11 Şubat 2026

TARİHİN İZİNDEN

Amasya’nın topolojisi
haritayla açıklanmaz;
belge ister, hafıza ister,
bir de susmayı bilen bir dil.

Yeşilırmak, kentin omurgasıdır.
Rastgele akmaz.
Vadinin en zayıf yerinden değil,
en çok hatırası olan yerinden geçer.

Kuzeyde Harşena Dağı yükselir;
jeologlar kalker der,
tarihçiler kale,
şairler kader.

Kayaya oyulmuş her boşluk
bir mühendislik değil yalnız,
bir iktidar beyanıdır.
Kentin yerleşimi
dikey bir hafıza gibidir:
Aşağıda su ve ticaret,
ortada mahalle ve ibadet,
yukarıda savunma ve ölüm.

Bu hiyerarşi tesadüf değildir;
Hititler’de başlar,
Helenistik dönemde belirginleşir,
Roma’da sistemleşir,
Selçuklu ve Osmanlı’da
ahlâk kazanır.

Kral Mezarları
jeolojik bir zorunluluğun
siyasi bir dile dönüşmüş hâlidir.
Dağın yüzü seçilmiştir,
çünkü görünmek istenmiştir.
Ölüm burada gizlenmez;
kaya kadar kalıcı,
şehir kadar merkezîdir.

Kale,
sadece askeri bir yapı değil,
bir gözlem noktasıdır:
ırmak, çarşı, ibadethane
aynı bakışta toplanır.
Bu, mekânın iktidarla
nasıl uzlaştığının belgesidir.

Amasya’nın camileri
düzlüğe yerleşir;
çünkü secde,
yüksekliği değil dengeyi sever.
Medreseler
geçiş noktalarındadır;
bilgi,
yolda karşılaşsın diye.
Türbeler ise
kenarda durur:
hayatın tam içinde değil,
tam dışında da olmayan bir sabırla.

Köprüler
iki yakayı değil,
iki zamanı birleştirir.
Taş kemerler
suyun hafızasını bastırmaz,
onu taşır.

Müze,
bu topolojinin arşividir.
Katmanlar üst üste değil,
yan yanadır.
Hattiler burada “ilk” değildir,
Hititler “orta” sayılmaz,
Persler “geçici” kalmaz.
Hepsi aynı mekânda
aynı ciddiyetle durur.

Amasya’nın topolojisi
serttir ama bağırmaz.
Belgelidir ama kuru değildir.
Dağ konuşur,
ırmak yazar,
şehir susarak anlatır.
Ve bu yüzden Amasya
bakılarak değil,
okunarak gezilir.

Macit CÜNÜNOĞLU

SABAH SENFONİSİ

Sevinçli bir telaşla açarım gözlerimi,
ne bir istasyon var önümde
ne de bekleyen bir kalabalık.
Yine de içimde
perdeleri aralayan görünmez bir maestro
çubuğunu havaya kaldırır.

Gün daha karanlığın içindeyken
ben ışığa doğru yürürüm,
çünkü bilirim
müzik en çok sabahın utangaç saatlerinde
kendini ele verir.

Kahvenin dumanı yükselirken
ilk notalar düşer fincanın kenarına;
bir yaylı, ince bir sızı gibi
kalbimin paslı kilidini yoklar.
Bir piyano,
sabahın alnına konmuş berrak bir öpücük olur.
Klasiklerin arasında gezinmek
sıradan bir dinleyiş değildir;
o, bir mabede adım atmaktır.

Duvarlarında yüzyılların yankısı,
tavanında sonsuzluğun kubbesi.
Her besteci
kendi okyanusunu bırakmıştır önümüze
içinde minik adacıklar,
her biri ayrı bir hatıra,
ayrı bir itiraf.

Bach’ta bir sabır saklıdır,
damla damla işleyen bir dua.
Mozart, çocuk yüzlü bir sevinci
kanat gibi omzuma iliştirir.
Beethoven ise
karanlığı yararak yürür;
fırtınalı bir gökyüzünde
insanın kaderine meydan okur.

Bu dünyaya dahil olmak
biraz cesaret ister.
Çünkü yüzeyde kalan
sadece ses duyar;
derine inen
kendi kalbini bulur.

Eğilip kulağını zamana dayarsan
bir sonatın içinde
yılların kırılganlığını işitirsin.
Bir senfoninin geniş omuzlarında
insanlığın yükünü hissedersin.

Müzik, yalnızca duyulan değil,
ruhun aynasında büyüyen bir ışıktır.
Ve ben her sabah
hiçbir yere yetişmeyecek 
olsam da
o ışığın peşinden giderim.

Çünkü sanat
insanı zamandan kurtaran tek gemidir.
Tökezleyen olur,
erken dönen olur kıyıya
ama biraz sabır,
biraz çalışılmış bir gönül
o dalgaların üzerinde yürümeyi öğrenir.

İşte o zaman
gün doğarken
dünya yalnız bir gezegen değildir artık;
içinden müzik geçen
kutsal bir boşluk olur.
Ve ben,
sevinçli bir telaş içinde,
her sabah yeniden
kendimi o sonsuzluğa bırakırım.

Macit CÜNÜNOĞLU

10 Şubat 2026

HEM KLASİK...

Gönül dünyamda
Türk müziği bir edep meselesidir;
adı anılınca susulur,
sesine gelince insan kendini dinler.

Bir beste kırk yıl susar içinde,
bir güfte yarım kalmış bir akşamdır;
dudakta değil,
tam kalbin ortasında bekler.

Gündüz dinlemek tehlikelidir,
çünkü insanı hayattan koparır;
alıp götürür
bir meyhane masasının
kimseye ait olmayan köşesine.

Hüzzam’da ağırlaşır akşam,
camlar buğu tutar,
rakı yavaş yavaş beyazlar.
Uşşak iç çektirir,
Segâh boyun büktürür,
Karcığar’da çözülür insanın dili.

Makamlar sandal gibidir,
hatıralarla dolu;
kalbin kıyısına yanaşır
sessizce.
Davetsiz gelir anılar
ama kimse kovmaz,
çünkü herkes onları bekler.
Bir eski dostun sesi düşer masaya,
bir annenin susuşu,
bir sevgilinin tamamlanmamış cümlesi.

Masa kalabalıktır,
yalnızlık daha kalabalık;
kadehler tokuşur,
suskunluklar içilir.
Gözler dalar elbet,
ama umut hâlâ oradadır;
masanın en ucunda,
yük olmamayı öğrenmiş bir misafir.

Şiir buradan doğar,
ne kürsüden
ne yüksek sözlerden,
hayatın tam ortasından.
Kelimeler rakı gibidir;
fazlası taşar,
azı acıtır,
kararı insanı kendine getirir.

Bir şarkı başlar usulca,
kimin söylediği mühim değildir,
yeter ki doğru yerden dokunsun.
Gece ilerledikçe
hüzün klasikleşir,
omuzlara soylu bir ağırlık çöker.

Meyhane dağılır,
şarkı kalır;
insanın içinden çıkmaz.
Herkes evine döner
ama bir parça
masada unutulur.

Ve insan anlar:
bazı geceler içmek için değil,
hatırlamak içindir.
Bazı şarkılar eğlendirmez,
adam eder.
Türk müziği budur işte;
vakur bir serserilik,
terbiyeli bir hüzün…
Hem klasik,
hem meyhane.

Macit CÜNÜNOĞLU

BİR ŞARKI

Gönül Dünyamdan
Türk müziğinin dokunduğu 
bir yer vardır,
adını bilmez insan
ama tanır acısını.

Bir eski şarkı girer içeri
kapıyı çalmadan,
gündüz vakti yakalar seni
en savunmasız yerinden.

Masa büyür, zaman daralır,
insan bir anlığına
rakı şişesinde balık olur,
itiraz etmez,
çünkü teslimiyet bazen
en zarif hâlidir kalbin.

Makamlar ardı ardına dizilir
bir iç yolculuk gibi:
Hüzzamda ağırlaşır akşam,
Karcığar’da çözülür düğüm,
bulutlar dağılır,
hülyalar başlar.
Hatıralar sessiz bir geçit yapar
hafızanın dar sokaklarında;
bir koku,
bir yarım cümle,
bir daha geri gelmeyen bakış…

Gözler kayar,
ama umut inatçıdır,
küçük bir ışık gibi
sönmeyi bilmez.
Şiir dökülür yürekten
fark etmeden,
kelimeler içki gibidir
fazlası zarar
azı yetmez.

Maksat unutmaktır biraz,
hafiflemektir,
günlük yükleri
kapının eşiğinde bırakmak.
Bazen bir şarkı
yorgun bir ruha
bir ömürlük merhem olur.

Eski zamanlar gelir akla
daha yavaş,
daha insani.
Sesler daha sahici,
suskunluklar daha anlamlıdır.

Bir şarkıcı sahneden seslenir,
sanki yalnız sana,
ve sen o anda anlarsın
kalabalıklar içinde
yalnız olmadığını.
Bu bir kaçış değildir,
bir dönüş belki;
kendine,
gönlünün eski odalarına.

Ne büyük iddialar vardır burada
ne de yüksek sesler,
sadece bir kalp
kendiyle baş başa.
Ve bir kaset dönüyordur hâlâ
hafifçe cızırtılı,
neşeyi de hüznü de
aynı şeride sığdırarak.

Macit CÜNÜNOĞLU

BENİM MEYHANELERİM

Gönül dünyamda
Türk müziğinin derin bir edebi vardır,
adını anınca susulur,
dinleyince iç çekilir.

Bir bestede saklıdır bazen
kırk yıllık bir yalnızlık,
bir güftede
yarım kalmış bir akşam.

Gündüz çalınırsa tehlikelidir,
çünkü insanı işinden eder,
alıp götürür
bir meyhane masasının
en uç köşesine.

Hüzzamda başlar akşam,
camlar buğulanır,
rakı ağır ağır beyazlar.
Uşşak’ta iç çekilir,
Segâh’ta baş eğilir,
Karcığar’da çözülür dil.

Makamlar birer sandal gibi
kalbin kıyısına yanaşır,
hatıralar davetsiz misafirdir
ama kovulmazlar.

Bir eski dostun sesi gelir akla,
bir annenin susuşu,
bir sevgilinin yarım kalan sözü.
Masa kalabalık görünür
ama herkes biraz yalnızdır,
kadehler tokuşur
suskunluklar içilir.

Gözler kayar evet,
ama umut hâlâ masadadır,
en kenarda,
kimseye yük olmadan.
Şiir buradan doğar işte,
ne kürsüden
ne de yüksek yerlerden,
tam ortasından hayatın.

Kelimeler rakı gibidir;
fazlası taşar,
kararı gönlü açar.
Bir şarkı başlar usulca
kim söylediği mühim değil,
yeter ki doğru yerden değsin.

Gece ilerler,
klasikleşir hüzün,
soylu bir ağırlık çöker omuzlara.
Meyhane dağılır ama
şarkı kalır,
insanın içinden çıkmaz.
Herkes evine döner,
fakat bir parça
masada unutulur.

Ve sen anlarsın
bazı geceler içki için değil,
hatırlamak içindir.
Bazı şarkılar
eğlendirmez,
terbiye eder insanı.
Türk müziği budur işte;
hem vakur,
hem serseri,
hem klasik,
hem meyhane…

Macit CÜNÜNOĞLU

UMUTLAR

Hayır, geçmişi sorgulamak yalnızca yaşlılığın hasleti değil,
hafızası olan her yüreğin alışkanlığıdır.
İnsan biraz durunca,
zaman geri çekilir;
sokaklar daralır, sesler berraklaşır.

Ben de geçmişte buluyorum kendimi,
dizleri yara bere içinde bir çocukta,
bir cümleyi dünyayı değiştirecek sanan bir gençte.

Mutluyum evet,
çünkü hatırlamak hâlâ diri olduğumun kanıtı.
O devrimci hâller…
Nasıl özlenmez?
Avuçlarımızda yalnız sloganlar değil,
koskoca bir gelecek taşırdık.
Bir ülke yetmezdi hayallerimize,
haritayı katlayıp dünyayı yeniden kurmaya çıkmıştık.

Yoksulduk ama inançtan zengindik,
ceplerimiz delikti,
umutlarımız kurşun geçirmez.
Bir şarkı yeterdi ayağa kalkmamıza,
bir haksızlık bütün geceyi uyutmamaya.

Şimdi soruyorum kendime:
Eksilen biz miyiz, yoksa zaman mı?
Belki devrim yaşlandı,
ama özlemi hâlâ genç.
Belki sesimiz kısıldı,
ama içimizdeki itiraz susmadı.
Geçmişi sorgulamak bir zaaf değil,
bir emanet sayıyorum ben.

Çünkü hatırladıkça anlıyorum:
Dünya hâlâ yeniden kurulmayı bekliyor
ve biz,
yaş alsak da,
o yola bir kez çıkmış olanlar,
içten içe hâlâ yürüyoruz.

Macit CÜNÜNOĞLU

09 Şubat 2026

SEVGİYLE YAŞAMAK

Zamanın omzuna çökmüş ağır 
bir ülkeyiz artık,
kelimeler bile tedirgin çıkıyor ağzımızdan.
Her cümlede bir yarım korku,
her susuşta bastırılmış 
bir çığlık var.

Birbirimize bakarken
önce kimliğimizi, sonra kalbimizi görüyoruz;
işte kırılma tam da burada başlıyor.

Oysa insan,
insana bakmayı yeniden öğrenebilse…
Bir yüzü okur gibi değil,
bir yarayı sarar gibi bakabilse.
Ne kadar çok “öteki” biriktirdik cebimizde,
ne kadar çok sevgiyi unuttuk
acıyla beslenen hafızamızda.

Bize öğretilen tarih
hep keskin, hep kanlı sayfalarla dolu;
oysa sevgi de yaşanmıştı 
bu topraklarda,
sessizdi belki,
ama köklüydü, derindi.

Yunus’un sözü hâlâ duruyor bir yerlerde,
Mevlâna’nın çağrısı rüzgârda,
Hayyam hâlâ soruyor:
“Bu kadar kin nereye?”
İnsan, yüzleşmeden iyileşemiyor.
Acıyı halının altına süpürmek
evin içini temiz yapmıyor.
Ruhun zulasında saklanan her nefret,
bir gün kapıyı kırıp çıkıyor.
Ve en çok da masumların kapısına dayanıyor.

Sevgiyle nefret
aynı kalpte uzun süre barınamaz.
Biri çoğaldıkça
öteki eksilir.
Ve sol memenin altında
kararmaya başlayan o cevahir
ya affetmeyle parlar
ya da suskunlukla körelir.

Gülümsemek devrimdir bazen,
anlamak başkaldırı.
Bir çocuğun saçını okşamak,
bir kadının sesine kulak vermek,
bir yabancıyı kendinden saymak
en güçlü direniştir belki de.

Çünkü dünya
kinle değil,
sevgiyle taşınır omuzlarda.
Çiçekler,
ancak nefret ekilmeyen topraklarda açar.
O yüzden
ötekileştirme,
yaraya tuz basma.
Anla, dokun, paylaş.
Kalbini zincire vurma;
bırak artezyen gibi fışkırsın sevgi.
Ve hatırla:
İnsan,
en çok sevgiyle yaşarken
insandır.

Macit CÜNÜNOĞLU

MERHABALAR AMASYA

Tüm dostlara bir merhaba düşer bu satırlardan,
yüksek sesle değil,
bir kapı eşiğinden içeri girer gibi.
Zaman ağır yürür artık,
insan yaş aldıkça
günler acele etmeyi bırakır.

Dostluklar seçilir,
kelimeler tartılır,
her söz mizan terazisinde 
bir an durur.
Evler dar gelmez,
dünya geniştir ama uzakta.
Bir pencere yeter bazen,
bir ekran,
bir fotoğraf…

İnsan memleketini
en çok oturduğu yerden özler.
İşte bu yüzden
bir araya geldik.
Bir isim etrafında,
bir kentin kalbinde: Amasya.
Irmak akar hâlâ,
kale aynı sessizlikle bakar ovaya.
Evler yan yana durur,
fotoğraflar birbirine yaslanır.

Bir kenti anlatmak
onu tüketmek değildir,
aksine
hafızasını diri tutmaktır.
Kısa zamanda çoğaldık,
sayılardan değil,
niyetten söz ediyorum.

Çünkü bazı kalabalıklar
sessizliği bozmaz.
Bir fotoğraf koyduk ortaya,
altına memleket düştü.
Eksikler var elbette,
her arşiv biraz yarımdır.

Amasya bir İstanbul değildir,
olmak zorunda da değil.
Başı bellidir,
sonu bellidir.
Dön dolaş Selağzı’na 
çıkar yollar,
orada durur insan,
bir an kendine bakar.
Irmak boyu evlerinden 
yorulduk mu?
Belki.
Ama her bakış
aynı değildir.

Bir fotoğraf
başka bir gözü bekler bazen.
Biz de elde olanı
incitmeden kullandık.
Ne fazlasına heves ettik
ne yokluğu inkâr ettik.
Sadece olanı sevdik.
Bugün beş yıllık bir mizan çıkarıyoruz.
Kazancımız para değil,
hatıradır.
Zarar hanesinde yalnızca
unuttuklarımız var.
Yola devam diyoruz.
Sükûnetle,
ısrarla,
bıkmadan.

Güzel günler elbet gelir.
Ama gelmese bile
biz bu kenti
fotoğraflarla ayakta tutarız.
İyi ki Amasya var.
İyi ki bakmayı bilen gözler var.
İyi ki yol hâlâ bitmedi.
Öyleyse bir kez daha 
merhabalar AMASYA.

Macit CÜNÜNOĞLU

YALNIZLIK

Yalnızlık
bir ev meselesi değildir,
aynı sofraya oturup
kimseye dokunamamak hâlidir.
Batı’da kapılar erken kapanır,
insan, kendi gölgesine komşudur.
Bizdeyse
bir çay bardağı hâlâ kalp taşır,
bir telefon
insanı çocukluğuna geri çağırır.

Bir ses yeter bazen,
“Orada mısın?” demesi yeter.
Torun girdi mi eve
duvarlar gevşer,
zaman diz çöker,
bayram gelir fark ettirmeden.

Ama herkes bu kadar şanslı değil,
bazıları
ekranlardan sever sevdiklerini,
parmak uçlarıyla okşar hasreti.

Dokunamayan sevinçtir
en ağır yalnızlık.
Dün güldüm,
fotoğraflara sığmayan bir kahkaha attım.
Sonra bir cümle düştü aklıma:
“Yaşa takılma.”
İnsan neye takılmaz ki?
Takılmak, yaşamanın
küçük bir itirazıdır zaten.
Her yaşın güzelliği var derler,
doğru.

Ama bazı yaşlar
daha çok susar.
“Yaşlı kim?” diye sordum kendime,
cevap:
hayalini erteleyip
bedenini ikna edemeyen insan.
Koşmak isterdim,
topun peşinden nefes nefese gitmek,
ağrısız sabahlara uyanmak…
Ama tren geçip gitti,
geriye
rayların sesi kaldı içimde.

Aşk mı?
O şimdi rüyaların emanetinde.
Uyanınca geri veriyorum,
çünkü gerçek
daha temkinli artık.
Bedenimi hor kullandım,
itiraf ediyorum.
Şimdi beynim düşünür,
kulağım dinler,
ikisi birlikte
hayata tutunur.
Şikâyet etmiyorum.
Çünkü hâlâ hissediyorum.
Ve insan
hissettiği sürece
yalnız değildir.

Ben
sonsuzluğa doğru
ağır ama gülerek yürüyorum.
Yarın
yine bir kelimede buluşuruz dostlar,
yalnızlığı
biraz daha insanlaştırmak için.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA ESİNTİLERİ

Bu kent
bir harita değildir yalnızca,
katlanınca cebine sığan;
açtığında
çocukluğun dökülür içinden,
ırmak kıvrılır,
kaya mezarları susarak bakar yüzüne.

Amasya
bir sabah ezanıyla
akşam rakısı arasında
ince bir sızıdır.
Dağları omuz omuza durmuş
eski bir aile gibidir,
her biri küskün
ama kimse terk etmez yerini.

Yeşilırmak
acele etmez burada,
bilir ki bu kentte
zaman hızlı akana kızar.
Suyunda yüzler vardır:
balıkçı Rıfkı’nın nasırlı elleri,
kasap tezgâhının sabah serinliği,
Vakıf Han’ın taşlarına sinmiş
bin adımın yankısı.

Selağzı’nda
ayak sesleri birbirini tanır.
Fotoğrafçı vitrini gibi
hafıza doludur sokaklar;
kim geçti, kim kaldı
hepsi asılıdır görünmeyen bir duvarda.

Bir çay buharında
bir ömür çözülür.
Bu kentte
esnaf tabeladan önce insandır.
Ziyereli Adil abi
yalnız yeşillik satmaz,
hal hatır da tartar terazide.
Saatçi zamanı değil
sabrı onarır.
Matbaacı mürekkep değil
hatıra basar.

Amasya
yüksek sesle konuşmaz.
Vakur durur,
içine doğru yaşar.
Sevinci bile
biraz mahcuptur burada.
Birinin başarısı
başka birinin suskunluğunu büyütür,
kıskançlık
gölge gibi uzar ikindi vakti.

Ama bilmezler ki
bu kent
kendi kendini affetmeyi de bilir.
Kırılır, küser
sonra bir türküde barışır.
Hüzzam bir akşamda
Nihavend’e göz kırpar,
dağlar dinler
kimse itiraz etmez.

Amasya
taşla konuşur,
insanla susar bazen.
Evlerin duvarları
anlatır olanı biteni.
Bir pencere aralığından
geçmiş sızar,
perdeler tanıktır.
Burada doğmak
bir şehre değil
bir hikâyeye göz açmaktır.
Gitmek mümkün,
unutmak zor.

Çünkü bu kent
arkandan konuşmaz,
içinden konuşur.
Ve sen
ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş,
bir fotoğraf karesinde
bir isimde
bir koku da
ansızın yakalar seni.

Amasya
tam da budur işte:
yakalamayı sever.
Ey kadim kent,
sana methiye düzmek kolay,
sana sitem etmek zor.
Çünkü sen
ne tamamen masum
ne bütünüyle suçlusun.
İnsan gibisin,
insan kadar karmaşık.
Ve yine de
şunu kim inkâr edebilir:
Bu topraklar
sevmeden anlatılmaz.
Amasya
bir aşk değildir belki,
ama onsuz yaşamak
eksik kalmaktır.
Ne dersiniz?


Macit CÜNÜNOĞLU

08 Şubat 2026

SAAT BEŞTEN SONRA

Saat beşten sonra
gün, kendini savunmayı bırakır.
Güneş bile acele eder batmaya,
çünkü bu ülkede
akşamlar ağırdır.

İnsan, tam o saatte
kendine rastlar.
Ne iş kalır,
ne gürültü,
ne yalanın mesaisi…
Sadece içimizde biriken
o suskun kalabalık.

Ben akşamı çocukluğumdan bilirim.
Annemin sesi kısılırdı,
babam eve biraz daha yorgun gelirdi.
Radyo konuşmazdı,
iç çekerdi.
Bir şehir,
bir ev,
bir kalp
aynı anda kararırdı.

Beyin derler buna,
hafıza derler,
bilimle açıklarlar.
Yalan.
Bu, insanın kendine
geri çağrılmasıdır.
Kaçtığın ne varsa
akşam seni bulur.

Rüyalar bu yüzden acımasızdır.
Gündüz cesaret edemediklerimizi
gece yüzümüze vurur.
Bir mezarlık gibi dizilir
yarım kalmış hayatlar.
Uyanırsın;
kalbin hâlâ oradadır.

Bir de memleket vardır…
İnsanı yoran
kendi gölgesidir bazen.
Aynaya bakarsın:
bir insan.
Devlete bakarsın:
bir yalan.
Bir sesin vardır
ama yankısı yoktur.
Yetmiş altı yaşında
ifade özgürlüğü
bir hatıraya dönüşür.
Konuşursan sus derler,
susarsan kabullen derler.

Elinde tespih,
zamanı sayarsın,
çünkü artık
zaman seni saymamaktadır.
Ama şarkılar…
İşte onlar hâlâ direniyor.
Hüner’in sesi
boğazına takılmış bir ülke gibidir.
Buğulu,
kırık,
ama sahici.

Saat beşten sonra
damara girer,
ruhu yoklar.
Radyo Alaturka
gaza basar,
akşam çöker,
insan ağırlaşır.
Ve ben tam da o anda
dünyayla arama
mesafe koyarım.
Dokunmayın bana.
Bu hüzün bana emanet.
Bu akşam,
"son kalemdir" derim.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA

Amasya’yı
harflerle değil
isimlerle yazmak gerekir.
Çünkü bu kentte
taşlar kadar
insanlar da kalıcıdır.

Maydanozun Aziz amca
sabahın erken saatinde
tezgâhını açarken
sadece yeşillik dizmez önüne,
bir ömrü yayar kaldırıma.
Meyhaneci Selim Süer
akşamı bilir,
hangi kadehin
hangi suskunluğa iyi geleceğini.
Müdür Yılmaz abi 
suyun sabrını öğretir insana,
Saatçi Hafız
zamanın aslında
kimseye yetişmediğini.
Tornacı Yervand usta
demire eğilirken
yılların sesini çıkarır ortaya.
Fanilacı Gülizar abla
soğuğu tanır,
insan bedeninden önce
hayatı sarar.
Toptancı Taşdemir kardeşler
yük taşır sırtlarında,
sadece mal değil
memleket taşırlar.
Matbaacı Nimet abla
harfleri dizerken
hatırayı da hizalar,
Fotoğrafçı Mustafa abi
bir kareye
yarım asır sığdırır.

Efsane müdür Şerafettin Erdem
bir kuşağın hafızasında
disiplinle merhameti
aynı cümlede bırakır.
Camcı Rasim
kırılganlığı bilir,
Bilgili ailesi
adı gibi
kentin aklında yer eder.
Kitapçı sülalesi
sayfalar arasında
Amasya’yı çoğaltır.

Evimizin alt bitişiğinde
Vakıf Han durur.
Taşında geçmiş,
kapısında bekleyiş vardır.
Kahvehanesini, otelini
İbrahim Acar işletir;
bir çayın buharında
kaç hikâye dinlenmiştir kim bilir.
Selağzı’nın çarşı esnafı
ayrı bir destandır:
Foto Abdullah
ışığı tanır,
oyuncakçı Şaban Ergün
çocukluğun nabzını tutar.
Canti esnaf Kemal Petriç
teşhir vitrininde
Nacar sergiler.
Rıfat Şekerci
tatlıyla barıştırır insanı.
Kasap Şükrü,
kasap Doğan,
kasap Ünal ağabey
bıçağı değil
adaleti keskin tutar.
Balıkçı Rıfkı
Yeşilırmak’la konuşur,
manav Adil Cebeci
mevsimi ezbere bilir.
Haldun abi
bir cümleyle
bir akşamı toparlar.
Nabi abi daima takım elbiseli, Vakko kravatlı...
Yazıcılar klanının piri Cafer Ağa
esnafın hafızasıdır.
Tandırcı Şuayip
ateşi tanır,
sabırla yoğurur ekmeği.

Bütün bu isimler
bir kenttir aslında.
Amasya
onların omzunda durur.
Irmak kıyısında,
parklarında,
dağlarında, taşlarında
bu sesler yankılanır.
Bu şehir
aysberg gibidir.
Görünen yüzü vakur,
alçak gönüllü.
Ama altında
haset de vardır,
ihtiras da.
Başarının hikâyesinde
defolar arar,
iftiraya kulp takmayı
marifet sayar bazen.

Yine de
Amasya’yı sevmek
bütün bunları bilerek sevmektir.
Çünkü bu kent
kusursuz değildir
ama sahicidir.
Ve ben
bu isimleri yazarak
kendimi yazıyorum aslında.
Çünkü insan
kentiyle birlikte yaşlanır,
kentiyle hatırlar.
Amasya
bir fotoğraf değil,
bir albümdür.
Sayfa sayfa
isim isim.

Macit CÜNÜNOĞLU

BENİM AMSYAM

Amasya’yı
harflerle değil
isimlerle yazmak gerekir.
Çünkü bu kentte
taşlar kadar
insanlar da kalıcıdır.

Maydanozun Aziz amca
sabahın erken saatinde
tezgâhını açarken
sadece yeşillik dizmez önüne,
bir ömrü yayar kaldırıma.
Meyhaneci Selim Süer
akşamı bilir,
hangi kadehin
hangi suskunluğa iyi geleceğini.
Müdür Yılmaz abi 
suyun sabrını öğretir insana,
Saatçi Hafız
zamanın aslında
kimseye yetişmediğini.
Tornacı Yervand usta
demire eğilirken
yılların sesini çıkarır ortaya.
Fanilacı Gülizar abla
soğuğu tanır,
insan bedeninden önce
hayatı sarar.
Toptancı Taşdemir kardeşler
yük taşır sırtlarında,
sadece mal değil
memleket taşırlar.
Matbaacı Nimet abla
harfleri dizerken
hatırayı da hizalar,
Fotoğrafçı Mustafa abi
bir kareye
yarım asır sığdırır.

Efsane müdür Şerafettin Erdem
bir kuşağın hafızasında
disiplinle merhameti
aynı cümlede bırakır.
Camcı Rasim
kırılganlığı bilir,
Bilgili ailesi
adı gibi
kentin aklında yer eder.
Kitapçı sülalesi
sayfalar arasında
Amasya’yı çoğaltır.

Evimizin alt bitişiğinde
Vakıf Han durur.
Taşında geçmiş,
kapısında bekleyiş vardır.
Kahvehanesini, otelini
İbrahim Acar işletir;
bir çayın buharında
kaç hikâye dinlenmiştir kim bilir.
Selağzı’nın çarşı esnafı
ayrı bir destandır:
Foto Abdullah
ışığı tanır,
oyuncakçı Şaban Ergün
çocukluğun nabzını tutar.
Canti esnaf Kemal Petriç
teşhir vitrininde
Nacar sergiler.
Rıfat Şekerci
tatlıyla barıştırır insanı.
Kasap Şükrü,
kasap Doğan,
kasap Ünal ağabey
bıçağı değil
adaleti keskin tutar.
Balıkçı Rıfkı
Yeşilırmak’la konuşur,
manav Adil Cebeci
mevsimi ezbere bilir.
Haldun abi
bir cümleyle
bir akşamı toparlar.
Nabi abi daima takım elbiseli, Vakko kravatlı...
Yazıcılar klanının piri Cafer Ağa
esnafın hafızasıdır.
Tandırcı Şuayip
ateşi tanır,
sabırla yoğurur ekmeği.

Bütün bu isimler
bir kenttir aslında.
Amasya
onların omzunda durur.
Irmak kıyısında,
parklarında,
dağlarında, taşlarında
bu sesler yankılanır.
Bu şehir
aysberg gibidir.
Görünen yüzü vakur,
alçak gönüllü.
Ama altında
haset de vardır,
ihtiras da.
Başarının hikâyesinde
defolar arar,
iftiraya kulp takmayı
marifet sayar bazen.

Yine de
Amasya’yı sevmek
bütün bunları bilerek sevmektir.
Çünkü bu kent
kusursuz değildir
ama sahicidir.
Ve ben
bu isimleri yazarak
kendimi yazıyorum aslında.
Çünkü insan
kentiyle birlikte yaşlanır,
kentiyle hatırlar.
Amasya
bir fotoğraf değil,
bir albümdür.
Sayfa sayfa
isim isim.

Macit CÜNÜNOĞLU

MEMLEKET HİKAYELERİ

Mevsimler geçer penceremden
adı konmamış bir hatıra gibi.
Yapraklar düşer
zamanın elinden bırakılmış mektuplar misali.

Güneş hâlâ oradadır
ama ısıtmaz artık;
çünkü insan
ısıyı bir yaştan sonra
içinde arar.
Bir ses dolaşır odada,
yabancı ama tanıdık:
Gençliği bilir insan,
yaşlılığı
ancak susarak öğrenir.

Zaman uçar,
hikâye anlatılır
ve anlatan da dinleyen de
yavaşça eksilir.
Geriye dönerim.
Çocukluğun tozlu ayak izleri
sokaklarda hâlâ durur.
Mahalle yok,
evler yok,
sadece bir cami
ve bir şadırvanın
suya sabrı kalmış.

Varsın olsun.
Irmak akıyorsa
şehir hâlâ nefes alıyordur.
Gidenleri rahmetle anarım,
kalanları
isimleriyle değil
yüzlerindeki çizgilerle severim.

Elimde bir poşet elma,
otururum eski bir bahçeye.
Tanıdık ararım,
çoğu yabancı çıkar.
Masalları bilmezler,
tokadın terbiye,
sözün emanet olduğu günleri
hiç yaşamamışlardır.

Oysa memleket
bir yer değildir yalnızca;
yüzmeyi öğrendiğin ırmaktır,
suyunu içtiğin kuyudur,
ilk sarhoşluğunu sakladığın meyhanedir.
Bir fotoğraf karesidir
arkasında vadi,
önünde arkadaşlar
henüz ölmemişken.

Pirler’de semaver tüter hâlâ
zamanı yavaşlatan bir duman gibi.
Bir çörek,
bir bakla dolması
hayata yettiğimiz günlerden kalma.

Her lokma
bir yılı geri alır insandan.
Şimdi
dizimin dibinde çocuklar,
onların çocukları.
Adlar değişir,
sesler incelir
ama bakış aynı bakıştır.

Gözlerim nemlenir,
çünkü bazı şeyler
ancak kaybedilince
tamamlanır.
Genç olmayı bilirdim.
Şimdi
yaşlı olmanın ne demek olduğunu
sessizce öğreniyorum.
Ve anlıyorum:
İnsan
en çok
yaşadıklarını
yanında götürür.

Macit CÜNÜNOĞLU

07 Şubat 2026

VİCDANIN YIL DÖNÜMÜ

Yıl döndü,
takvim aynı günü gösterdi yine
ama biz aynı yerde değiliz artık.
Toprak hâlâ sıcak,
enkazın hafızası taze,
elli binin üzerinde isim
sessiz bir yoklamada hâlâ eksik.

Bir şehir değil,
bir çağ çöktü aslında.
Duvarlar değil yalnızca,
insanın insana eğilen tarafı yıkıldı.
Çocuklar…
kimliksiz, fotoğrafsız,
bir ihtimalin içinde büyüyemeden
kayıp hanesine yazıldı.

Ama biz ne yaptık?
Bir acının başında durup
başka felaketlerin dedikodusunu tuttuk.
Dünyanın öbür ucunda bir sapığın
çürümüş defterlerini karıştırdık
ve buradan
ahlâk nutukları attık,
ellerimiz harç,
dilimiz kan kokarken.

Utanmak eski bir kelime şimdi,
sözlükte duruyor ama hayatta yok.
Ar, iffet, merhamet
bir enkazdan çıkarılamadı henüz.
İnsanlık,
derin bir kör kuyuya düşmüş,
sesleniyoruz ama
kimse ip sarkıtmıyor.

Depremden sonra
binalar yeniden yapılır sanıldı,
oysa asıl yıkım
kalbin kolonlarındaydı.
Vicdan çürük çıktı,
raporlar suskun,
müteahhit belli değil.
Yas tutmak zor geldi bize,
unutmak daha konforlu.

Bir paylaşım kadar ağladık,
bir sonraki gündeme kadar.
Sonra yüksek sesle konuştuk,
suskunluğumuz anlaşılmasın diye.
O çocuklar
hâlâ bir yerlerde
adlarını arıyor.
O anneler
beklemeyi biliyor ama
biz bakmayı unuttuk.
Yıl döndü.

Depremi andık,
ama kendimizi anmadık.
Çünkü bazı felaketlerin
yıl dönümü olmaz;
onlar
her gün içimizde yaşar ve ölür.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA'DA FUTBOLUN İLKLERİ

Toprak bir saha vardı önce,
henüz çizgileri bile tereddütlü,
kale direkleri rüzgâra emanet,
tribün dediğin
birkaç meraklı omuz
birkaç umutlu bakıştı.

O yıllar
top yuvarlak değildi yalnızca,
ekmek kadar kıymetliydi,
gelecek kadar kırılgan.
Bir şehir gençti henüz,
Amasya…

Yeşilırmak akıyordu
ama çocukların kalbi
daha hızlı akıyordu sudan.
Moto Fahri kaptandı,
adımını attığında
saha susardı.
Kürt Aslan
çarpışmanın adını yeniden yazardı,
Faşik Zeki topa değil
kaderine vururdu bazen.

Kasap Ünal’ın omzunda
mahallenin gücü,
Arap Orhan’ın koşusunda
sabah ezanı kadar temiz bir inat,
Şoför Ahmet
deplasmanı kamyon kasasında öğrenmişti,
yol bozuktu ama hayal dümdüz.

Rahtuvan Zeki,
Arabacı İhsan,
Kova Yılmaz…
Hepsi bir lakap,
hepsi bir hayat,
hepsi bir şehrin
unutulmuş nüfus cüzdanıydı.

Ve Erol Çevikçe…
İstanbul’a giden,
Kabataş sıralarında oturan
ama ayağındaki çamuru
hiç silmeyen çocuk.
Büyük şehirler öğretti ona kitapları,
Amasya öğretti
dik durmayı.

Ayakkabı yoktu bazen,
forma eksikti,
antrenör yoktu,
para hiç yoktu.
Ama
birbirine yaslanan omuzlar vardı,
“on bir kişi yetmezse on iki oluruz”
diyen bir inanç vardı.
Maç bulmak zordu,
rakip yoktu,
hakem desen
bazen mahalleden biri.

Ama sahaya çıkmak
başlı başına bir devrimdi
ellilerin Amasya’sında.
Bir avuç seyirci…
Ama her biri
bin kişilik dua gibiydi.
Alkışlar kısa,
hatıralar sonsuzdu.

Bugün bakıyoruz o fotoğraflara,
arkası tarihlenmiş,
isimler titrek yazıyla not düşülmüş.
Bir şehir
kendini unutmamak için
bir albüme sığınmış.
Çoğu gitti…
Toprak onları da aldı,
saha gibi sessiz.
Ama isimleri hâlâ
bu şehrin rüzgârında koşuyor.

Ey Amasya,
sen ne zenginmişsin de
biz fark etmemişiz.
Yeşilırmak boyu muhabbetlere sığmayacak kadar
derinmiş meğer tarihin.

Bu şiir
bir gol sevinci değil,
bir başlangıç düdüğüdür.
Bu şiir
yoksulluktan doğan bir zaferdir.
Rahmet olsun gidenlere,
ömür versin kalanlara.
Ve selâm olsun
toprak sahada ter döken
o ilk gençlere…
Çünkü
dünün gençleri
bugün bizim
hafızamızdır.

Macit CÜNÜNOĞLU

AMASYA

Bir şehir düşün
dağa yaslanmış,
ırmağın alnından öptüğü.
Taşında sabır,
suyunda vakit var.
Aceleyi sevmez Amasya,
insanı da yavaşlatır.
Sabahları
dağların gölgesi düşer 
evlerin içine,
pencereler eski bir masal 
gibi açılır.
Bir çocuk geçer sokaktan,
ceplerinde yaz,
ayakkabılarında toz.

O çocuk benim,
hâlâ oradayım.
Irmak konuşur akşamları,
herkese başka bir hikâye anlatır.
Kimi kaybını dinler ondan,
kimi ilk sevdayı.
Ben susarım,
çünkü bazı şehirler
dinlenerek sevilir.

Taş evler bilir
kimler gelip kimlerin gittiğini.
Bir selamı unutmaz duvarlar,
bir vedayı yıllarca saklar.
Zaman burada
yürüyerek değil
hatırlayarak geçer.
Bir kentin kalbi olur mu demeyin,
olur.

Çarşısında atar,
parklarında soluklanır.
Bir kahkaha yükselir bir yerden,
eski bir dostun sesi gibidir.
Geçmiş sandığın şey
bir anda yanına oturur.

Amasya
büyük laflar etmez,
gösterişe heves etmez.
Ama bir kez sevdi mi
insanı ömür boyu bırakmaz.
Gidersin,
aklın kalır.
Unuttum dersin,
bir türküyle geri dönersin.

Ben bu kenti
haritalardan değil
kalbimden biliyorum.
Çünkü bazı şehirler vardır,
orada doğmazsın sadece,
oradan hiç çıkamazsın.

Macit CÜNÜNOĞLU

AŞK ile ÖMÜR

"İstanbul’u sevmeyen aşkı ne anlar", demiş Yahya Kemal,
haklıdır;
çünkü bazı şehirler vardır
insanın kalbine ev kurar,
kirasını da hatıralarla ödetir.
Yarım yüzyıldır aynı rüzgârı solurum burada,
taşı bilirim, gölgesini bilirim,
adını bilmediğim sokakların bile
sesini tanırım.
Namaz kılmam belki,
ama kubbeler beni tanır,
mihraplar göz ucuyla selam verir.
Bir tarih geçer içimden
Osmanlı’dan kalma bir sabırla,
taş taş, kemer kemer.

Sonra Amasya düşer aklıma,
biraz Yeşilırmak,
biraz çocukluk,
biraz da içimde hiç yaşlanmayan sevdâ.
Aşk demem belki ona
ama sevda işte,
toprakla insanın birbirini ezbere bilmesi gibi.
Doğduğun yer seni terk etmez,
sen ne kadar uzaklaşsan da.

Yazmak…
Ben yazmadan duramam.
Fotoğraflar da öyledir,
binlercesi birikir arşivimde,
hepsi gözümden geçmiş,
hepsi kalbime değmiştir.
Sohbet eder gibi anlatırım dünyayı,
çünkü hayat
resmî bir tutanak değil,
iki dost arasında uzayan bir masadır.

Gönül işlerine gelince…
Orada sınır tanımam,
çünkü kalp haritalarla ölçülmez.
Ruh sağlığı için şarttır bu,
doktoru vicdan olan bir delilik.

Politika mı?
O benim kavgamdır,
ömür verdiğim kutsal bir inat.
Doğru bildiğini söylemekten
sesin kısılana kadar vazgeçmemek.

Ve sanat…
Udumu elime aldım mı,
hüzzamdan girerim geceye,
nihaventten çıkarım sabaha.
Son fasıl bellidir zaten:
“Bu son fasıl,
nasıl geçersen geç…”
İnsan kendini en iyi
şarkının bittiği yerde tanır.

Hayat mı?
Fena değildi doğrusu.
Üç buçuk evlilik,
dört nikâh masası,
bir sürü yarım kalmış cümle…
Daha ne olsun?
Şimdi evlâtlar,
genç bir eş,
torunların gülüşü…
Mihrap yıkıldı belki
ama gönül minberi sapasağlam.
Beyin hâlâ çalışıyor,
kalp hâlâ meraklı.
“Z” kuşağına yetişmeye çalışıyorum,
çünkü koparsam
birden ihtiyarlayacağımı biliyorum.

Neme lâzım,
daha görülecek çok güzel günler var.
Nazım kadar iyimser olmasam da,
hani olur ya…
rüzgâr bir gün tam arkamdan eser,
yelken kendiliğinden dolar…
Yeni bir aşka açılmak,
neden olmasın?
Aşk dediğin,
bazen bir şehir,
bazen bir nehir,
bazen de insanın
kendi hayatına yeniden inanmasıdır.

Macit CÜNÜNOĞLU

06 Şubat 2026

ŞARKILAR BİTMEZ

Kadehin dudağında yarım 
bir ay ışığı,
rakı beyazı kadar eski bir sükût var masada.
Keyif dediğin biraz hüzünle karışık zaten,
yoksa bu kadar yakışır mı 
geceye insan?

Şarkılar ağır ağır değişiyor,
biri gidiyor, diğeri geliyor
ama hepsi aynı yerden vuruyor.
Bir zamanlar çok güldüğün sokaklar
şimdi bir makam gibi dönüyor içinde;
nihavend bir iç çekiş,
hüzzam bir “ah” bırakıyor boğazına.

Kızının ayak sesleri karışıyor geceye,
hayat diyor ki:
“Bak, hâlâ tutunacak bir dalın var.”
İnsan bazen en çok buna duygulanıyor işte,
gitmeyene, kalanlara,
sessizce yanında duranlara.

Rakı azaldıkça sözler çoğalıyor,
konuşmasan da içinden konuşuyor insan.
Gençliğin bir sandalyede oturmuş,
saçları daha gür,
umudu daha acele.
“Ne çabuk yoruldun” diyor sana,
sen gülümsüyorsun:
“Yorulduk ama güzel sevdik be çocuk.”

Melihat hâlâ fonda,
"yerden yere vurma" diyor ya,
vurmasın…
zaten gönül kendiyle güreşte.
Bazı yenilgiler alkış ister,
çünkü insan ancak böyle büyür.

Gece ilerliyor usta,
keyif dediğin sessiz bir kabulleniş.
Ne büyük iddialar,
ne yüksek hayaller…
Sadece iyi bir şarkı,
temiz bir kadeh,
ve kalbini anlayan birkaç nota.

Şiir dediğin de bu aslında;
hayata küsmeyen bir hüzün,
içinden taşmayan ama
orada olduğunu hissettiren 
bir sevinç.
Devam eder bu gece,
şarkılar biter,
duygular bitmez,
işte bu benim.

Macit CÜNÜNOĞLU

YOLCULUKLAR

İlkbahar gelir
adı umuttur
çünkü her şey biraz çoğalır bu mevsimde;
ışık, ses, yüzler…
ve insan,
kendi içinden düşürdüğü parçayı
yerden alıp
yeniden yerine koyar.
Şehirle sevişmiş olanlar bilir,
bir kente bakmak yetmez,
yeniden tanışmak gerekir.
Vapur dumanı bu kez
boğazına değil,
aklına dokunur insanın.

Martılar bağırır,
kalbine çizik değil
işaret koyar.
Deniz tuzu
dilinde değil,
gülüşünde kalır.
Rüzgâr güneyden eser,
itmez,
omzuna dokunur:
“Bekle,” der,
“Henüz bitmedi.”

Ben yine düşerim yola,
ceplerimde tomurcuklanmış sokaklar,
aklımda yarım kalmamış selamlar.

Samatya’dan geçerim
ilk kez gülümser gibi,
oysa her taş
beni yeniden çağırır.
Dar sokaklar uyanık,
kapılar aralanmayı hatırlamış.

Kadırga nefes alır,
kiliseler yalnız değil,
çanlar sessiz ama
kırgın değil.
İçimde bir şarkı dolaşır,
adı yine Rembetiko,
ama bu kez
hüzün arka masada.
Mırıldanırım:
“Çay elinden,
umut gözünden içilir.”
Ağaçlar kabarır,
bir memleket
yeniden kurulur içimde.

Sur dibinde
eski günlerin gölgesi var hâlâ,
ama şimdi kahkahalar
duvara yaslanmış.
Mahalle kahveleri
sadece sığınak değil,
başlangıç.
Dimitri yok belki,
Agop yok,
Mari başka bir baharda,
ama isimleri
rüzgâr hâlâ biliyor.
Masada çay var,
ucuz.
Sohbet biraz gelecek,
biraz bugün,
dün ise
gülümseyen bir fotoğraf.

Pazardan sesler yükselir:
yarı Türkçe, yarı Kürtçe,
hayat gibi canlı.
“Çilek taze,
bahar yeni!”
İstanbul duyar,
ve bu kez
umursar.

Çünkü bu şehir
yıkımdan değil,
ısrardan beslenir.
Kalabalığı yük değil,
nabız gibi taşır.

On altı milyon derler,
ben baharla birlikte
daha da fazla hissederim.
Afrikalı, Asyalı,
umutla gelmiş hayatlar…

Taşı toprağı altın değil belki,
ama toprağı
tohum tutar.
Cankurtaran’da soluklanırım,
Erol Taş’ın kahvesinde.
Nargile tütmez bu kez,
duvarlar yine Yeşilçam,
ama kötü adamlar
emekli.

Ahırkapı Feneri dimdik,
ışığı denize değil,
zamana düşer.
Geçen gemilere
el sallar.
Ben de sallarım.
Çünkü anlarım:
hayat dediğin
sessiz bir yolculuk,
ama ilkbaharda
insan
yürürken
kendine biraz daha yaklaşır.

Macit CÜNÜNOĞLU

SESSİZ YOLCULUKLAR


İlkbahar gelir
adı umuttur
çünkü her şey biraz çoğalır bu mevsimde;
ışık, ses, yüzler…
ve insan,
kendi içinden düşürdüğü parçayı
yerden alıp
yeniden yerine koyar.
Şehirle sevişmiş olanlar bilir,
bir kente bakmak yetmez,
yeniden tanışmak gerekir.
Vapur dumanı bu kez
boğazına değil,
aklına dokunur insanın.

Martılar bağırır,
kalbine çizik değil
işaret koyar.
Deniz tuzu
dilinde değil,
gülüşünde kalır.
Rüzgâr güneyden eser,
itmez,
omzuna dokunur:
“Bekle,” der,
“Henüz bitmedi.”

Ben yine düşerim yola,
ceplerimde tomurcuklanmış sokaklar,
aklımda yarım kalmamış selamlar.

Samatya’dan geçerim
ilk kez gülümser gibi,
oysa her taş
beni yeniden çağırır.
Dar sokaklar uyanık,
kapılar aralanmayı hatırlamış.

Kadırga nefes alır,
kiliseler yalnız değil,
çanlar sessiz ama
kırgın değil.
İçimde bir şarkı dolaşır,
adı yine Rembetiko,
ama bu kez
hüzün arka masada.
Mırıldanırım:
“Çay elinden,
umut gözünden içilir.”
Ağaçlar kabarır,
bir memleket
yeniden kurulur içimde.

Sur dibinde
eski günlerin gölgesi var hâlâ,
ama şimdi kahkahalar
duvara yaslanmış.
Mahalle kahveleri
sadece sığınak değil,
başlangıç.
Dimitri yok belki,
Agop yok,
Mari başka bir baharda,
ama isimleri
rüzgâr hâlâ biliyor.
Masada çay var,
ucuz.
Sohbet biraz gelecek,
biraz bugün,
dün ise
gülümseyen bir fotoğraf.

Pazardan sesler yükselir:
yarı Türkçe, yarı Kürtçe,
hayat gibi canlı.
“Çilek taze,
bahar yeni!”
İstanbul duyar,
ve bu kez
umursar.

Çünkü bu şehir
yıkımdan değil,
ısrardan beslenir.
Kalabalığı yük değil,
nabız gibi taşır.

On altı milyon derler,
ben baharla birlikte
daha da fazla hissederim.
Afrikalı, Asyalı,
umutla gelmiş hayatlar…

Taşı toprağı altın değil belki,
ama toprağı
tohum tutar.
Cankurtaran’da soluklanırım,
Erol Taş’ın kahvesinde.
Nargile tütmez bu kez,
duvarlar yine Yeşilçam,
ama kötü adamlar
emekli.

Ahırkapı Feneri dimdik,
ışığı denize değil,
zamana düşer.
Geçen gemilere
el sallar.
Ben de sallarım.
Çünkü anlarım:
hayat dediğin
sessiz bir yolculuk,
ama ilkbaharda
insan
yürürken
kendine biraz daha yaklaşır.

Macit CÜNÜNOĞLU

BİR KİTAP OKUDUM

Bir kitap okudum,
ama yalnız gözümle değil,
omuzlarıma çöken yıllarla,
cebimde taşıdığım suskunluklarla,
adını unuttuğum ama sesini hâlâ duyduğum
bütün öğretmenlerle birlikte okudum.

Dün,
zaman dedikleri şey biraz yavaşladı,
torunum Nehir geldi,
ortaokul iki de,
çocuklukla ciddiyet arasında
ince bir köprü kurmuş.
Çantasında bir çuval ödev,
aklında bin soru,
kalbinde henüz kirlenmemiş bir dünya.

Masanın etrafına oturduk,
defterler açıldı,
kurşun kalemler dirildi.
Ben bildiklerimi koydum ortaya,
o merakını.
Bazen yanlış yaptı,
bazen doğrudan bildi,
ama her seferinde
insanın öğrenirken büyüdüğünü gördüm.

Sonra,
en sevdiğimiz yere geldik:
kelimelere.
Laptop açıldı,
Word sayfası bembeyaz,
henüz kirletilmemiş bir vicdan gibi.
Yanlış yazılan sözcüklerin altı
kırmızıyla çizildi,
sanki dilin kanayan yerleri gösterildi bize.
Dikkat edersen düzeliyor her şey,
edemezsen kırmızı kalıyor hata,
hayat gibi.

Bu kez ben geçmedim klavyenin başına,
Nehir oturdu.
Parmakları hızlı,
aklı yaramaz,
düşüncesi biraz şeytani belki
ama temeli sağlam,
çünkü henüz kalbiyle düşünüyor.

Dur dedim.
Yazmadan önce okuyalım.
Çünkü okumadan yazan,
suyunu görmeden yüzmeye kalkar.
Mark Twain geldi aklıma,
eski bir dost gibi.
Mizahı kahkaha değil,
aklın tokadıdır onun.
Tom Sawyer yıllar önce
gençliğimin ceplerinde dolaşmıştı,
bir çocuğun haylazlığında
özgürlüğü öğretmişti bana.

Twain anlatır:
Bir gün hocasına der ki,
“Bir kitap okudum
ama zihnimde hiçbir şey kalmadı.”
Hoca bir hurma uzatır,
“Çiğne” der,
“Ye.”
Yer.
Sonra sorar hoca:
“Büyüdün mü?”
“Hayır” der çocuk.
“Büyümedin ama o hurma
etin oldu, kemiğin oldu,
sinirin, derin, tırnağın,
hücren oldu…”
İşte o an anlar insan,
kitap da böyledir.

Dağılır içine.
Sessizce.
Görünmeden.
Bir kısmı kelime olur,
dilini genişletir.
Bir kısmı bilgi olur,
aklına yerleşir.
Bir kısmı ahlâkına dokunur,
bir kısmı yazına, konuşmana
ince bir terbiye katar.
Bir cümle hayata başka yerden baktırır,
bir paragraf merhameti çoğaltır,
bir sayfa özgüvenini büyütür.
Düşünmeyi öğretir kitap,
sorgulamayı,
susmayı,
gerektiğinde yüksek sesle
itiraz etmeyi.
Sen farkında olmasan da
kitap çalışır içinde.
“Kitap okumak bir şeye yaramaz” derler,
yanılırlar.

Çünkü kitap okumak
çok şeye yarar.
O kadar çok şeye yarar ki
neye yaradığını
saymaya insanın ömrü yetmez.
İyi dostlar,
iyi kitaplar,
bir de huzurlu bir vicdan…
İşte insanın kendine kurabileceği
en sağlam ev budur.

Nehir dinledi,
gözleri kelimelere değdi.
Belki telefon daha parlak,
belki ekran daha cazip,
ama yine de kitapta
başka bir ışık var.
Denemek gerek,
ısrar etmeden,
korkutmadan.
Bazen maya tutar.
Bir de yazıya başlarsa çocuk,
işte o zaman
hayat kendini anlatmaya başlar.

Ben bir kitap okudum dün,
aslında bir çocuğun
geleceğini okudum.
Ve anladım:
Kelimelerle büyüyen çocuklar
dünyayı daha az kırar.
Kolay gelsin dostlar,
yolunuz kelimeden geçsin.
Gazanız mübarek ola.

Macit CÜNÜNOĞLU

DAVUN AĞACI

Geçmişe dönmek diyorlar ya,
sanki bir tren varmış da istasyona yanaşır gibi…
Oysa geçmiş,
bir anda ayakkabısız yakalandığın bir ağaç dalıdır,
altında ırmak akar,
üstünde çocukluğun nefesi titrer.

Ben siyasetten söz etmiyorum,
o kirli defterler çoktan yırtıldı zaten.
İsimler var, evet,
duvarlara asılmış eski fotoğraflar gibi
bakınca tanıdık ama dokununca soğuk.
Kimse demokrasiye yatmadı,
kimse özgürlük diye uykusuz kalmadı.

O yüzden memleket hâlâ
aynı rüyadan uyanıp duruyor
ve her uyanış biraz daha yorgun.
Ben köyüme döndüm.
Şehir bana dar geldi,
kelimelerim bile betonlaştı orada.
Oysa toprak bilir insanı,
ırmak tanır yüzünü,
ağaç adını fısıldar.

Amasya…
Bir harita değil bu,
bir kalp çarpıntısı.
Her sokağı bir yaş,
her taşı bir anı.
Yeşilırmak geçer içimden,
ben onu çocukken geçmiştim.
Sekiz dokuz yaşındaydım,
ceplerimde yaz,
dizlerimde yara.
Kılıçaslan önü sabahı,
okul yolu uzun
ama davun ağacı yakındı.
Dayanamadım,
çocukluk dayanamaz zaten.
Tırmandım göğe biraz,
ayakkabılarımı unuttum yeryüzünde.

Sonra bir ses…
O ses hâlâ kulaklarımda.
“İn aşağı!”
Bir öğretmen değil,
bir dev kükremesi gibi.
Suçum büyüktü,
çünkü merak etmiştim,
çünkü hayata çıkmıştım.
Okula vardık,
adalet oradaydı sözde.
Tahta cetvel,
suskunluk,
öğretilen korku.
Eğitim dediler adına.
Oysa bana öğretilen
başını eğmekti,
düşmemek için değil
sorgulamamak için.

Yıllar geçti.
Dayaklar eskidi,
daum ağacı belki kurudu.
Ama o dal hâlâ içimde.
Hâlâ çıkarım bazen,
ayakkabısız,
dikkatsiz,
umutlu.
Şimdi soruyorum kendime:
Bugün çocuklar ağaca çıkabiliyor mu?
Yoksa ağaçlar mı yok artık?
Eğitim hâlâ
cezayla mı konuşuyor,
yoksa merhameti öğrendi mi?

Ben günlük siyasetten kaçıyorum.
Çünkü dipsiz kuyu.
İsimler değişiyor,
karanlık kalıyor.
Ben çiçeğin tarafındayım,
böceğin,
yeşilin.
Onların kırk yıllık hatırı var.

Yazıyorum,
bir kuple düşsün diye
kent hafızasının defterine.
Belki bir hemşerimin
gönül teli titrer,
belki bir çocuk
ağaca daha cesur çıkar.
Benim şiirim büyük laflar etmez,
benim şiirim ayakkabılarını unutur.
Irmak kenarında durur,
öğretmenin sesini duyar
ama yine de dalı bırakmaz.

Çünkü bazı hatıralar vardır,
can acıtır ama büyütür.
Bazı dayaklar vardır,
bedeni unutur
ama ruh hatırlar.
Ve insan,
en çok da
o hatırladıklarıyla insandır.

Macit CÜNÜNOĞLU

05 Şubat 2026

GÜMÜŞLÜ'DEN KALAN

Bir gün geliyor insan,
kendi sesini bile
uzaktan duyar oluyor.
İşte o gün
albümler konuşmaya başlıyor,
fotoğraflar dile geliyor,
zaman susuyor.

Yaşlılık dedikleri,
bedenin değil
hatıraların yorulması aslında.
Yedi yaşında başlıyor her şey,
bir sokakla,
bir bakışla,
bir annenin seslenişiyle…
Yetmişinde bile
aynı sesle irkiliyorsun.

Elimde bir fotoğraf var şimdi,
kağıt sararmış,
kenarları yıpranmış.
Ama içi capcanlı.
Gümüşlü Mahallesi’nden
bir gün düşmüş içine.
Piknikti belki,
Pirler Parkı’ydı, 
muhtemelen de komşuların bağıydı.

Çimenler yumuşak,
gökyüzü bol,
gelecek masum.
Sakibe Abla orada,
hayatın yükünü
gülüşüne sığdırmış.
Sühendan Teyze
sessizce bakıyor,
sanki olacakları sezmiş gibi.

Annem…
Dünyanın bütün telaşına rağmen
bizi bir arada tutan
tek merkez.
Bakışıyla ev kuran kadın.
Ve biz çocuklar…
Sühran, Benan, Fatma, Rezzan, Okan
ve ben.
İsimler yan yana durunca
bir mahalle tamamlanıyor.
Bir şehir nefes alıyor.

Ellili yılların sonlarıydı...
Kimse yalnız değildi,
yalnız kalmak ayıptı.
Kapılar kilitlenmezdi,
gönüller hiç.

Aradan yarım yüzyıl geçti.
Şimdi zaman
bizden hızlı koşuyor.
Komşuluk,
eski bir kelime gibi
ağzımızda eğreti duruyor.

Birer birer çekildik hayattan,
ya da hayat bizden.
Kimi göçtü,
kimi sustu,
kimi sadece hatıra oldu.

Şimdi başka bir çağdayız.
Adına ne dersen de,
ben yalnızlık diyorum.
Kalabalıklar içinde
kimsesiz bir çağ.

Anne baba evlâda hasret,
evlât anne babaya.
Kardeş kardeşe uzak,
aynı evde bile.

Akrabalık,
fotoğraflarda kalmış bir bağ.
Herkes kendi derdine düşmüş,
kimisi geçimle boğuşuyor,
kimisi içindeki sessizlikle.

Kapılar kapalı,
perdeler sıkı,
hayatlar kilitli.
Bayramlar yük oldu,
ziyaretler zahmet.
Gönül yoruldu Macit,
çok yoruldu.
Cenazelerde bile
buluşamıyoruz artık.
Ölüm dahi
bir araya getiremiyor bizi.

Can tatlı elbet,
yaşamak lâzım,
bunu inkâr etmem.
Ama insan
yaşarken eksiliyor.

Ah ne günlere kaldık…
Bizim nesil
buna şahit olmak için mi doğdu?
Daha dün
hayâl bile edemezdik
böyle bir soğukluğu.
Hayat,
ömrün son demlerine
böyle bir armağan bıraktı bize:
Kabullen ya da git.
İşte kapı,
işte sapı.

Ama ben dönüp
bir kez daha bakıyorum albüme.
Gümüşlü’ye,
annemin bakışına,
komşuların sesine.
Ve anlıyorum ki
her şeye rağmen
biz güzel yaşadık.
Acı olan bu değil,
acı olan
bunu bilenlerin artık
birer birer azalması.

Macit CÜNÜNOĞLU

BAKIRCILAR ÇARŞISI

Taşı toprağı altın dediler,
biz altını avuçlarımızda değil
çekiç seslerinin yankısında tanıdık.
Bakırcılar Çarşısı’ndan geçerek
okula değil, hayata giderdik aslında;
her adımda bir meslek,
her vitrinde yarım kalmış bir ömür
bize bakardı.
Demirin ateşle imtihanı vardı orada,
bakırın sabırla incelmesi,
ustanın alnından damlayan terle
çocuğun gözünde büyüyen hayranlık
aynı havayı solurdu.

Aytekin abi dururdu örsün başında,
iri gövdesiyle ateşi gölgelerdi,
bir elinde çekiç
bir elinde uzun pense,
toprağın kaderini döver gibi
aletler yapardı çiftçiye.

Biz bakardık,
sözsüz bir ders alırdık:
Emek böyle bir şeydir,
insanı insana benzetir.
Sonra zaman değişti,
sessizce değil, hoyratça.

Fabrika geldi, seri geldi,
hafif dediler, parlak dediler,
bakırı dolaplardan kovdular.
Alüminyum yerleşti mutfaklara,
melamin girdi sofralara,
petrol kokulu tabaklarla
alıştık geçici olana.

Çarşı sustu,
çekiçler yetim kaldı,
ustaların elleri
zamanın gerisinde kaldı.
Belki Burhan abi hâlâ direniyordur,
bakırdan âlemler yapıyordur,
minarelerin ucuna
göğe bakan umutlar koyuyordur.

Zaten bu ülkede
dua bitmez, inşaat bitmez,
bir şeyler hep yükselir
bir şeyler hep eksilir.
Ne zaman Amasya’ya dönsem
Burmalı Minare’ye uğrarım.
Yedi yüz yıllık bir sessizliktir orası,
insanı kendine çağırır.
Bir köşeye oturur,
çocukluğumu yoklarım,
gençliğimin izlerini taşlarda ararım.
Böyle bir kentte doğmuş olmanın
sessiz bir şükrü çöker içime.

Aidiyet dedikleri
tam da budur işte,
insanın kendini bir yere
emanet edebilmesi.
Yeşilırmak akar,
adını boşa taşımıyordur.
Toprak bereketlidir,
insanı kanaatkâr.
Ramazanlarda
yardım gizli yapılırdı,
veren bilinmez,
alan incinmezdi.
Amasya çelebidir,
gürültüyü sevmez,
iyiliği bağırmaz.

Eczacı Sabahat gelir aklıma,
babamın şakası,
sokağın gülüşü…
Kimi yükselir bu şehirden,
kimi savrulur.
Sıdıka çıkar aklıma,
öğretmenlikten imparatorluğa,
İstanbul’a sığanlar olur,

Amasya’da kalanlar…
Ama bilirim,
taşı toprağı altın denilen yer
her zaman zengin etmez insanı.
Bazı şehirler
para vermez,
hafıza verir.
İnsan ömrü boyunca
oradan beslenir.

Amasya böyle bir yer.
Sevenine yurt,
unutana sızı.
Gidene yol,
kalanına dua.
Tercih senin,
ister kal, ister git.
Ama bil ki
bazı şehirler
insanı hiç bırakmaz.

Macit CÜNÜNOĞLU

TARİHİN İZİNDEN

Amasya’nın topolojisi haritayla açıklanmaz; belge ister, hafıza ister, bir de susmayı bilen bir dil. Yeşilırmak, kentin omurgasıdır. Rastgel...