28 Mart 2026

YAŞASIN SANAT

Ülke ağır bir sisin içinde,
sokaklar yorgun, kelimeler küskün.
Gelecek denilen şey
takvim yapraklarına sıkışmış gibi.
Sandık kurulur, umut kurulur,
ama adalet gelmez bazen,
hukuk susar,
insan kendi içine çekilir.

Bir gölge büyür meydanlarda,
ve biz
kendi sesimizi duyamaz oluruz.
İşte tam burada
ince bir çizgi başlar:
ya tükeniriz sessizce,
ya tutunuruz hayata…

Ve biz seçiyoruz
sanatı.
Çünkü insan
içten içe çürümek için yaratılmadı.
Çünkü bu topraklar
çok acı gördü,
çok yangın atlattı.
Tarih hâlâ anlatır:
yıkılan şehirleri,
kaybolan hayatları,
ama yine de ayağa kalkan insanı…

Öyleyse kapat gözlerini,
bir kapı aralanıyor:
Viyana.
Bir konser salonunda
zaman bile saygıyla susuyor.
Ludwig van Beethoven’ın
beşinci senfonisi
kalbinin duvarlarını yokluyor usulca…
Sanki kader kapıyı çalıyor,
ama bu kez korkutmuyor,
uyandırıyor.

Sonra bir başka rüzgâr:
Buenos Aires.
Bir bardakta köpük,
bir masada yalnızlık,
karşında Che Guevara,
gözlerinde yarım kalmış bir dünya.
Fon müziği: tango.
Adımlar yavaş,
hayat ağır…
ama hâlâ dans ediliyor.

Bir ses düşer omzuna:
Hasan Mutlucan
gülümseyerek azarlar:
“Dön memlekete…”
Ve ışıklar yanar birden,
TRT ekranı açılır
Yurttan Sesler başlar.
Uzun hava gibi yanar içimiz:
Neriman Altındağ Tüfekçi
bir dağın yamacında söyler gibi…
Rüzgâr alır götürür sesi,
Cilo’ya kadar uzanır,
ters laleler açar
yorgun yüreğimizde.

Bir köşede
Yaşar Özel
“eski dostlar” diye seslenir,
rast çöker geceye;
ince, derin, dokunaklı…
Klarnet ağlar,
bir ömürlük hikâye gibi.

Ve biz
iki bardak arasında sıkışmış insanlar
biraz susar,
biraz anlarız.
Çünkü biliriz:
gürültü geçer,
iktidar geçer,
zaman bile geçer…

Ama sanat
kalır.
İşte bu yüzden
yeniden,
inatla,
umuda tutunarak:
"Yaşasın sanat"
diye haykırırız kainata.

Macit CÜNÜNOĞLU

25 Mart 2026

CÜNÛN GİBİ...

Sabahın ilk ışığıyla başlar içimde bir nağme,
Albert Einstein gibi düşünmem belki,
ama hissederim müzikle dünyayı…

Bir vapur kalkar yüreğimden,
dalgalarına bırakırım kendimi.
Kulaklığımda bir ömür 
döner durur;
bazen Muazzez Ersoy dokunur kalbime,
bazen Orhan Gencebay yakar içimi derinden,
derken Sezen Aksu fısıldar bir eski yarayı,
ve bir gece vakti
Fatih Erkoç söyler:
“ellerim bomboş…”
işte orada eksilirim senden yana.

Sen bilmezsin,
ben her şarkıda sana biraz daha yaklaşırım,
her güftede adını saklarım içime.
Gözlerim durduk yere nemleniyorsa
sebebi sensin,
müziğin bahanesi.
“Azı karar” dediler bana,
ben seni çoğalttım içimde…

Her notada biraz daha,
her ezgide biraz derin.
Sen gülüp geçersin belki,
“şah idin şahbaz oldun” dersin ya hani…
Bilmezsin,
ben çoktan düşmüşüm sana
adı konmamış bir sevdanın en güzel yerine.

Şimdi anlıyorum:
Bazı aşklar ölçüyle yaşanmaz,
bazı kalpler eksik çalmaz hiçbir şarkıyı.
Benimki de öyle işte…
Cünûn gibi,
mecnun gibi,
ama en çok
seni sever gibi...

Macit CÜNÜNOĞLU

24 Mart 2026

AMASYA’YA DOĞRU

Bir gün yolum düşse
Amasya’ya...
Hiçbir bahaneye sığınmadan,
sadece özlediğim için…
Dağlar yine yerli yerinde durur mu,
ortadan usulca geçer mi
Yeşilırmak?
Suya baksam,
Kendimi görür müyüm 
eskisi gibi?

Bir kale vardır, bilirsin,
yüksekten bakar zamana;
bir de Çakallar Tepesi,
rüzgârı bile davetkâr…
Bağlar hâlâ nefes alır mı
Ziyere’de, Yenice’de?
Bir dal kiraz uzansa bana,
çocukluğum tutar mı elimden?

Irmak boyu yürürüm 
uzun uzun,
sözsüz bir sohbet gibi…
tarihî evler susar,
ben içimden konuşurum.
Bir semaver kaynar bir köşede,
çayın buğusu karışır hatıralara;
bir yudum alırım,
geçmişten bugüne ince bir köprü kurulur.

Akşam olur…
Bir balkon, biraz rüzgâr,
ve suyun içinden gelen
eski bir türkü gibi şehir.
Bilirim,
bazı yerler sadece şehir değildir;
insan orada
kendine rastlar ansızın.

Ve ben,
ne zaman içim daralsa
yolumu sana çeviririm.
Adım atmasam bile
kalbim çoktan varmıştır.

Macit CÜNÜNOĞLU

23 Mart 2026

BAYRAM DEDİĞİN

Bayram dediğin
takvimde kırmızı bir gün değildir sadece,
insanın insana yeniden inanmasıdır.

Ama biz…
uzun zamandır inanmıyoruz.
Kapılar kapalı,
kalpler kilitli,
sofralar dolu ama eksik bir şey var:
birbirimize dokunamıyoruz artık.

Çocuklar büyüdü,
şekerler unutuldu,
eller öpülmeden geçen yıllar
birikti içimizde tortu tortu.
“nerede o eski bayramlar?” diyoruz.
Oysa eski olan bayram değil,
biziz…
Eksilen, uzaklaşan,
kendine yabancılaşan biz.

Bir zamanlar
bir lokmayı bölüşen,
bir acıyı birlikte taşıyan insanlardık.
Şimdi
aynı sokakta yürüyüp
birbirine selam vermeyen gölgeleriz.

Adını ne koyarsan koy:
siyaset, para, kimlik, korku…
Hepsi birer duvar oldu aramızda.
Ve biz
o duvarları yıkmak yerine
üzerine bayram mesajları astık.
İki kelimeyle geçiştirdik sevgiyi:
“İyi bayramlar.”
Oysa bayram
iki kelime değil,
iki kalbin çarpışmasıdır.

Bir sarılma kadar gerçek,
bir gözyaşı kadar ağır,
bir kahkaha kadar özgür olmalı.
Şimdi sor kendine:
en son ne zaman içten güldün bir bayram sabahı?
En son kime sarıldın
hiçbir şeyi umursamadan?
Cevap susuyorsa
bil ki bayram da susmuştur.

Ama hâlâ geç değil...
Bir kapı çal,
bir el tut,
bir kırgınlığı göm toprağa.
Çünkü bayram
beklenen değil,
yapılandır.
Ve eğer bir gün
yeniden insan olmayı başarabilirsek
işte o gün
takvimler değil,
yürekler bayram eder.
BARIŞLA…
SEVGİYLE…
İNSAN KALARAK.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA'DA BİR ŞARKI

Sıkıntılı bir gün yaşadım,
insanın içi karardı ya, 
hani öyle…
Zaten aydınlığa hasretiz,
bir de gökyüzü yüzünü çevirince
dünya daralıyor insanın omzuna.
Ama heybede yine aynı şeyler:
biraz müzik,
biraz edebiyat…
İnsanı ayakta tutan
o görünmez direkler.
Ve bir kuple düşüyor içime:
Amasya…

Yeşilırmak kıyısında
zamana direnen evler gibi,
sessiz ama vakur.
Kayalara oyulmuş sabır gibi
bekliyor şehir,
bizden daha az konuşup
bizden daha çok şey anlatıyor.

Ömür dediğin
katlanarak akıyor zaten,
biraz eksilerek,
biraz alışarak.
Şükür diyorum yine de
bir sevda var içimde,
fotoğraf gibi;
ne siliniyor ne soluyor.
Un var, şeker var, yağ var,
ama helva yok.

Çünkü mesele mutfak değil,
niyetin ateşi sönük.
Açlık sıradanlaşmış,
işsizlik alışkanlık olmuş,
umut ise taksit taksit bölünmüş geleceğe.

Ve hâlâ birileri
yüksek yerlerden konuşuyor:
“şükredin.”
Sarayın gölgesi uzun,
insanın boyu kısa kalıyor altında.
Geçmişle bugünü kavga ettirip
hakikati unutturuyorlar,
oysa biz
aynı hikâyenin içinde
farklı sayfalarda yoruluyoruz.
Ne öfkeye gerek var şimdi,
ne de kırıp dökmeye…
Yaş dediğin öğretiyor insana.

Susmanın da bir dili var.
En iyisi yine
iki duble eşliğinde
bir şarkıya sığınmak:
Kimseye Etmem Şikâyet
usul usul çalıyor içimde…
Ve ben,
Amasya’nın sabrını ödünç alıp
kendi içime dönüyorum:
“Kimseye etmem şikâyet,
baktıkça mücrim gibi istikbâlime…”

Macit CÜNÜNOĞLU

ŞARKILAR DA AĞLAR

Türk müziği…
Bir milletin kalbinden kopmuş
ince bir sızı gibidir,
Ne zaman dokunsan
bir yerin kanar fark etmeden.

Hele eski şarkılar yok mu?
Bir ud başlar usulca,
bir kanun titrer ardından,
derken ses girer...
İnsan kendini değil,
kaybettiklerini dinler aslında.

Gündüz dinlemek dedim ya,
tehlikelidir…
Çünkü güneş bile dayanamaz
o kadar içli bir sese.
Işık çekilir usul usul odadan,
sen fark etmezsin,
ama gölge çöker içine.
Bir masa kurulur sonra,
kimse çağırmadan,
bir kadeh gelir,
ardından bir tane daha…

Ve sen,
şairin dediği o yerde
çoktan yüzmeye başlamışsındır.
Ne balıksın,
ne de kendin...
Sadece hatıraların arasında
nefes almaya çalışan bir gölge.

Hüzzamdan girersin…
İlk sızı oradadır çünkü.
Karcığardan çıkarsın belki,
ama çıktığın yer
girdiğin yerden daha karanlıktır.
Makamlar peş peşe dizilir,
sanki kader gibi…
Hiçbiri tesadüf değildir,
hepsi seni alır bir yere götürür:
Geçmişe.

Hatıralar…
Ah o hatıralar…
Ne çok biriktirmişsin meğer,
ne çok şeyi “unutmuşum” sanmışsın.
Bir çocuk geçer içinden,
belki sen,
belki olamadığın biri…
Bir kadın gülümser uzaktan,
adı diline gelmez,
ama kalbin tanır.

Bir masa daha,
bir gece daha,
bir dost kahkahası
Hepsi şimdi
bir şarkının içinde hapsolmuş.
Gözlerin kayar bir yere,
ama bakmazsın aslında,
çünkü gördüğün şey
karşında değil artık.

Yine de…
Sönmez bir şey kalır içinde.
Adına umut dersin belki,
belki alışkanlık,
belki de sadece inat…
“İnsan yaşamak ister,” dersin,
“Ne olursa olsun.”

Sonra dünya gelir aklına…
Sözler, nutuklar,
büyük büyük laflar…
Ama hayat,
o sözlerin hiçbirine benzemez.
Bir zamanlar…
Işıklar vardı sahnelerde,
insanlar daha gülüyordu sanki,
bir kadın elinde kadehiyle 
dünyayı umursamadan bakabiliyordu.
Bir ses yükselirdi geceden:
biraz kırık, biraz cesur,
ama en çok da özgür…
O günler geçti şimdi.
Yerine başka şeyler geldi:
daha çok korku,
daha çok suskunluk,
daha çok “mış gibi” hayatlar.
Ahlâk dediler,
ama kalpler daraldı,
özgürlük dediler,
ama nefesler azaldı.

İnsan kendi kendine soruyor:
Ne değişti gerçekten?
Biz mi büyüdük,
yoksa dünya mı küçüldü?
Ve bütün bu soruların ortasında
bir şarkı çalar yine...
Hiçbir cevap vermez,
ama her şeyi anlatır.
İşte o an anlarsın:
Bazen bir makam,
bir kitaptan daha doğrudur,
bir şarkı,
bir nutuktan daha samimi.

Başını eğersin hafifçe,
kadehini kaldırırsın yavaşça,
ve kimse duymadan söylersin:
“Bir kaset koy…”
Çünkü bazı geceler,
insan konuşamaz.
Ama bir şarkı
onun yerine ağlar.

Macit CÜNÜNOĞLU

19 Mart 2026

AŞKA DAİR

İstanbul’a vardım,
yorgun bir kalbin eşiğinde…
Şehrin kalabalığı değil aklımda,
bir tek kelime çınlıyor içimde:
Aşk.

“Bu yaşta mı?” diyorlar,
gülümseyip geçiyorum…
Aşkın takvimi yoktur çünkü,
ne kırışık sayar yüzde
ne bastona bakar yürürken.

Bir kere girmişse içeri,
o kiracı değil artık,
evin sahibidir.
Ne kovulur,
ne unutulur.
Bazen bir şiir olur,
usulca dökülür dudaklardan,
bazen bir türkü,
gecenin en koyu yerinde yankılanır.

Evet,
sol memenin altındaki cevahir
eskisi gibi harlı yanmaz belki…
Ayaklar nazlanır,
yollar uzar,
gölgeler bir yoldaş olur.

Ama şu başın içindeki
milyarlarca kıvrım var ya,
hâlâ bir yangın yeri…
Bir mavi göz görsem,
dalıp giderim denizlerin dibine.
Bir yeşil göz değse aklıma,
kaybolurum ormanların en vahşisinde.
Zeytin gözlü mü dediniz?
Uzanırım toprağa,
sarılırım ağaçlara,
aşkla direnirim dünyaya.

Bir de Amasya düşer aklıma...
Yeşilırmak kıyısında ağır ağır 
akan zaman,
kaya mezarlarının gölgesinde saklı sevdalar…
Misket kokulu bir akşamüstü,
kalbim yine genç bir delikanlı 
gibi çarpar, ve ben
tarihin içinden geçerken bile
aşkı aramaktan vazgeçmem.

Ben bu yaşımla
hâlâ sevdayı hecelerim
bir papağan inadıyla,
bir çocuk saflığıyla.
Çünkü hayat dediğin,
aşksız eksik bir cümle.

Küsüp köşeye çekilmek mi?
Yok, ben orada yokum.
Bu dünyanın gürültüsüne inat,
bir kelimeyi büyütüyorum içimde:
Aşk.
Dağa taşa yazıyorum,
belki biri okur diye…
Belki bir yürek duyar diye…
Duyduk, duymadık demeyin
Ben hâlâ buradayım,
ve hâlâ
aşkı arıyorum.

Macit CÜNÜNOĞLU

18 Mart 2026

ZAMANIN RUHUNA İNAT

Konjonktür dediler,
bir kelimeyle örttüler utancı.
“Zamanın ruhu” dediler
Sanki ruhu olan bir çağdı yaşanan.
Oysa yıl 1915, Çanakkale Savaşı,
toprak kanı tanıyordu,
insan ölümü ezberliyordu.

Bir yanda emirler,
Bir yanda sürgün yolları…
Tehcir Kanunu geçiyordu tarihin karanlık defterine,
ve kimse yüksek sesle konuşamıyordu.

Çünkü hakikat,
En çok korkulan şeydi o günlerde.
İmparatorluk,
altı asırlık bir rüyanın son demleri.
Yanlış ittifakların, kör gururun,
ve gecikmiş aklın bedeli.

Alman gölgesinde büyüyen bir savaş,
her cephede biraz daha eksilen bir hayat…
Doğu’da donan umutlar,
Arap çöllerinde kaybolan sesler,
Balkanlar’da yutulan geçmiş.

Ama Çanakkale
Orada başka bir şey vardı:
Ölümü bile ikna eden bir direniş.
Bir millet,
kendi küllerine “henüz değil” diyordu.

Sonra…
Mondros Ateşkes Antlaşması,
Ardından Sevr Antlaşması.
Bir imparatorluğun diz çöküşü,
Bir tarihin cenaze namazı.

Ama her son,
kendi isyanını doğurur.
Kurtuluş Savaşı
yeniden ayağa kalkmanın adı,
yoktan var olmanın,
küllerden yürüyen bir halkın hikâyesi.

Ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanı.
Bir sabah,
Bir umut,
Bir “artık biz de varız” cümlesi.

Ama ne garip…
Zaman değişir,
İsimler değişir,
Saltanat gider, Cumhuriyet gelir
Fakat insan,
Aynı mazeretlere sığınır.
Yine konjonktür,
Yine zamanın ruhu…
Yine suskunluk,
Yine yarım hakikatler.

Ben inanmıyorum artık...
Ne çağın ruhuna,
Ne kelimelerin merhametine.
Çünkü tarih,
affetmez kendini tekrarlayanları.
Ve insan
En çok da
Kendine yalan söylediğinde kaybeder.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA'DA BİR ŞARKI

Sıkıntılı bir gün yaşadım,
insanın içi karardı ya, 
hani öyle…
Zaten aydınlığa hasretiz,
bir de gökyüzü yüzünü çevirince
dünya daralıyor insanın omzuna.
Ama heybede yine aynı şeyler:
biraz müzik,
biraz edebiyat…
İnsanı ayakta tutan
o görünmez direkler.
Ve bir kuple düşüyor içime:
Amasya…

Yeşilırmak kıyısında
zamana direnen evler gibi,
sessiz ama vakur.
Kayalara oyulmuş sabır gibi
bekliyor şehir,
bizden daha az konuşup
bizden daha çok şey anlatıyor.

Ömür dediğin
katlanarak akıyor zaten,
biraz eksilerek,
biraz alışarak.
Şükür diyorum yine de
bir sevda var içimde,
fotoğraf gibi;
ne siliniyor ne soluyor.
Un var, şeker var, yağ var,
ama helva yok.

Çünkü mesele mutfak değil,
niyetin ateşi sönük.
Açlık sıradanlaşmış,
işsizlik alışkanlık olmuş,
umut ise taksit taksit bölünmüş geleceğe.

Ve hâlâ birileri
yüksek yerlerden konuşuyor:
“şükredin.”
Sarayın gölgesi uzun,
insanın boyu kısa kalıyor altında.
Geçmişle bugünü kavga ettirip
hakikati unutturuyorlar,
oysa biz
aynı hikâyenin içinde
farklı sayfalarda yoruluyoruz.
Ne öfkeye gerek var şimdi,
ne de kırıp dökmeye…
Yaş dediğin öğretiyor insana.

Susmanın da bir dili var.
En iyisi yine
iki duble eşliğinde
bir şarkıya sığınmak:
Kimseye Etmem Şikâyet
usul usul çalıyor içimde…
Ve ben,
Amasya’nın sabrını ödünç alıp
kendi içime dönüyorum:
“Kimseye etmem şikâyet,
baktıkça mücrim gibi istikbâlime…”

Macit CÜNÜNOĞLU

17 Mart 2026

AMASYA'DA BİR GÜN

Güneşli bir günün içinden geçtim
ve yolum düştü Amasya’ya…
Amasya
sustu önce,
sonra konuştu usul usul.
Yeşilırmak akıyordu
benim içim gibi ağır,
kıyısındaki evler
zamana karşı dimdik
sanki her biri bir hatıra,
her biri bir sabır anıtı.

Kayalara oyulmuş yüzler
yukarıdan bakıyordu şehre,
ben de baktım kendime:
ne çok yorulmuşum meğer.
Aydınlığa hasret bir ülkede
en çok bu şehirde anladım
ışığın ne demek olduğunu
gürültüsüz,
gösterişsiz,
ama inatla var olan.

Dedim ki kendi kendime:
ömür böyle geçiyor işte,
biraz susarak,
biraz kabullenerek.
Amasya öğretiyor insana
bağırmadan da direnilir,
yıkılmadan da eğilinir biraz.

Un var, şeker var, yağ var 
ama helva yok hâlâ…
Çünkü ateşi harlamak yerine
dumanıyla oyalanıyoruz.
Şehir susuyor,
ama ben duyuyorum:
açlık var sokak aralarında,
umut ince bir ip gibi
gerilmiş geleceğe.

Ve yine bir yerlerden
“şükredin” diyen sesler…
Oysa Amasya başka bir şey fısıldıyor:
“Sabır başka, boyun eğmek başka.”
Akşam çöküyor usulca,
Yeşilırmak kararıyor,
ben içimde bir şarkıya sığınıyorum:
Kimseye Etmem Şikâyet...
Ve anlıyorum
bu şehir gibi olmalı insan:
derin,
sessiz,
ama vazgeçmeden akan.

Amasya kalıyor ardımda,
ama içimde bir yer artık
hep orası:
biraz hüzün,
biraz direnç,
biraz da umut…

Macit CÜNÜNOĞLU

HABERİN VAR MI KÖR DUVAR?

Hayat dediğin nedir ki,
bir avuç zamanın elimizden 
akışı mı,
yoksa suskun bir aynada çoğalan yüzler mi?
Aklım, Bertrand Russell’in cümlesine takılı:
“Tek kitaplı insandan kork…”

Ben ise bin parçaya bölünmüş bir kütüphaneyim,
her rafımda başka bir yalnızlık.
Tarihin tozunu üflerken
Halil İnalcık geçiyor içimden,
sanki zaman bir imparatorluk gibi çöküyor omuzlarıma,
ve ben, kendi içimde fethedemediğim bir şehir kalıyorum.

Geceleri büyür yalnızlık,
Gabriel García Márquez’in rüzgârında savrulurken,
yağmur, sarı bir kelebeğe dönüşür bazen,
bazen de hatıralar, isimsiz bir kasabada kaybolur.
Ben o kasabayım işte
haritada yok, kalpte yarım.

Kitaplar…
Ah o kitaplar!
Bir yangından kurtardığım çocuklar gibi sarılıyorum sayfalara.
Sonra Adnan Binyazar fısıldıyor:
“Yazılışı tehlike yaratacak bir hayat…”
Ve ben anlıyorum,
bazı hayatlar okunmaz, yaşanır;
bazılarıysa yaşanmaz, yazılır.

Memleket…
Adını koymaya çekindiğim bir sızı.
Sokaklarında afişler yırtık,
dillerinde hakikat eksik.
Siyaset, karanlık bir kuyudan su çekiyor
her damlası biraz daha kirli,
her söz biraz daha ağır.

Vicdan mı?
Eski bir sözlükte unutulmuş kelime.
Gülmeyi unuttuk biz,
mizahı toprağa gömdük.
Komşudan yankılanan  haykırışlar,
bir çağın değil, bir isyanın sesi gibi.

Rüzgâr kıbleden esiyor belki
ama yönünü kaybetmiş pusulalarla yürüyoruz.
İlkbahar indi ülkenin üzerine
öyle bir iniş ki bu,
çiçek değil, umut dökülüyor dallardan.
Kadınlar, çocuklar, işçiler…
toprak, en çok onları seviyor artık.
Her gün biraz daha kalabalık mezarlıklar,
her gün biraz daha eksik bir hayat.

İnsanlık “off” olmuş,
acı modunda bekliyor.
Kapitalizm, kravatını düzeltip gülümsüyor.
Paranın tanrısı yok,
ama kulları çok.
Ve biz…
karanlığın içinden geçerken birbirimize çarpıyoruz,
kimse kimseyi tanımıyor artık.

Gökyüzünde melekler dizilmiş belki,
ama yüzlerindeki tebessüm
biraz acı, biraz yorgun.
Şimdi soruyorum
taştan, betondan, suskunluktan örülmüş sana:
Ey kör duvar!
Zamanın yükünü sırtlamış sağır tanık!
İçimde kopan bu gürültüyü duyuyor musun?
Yoksa sen de mi alıştın
insanın yavaş yavaş yok oluşuna?
Söyle…
Haberin var mı kör duvar?

Macit CÜNÜNOĞLU

YAŞASIN SANAT

Ülke ağır bir sisin içinde, sokaklar yorgun, kelimeler küskün. Gelecek denilen şey takvim yapraklarına sıkışmış gibi. Sandık kurulur, umut k...