Okul sıralarında
tebeşir tozuna karışıp giden yıllar var aklımda,
ama tuhaftır
tarih öğretmenlerimin yüzü yok hafızamda.
Demek ki iz bırakmamışlar.
Belki de defter yapraklarında
sadece rakamlar kaldı geriye:
1453,
1492,
1699…
Ezberlenip geçilen sayılar,
kapısı açılmayan odalar gibi.
Tarih dersi mi?
Ben almayayım,
hele hele resmî üniformalısından.
Haksızlık etmeyelim yine de…
Belki yürürlükteki mevzuatın
ezber kokan koridorlarında
başka türlü anlatılamıyordu geçmiş.
Kim bilir,
belki de ideolojinin gölgesi düşüyordu tahtaya.
Ama yine de sapmayalım
münâfıklığa.
Çünkü şimdi öyle mi?
Şimdi varsa yoksa tarih.
Televizyon ekranlarında
tozlu saray kapıları açılıyor,
gizli kalmış defterler karıştırılıyor,
yüzyılların yankısı dolaşıyor stüdyolarda.
Anlatıcıların ağzından bal damlıyor,
biz de dinlerken
kendimizi bir anda
başka çağların eşiğinde buluyoruz.
Bir bakmışsın
Osmanlı’nın serin avlusunda dolaşıyoruz,
bir bakmışsın
bir sefer dönüşü yorgun bir askerin gözlerindeyiz.
Ve düşün ki
tarihin kutup yıldızı sayılan
büyük bir bilgeyle
aynı çağda yaşadık.
Kitaplarını açıp okumak,
yüzyılların nabzını satır satır dinlemek…
Ne büyük ayrıcalık.
Yeter ki merak edilsin
dün ve geçmiş.
Takdir edersiniz ki
soyağacımızdan bahsetmiyoruz burada.
Mesele;
gezegenimizin üstünde yürüyen
insan denen varlığın
binlerce yıllık serüveni.
Sakın ha
“Ne işe yarar?” demeyin.
Çünkü tarihsiz bilinç
kökü kesilmiş ağaca benzer.
İlk rüzgârda devrilir.
İlk fırtınada
yerinde yeller eser.
Tarih bilgisi başka şeydir,
tarih kültürü bambaşka.
Birincisinde
Karlofça Antlaşması’nın
1699 yılında imzalandığını öğrenirsin,
sınavı geçersin.
İkincisinde ise
bir imparatorluğun
neden geri vitese taktığını
yüzyılların şanzımanından anlarsın.
Ve Balkan dağlarında
yitirilen toprakların
soğuk rüzgârı eser yüzünde.
O zaman düşünürsün…
Nerede kırıldı kader?
Nerede sarsıldı dengeler?
İşte o vakit
tarih artık rakam değildir,
bir milletin kalp atışıdır.
Çünkü tarih
engindir.
Okyanustur.
Bir kere kulaç atmayı öğrendin mi
alır götürür seni
binlerce yıl geriye.
Önce mağaraya sokar.
Taş duvarlarda titreyen ateş ışığı,
ilk korkular,
ilk umutlar…
Sonra toprağa bağlar insanı.
Tohum düşer toprağa,
buğday başak verir,
ve insan yerleşir dünyaya.
Ateş bulunur,
tekerlek döner,
şehirler yükselir.
Ama aynı zamanda
köle zincirleri de dövülür demirde.
M.Ö. on üçüncü yüzyılın başlarında
iki büyük güç oturur bir masaya
ve tarihin ilk yazılı barışını imzalar:
Kadeş.
Demek ki insan
binlerce yıl önce de
barışı arıyordu.
Ama ne garip…
Bugün,
yirmi birinci yüzyılda bile
barış hâlâ uzak bir yıldız
bizim coğrafyamıza.
Topraklarımızda
kanın kokusu eksik olmuyor.
Yıllar geçiyor,
on yıllar,
bazen kırk yıl,
bazen daha fazla.
Ve tarih
acıyla yazılıyor yeniden.
İşte böyle bir hikâyedir tarih.
Zaferlerle dolu,
yenilgilerle dolu,
umutlarla ve felaketlerle dolu
insanın uzun yürüyüşü.
Ciddiye alırsa toplumlar
aydınlık olur yarınlar.
Ama pusulası bilim değilse
bir elde tespih,
bir elde seccade
yolları ararsan karanlıkta…
Dolaşıp durursun
aynı dar sokaklarda.
Gündüz gece,
gece gündüz.
Bir matematik dehasını tanımadan
yüzyılların bilgisini hor görürsen
ve medet umarsan yalnızca eski kitaplardan…
Farkında bile olmadan
rezil rüsva olursun
cümle âleme.
Yedi düvele.
Gördünüz mü…
Hafta bitti yine.
Biraz tarihten söz edelim derken
laf döndü dolaştı
siyasetin kapısına dayandı.
Affola…
İnsan bazen
geçmişe bakarken
bugünü de görmeden edemiyor.
Ben şimdi
lafı daha fazla uzatmadan
sessizce çekileyim bu sayfadan.
Herkese
huzurlu bir hafta sonu dileyerek.
Saygılarımla.
TARİHİN İÇİNDEN
Okul sıralarında
tebeşir tozuna karışıp giden yıllar var aklımda,
ama tuhaftır
tarih öğretmenlerimin yüzü yok hafızamda.
Demek ki iz bırakmamışlar.
Belki de defter yapraklarında
sadece rakamlar kaldı geriye:
1453,
1492,
1699…
Ezberlenip geçilen sayılar,
kapısı açılmayan odalar gibi.
Tarih dersi mi?
Ben almayayım,
hele hele resmî üniformalısından.
Haksızlık etmeyelim yine de…
Belki yürürlükteki mevzuatın
ezber kokan koridorlarında
başka türlü anlatılamıyordu geçmiş.
Kim bilir,
belki de ideolojinin gölgesi düşüyordu tahtaya.
Ama yine de sapmayalım
münâfıklığa.
Çünkü şimdi öyle mi?
Şimdi varsa yoksa tarih.
Televizyon ekranlarında
tozlu saray kapıları açılıyor,
gizli kalmış defterler karıştırılıyor,
yüzyılların yankısı dolaşıyor stüdyolarda.
Anlatıcıların ağzından bal damlıyor,
biz de dinlerken
kendimizi bir anda
başka çağların eşiğinde buluyoruz.
Bir bakmışsın
Osmanlı’nın serin avlusunda dolaşıyoruz,
bir bakmışsın
bir sefer dönüşü yorgun bir askerin gözlerindeyiz.
Ve düşün ki
tarihin kutup yıldızı sayılan
büyük bir bilgeyle
aynı çağda yaşadık.
Kitaplarını açıp okumak,
yüzyılların nabzını satır satır dinlemek…
Ne büyük ayrıcalık.
Yeter ki merak edilsin
dün ve geçmiş.
Takdir edersiniz ki
soyağacımızdan bahsetmiyoruz burada.
Mesele;
gezegenimizin üstünde yürüyen
insan denen varlığın
binlerce yıllık serüveni.
Sakın ha
“Ne işe yarar?” demeyin.
Çünkü tarihsiz bilinç
kökü kesilmiş ağaca benzer.
İlk rüzgârda devrilir.
İlk fırtınada
yerinde yeller eser.
Tarih bilgisi başka şeydir,
tarih kültürü bambaşka.
Birincisinde
Karlofça Antlaşması’nın
1699 yılında imzalandığını öğrenirsin,
sınavı geçersin.
İkincisinde ise
bir imparatorluğun
neden geri vitese taktığını
yüzyılların şanzımanından anlarsın.
Ve Balkan dağlarında
yitirilen toprakların
soğuk rüzgârı eser yüzünde.
O zaman düşünürsün…
Nerede kırıldı kader?
Nerede sarsıldı dengeler?
İşte o vakit
tarih artık rakam değildir,
bir milletin kalp atışıdır.
Çünkü tarih
engindir.
Okyanustur.
Bir kere kulaç atmayı öğrendin mi
alır götürür seni
binlerce yıl geriye.
Önce mağaraya sokar.
Taş duvarlarda titreyen ateş ışığı,
ilk korkular,
ilk umutlar…
Sonra toprağa bağlar insanı.
Tohum düşer toprağa,
buğday başak verir,
ve insan yerleşir dünyaya.
Ateş bulunur,
tekerlek döner,
şehirler yükselir.
Ama aynı zamanda
köle zincirleri de dövülür demirde.
M.Ö. on üçüncü yüzyılın başlarında
iki büyük güç oturur bir masaya
ve tarihin ilk yazılı barışını imzalar:
Kadeş.
Demek ki insan
binlerce yıl önce de
barışı arıyordu.
Ama ne garip…
Bugün,
yirmi birinci yüzyılda bile
barış hâlâ uzak bir yıldız
bizim coğrafyamıza.
Topraklarımızda
kanın kokusu eksik olmuyor.
Yıllar geçiyor,
on yıllar,
bazen kırk yıl,
bazen daha fazla.
Ve tarih
acıyla yazılıyor yeniden.
İşte böyle bir hikâyedir tarih.
Zaferlerle dolu,
yenilgilerle dolu,
umutlarla ve felaketlerle dolu
insanın uzun yürüyüşü.
Ciddiye alırsa toplumlar
aydınlık olur yarınlar.
Ama pusulası bilim değilse
bir elde tespih,
bir elde seccade
yolları ararsan karanlıkta…
Dolaşıp durursun
aynı dar sokaklarda.
Gündüz gece,
gece gündüz.
Bir matematik dehasını tanımadan
yüzyılların bilgisini hor görürsen
ve medet umarsan yalnızca eski kitaplardan…
Farkında bile olmadan
rezil rüsva olursun
cümle âleme.
Yedi düvele.
Gördünüz mü…
Hafta bitti yine.
Biraz tarihten söz edelim derken
laf döndü dolaştı
siyasetin kapısına dayandı.
Affola…
İnsan bazen
geçmişe bakarken
bugünü de görmeden edemiyor.
Ben şimdi
lafı daha fazla uzatmadan
sessizce çekileyim bu sayfadan.
Herkese
huzurlu bir hafta sonu dileyerek.
Saygılarımla.