda 
taşıyabileceğini sanan
o mağrur delikanlı.

Cebinde hayaller,
yüreğinde isyan.
Adalet kelimesini
ilk kez yüksek sesle telaffuz 
ettiği günleri hatırlar.

Geçmiş zaman…
Ne tuhaf,
insan en çok onu sever.
Çünkü artık incitmez,
sadece hatırlatır.

Hayat dediğimiz şey
yaşanmışlıkların uzun bir cetveli;
sevinçler artı hanesinde,
kayıplar eksi tarafta.

Topladığında ortaya çıkan
sen olursun.
Eksilerek çoğalıyoruz.
Her veda
içimizden bir parçayı alıp götürüyor.
Yine de sabah oluyor.
Dünya dönüyor.
Bizim hüzünlerimize aldırmadan
gökyüzü mavi kalmayı sürdürüyor.

Samanyolu’na bakıyorum bazen.
Bir isim ancak bu kadar şiir olabilir.
Uçsuz bucaksız bir akış,
karanlıkta parlayan beyaz 
bir iz.
Biz o izde
küçücük bir noktayız.
Güneş ısıtır,
Ay geceleri omzumuza serinlik bırakır.

Dünya döner,
biz de onunla döneriz.
Yeriz, içeriz,
barınacak bir çatı ararız.
Uyuruz, uyanırız,
çalışır, yoruluruz.

Adımıza “insanoğlu” denmiş.
Doğar, büyür,
zamanla ağırlaşırız.
Saçlara ak düşer,
ellerde damarlar belirginleşir.

Ve bir gün
sessizce çekiliriz kenara.
Ama aradaki yol
kolay değildir.
Sevda için dağları deleriz,
bir çift göz uğruna
şehir değiştiririz.
İnandığımız fikirler için
sesimizi yükseltir,
bazen yalnız kalırız.

Belimizde cesaret,
yakamızda bir çiçek taşırız.
Hem sertizdir
hem narin.
Şarkı severiz,
türkü severiz.
Bir melodide
koca bir ömrü saklayabiliriz.

Yanık bir ezgi
birdenbire
çocukluğa götürür bizi.
Toprak…
İnsan hangi şehirde yaşarsa yaşasın
içinde bir memleket taşır.
Bir dağ silueti,
bir dere kenarı,
bir rüzgâr kokusu.

Memleket dediğin
sevgilinin bakışı gibidir;
uzaktan bile içini ısıtır.
Bakmaya doyamazsın.
Ama yine de
içimde bir yangın var.
Bunca zenginliğe,
bunca göğe,
bunca denize rağmen
aydınlık yarınları özlüyorum.
Eşitliğin gölgesinde yürümeyi,
özgürlüğün rüzgârını hissetmeyi,
adaletin terazisinin şaşmadığı günleri.

Çünkü insan
sadece yaşamakla yetinmez;
daha iyi bir yarın düşler.
Çocuğunun gözünde
korku değil umut görmek ister.
Sokakların güvenli,
sözlerin dürüst,
emeğin karşılığının tam olduğu bir ülke hayal eder.

Yaş kemâle erince
şunu anlıyor insan:
Kâinat büyük,
ömür kısa.
Ama yürek
ikisine de meydan okuyacak kadar derin.

Bir yanım yıldızlara bakar,
bir yanım çocukluğun dar sokağında dolaşır.
Bir yanım susar,
bir yanım hâlâ konuşur.
İşte ben buyum
geçmişiyle barışmaya çalışan,
geleceği özleyen,
memleket kokusunu içine çeken,
eşitlik ve özgürlük kelimelerini
yüreğinde taşıyan
bir insan.

Ve içimdeki ses hâlâ diyor ki:
Dünya dönüyorsa
umut da döner.
Gece uzunsa
elbet sabah da vardır.

Macit CÜNÜNOĞLU

YAŞASIN SANAT

Ülke ağır bir sisin içinde, sokaklar yorgun, kelimeler küskün. Gelecek denilen şey takvim yapraklarına sıkışmış gibi. Sandık kurulur, umut k...